Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Zihinsel Dağınıklıktan Manevi Odaklanmaya

Bu Yazıyı Paylaşın:
Zihinsel Dağınıklıktan Manevi Odaklanmaya

İnsan ruhu, gördüğüyle yetinmeyen bir yapıdadır. Duyduğu sesin ardındaki anlamı, dokunduğu cismin ötesindeki hakikati merak eder. Baktığında sadece bir çiçek değil, onun temsil ettiği estetiği, düzeni ve aslında onu yoktan var eden Yaratıcı’yı görmek ister. İşte bu, basitçe “duyularla” açıklanamayacak bir derinliği işaret eder. Görmek, duymak, dokunmak gibi fiziksel eylemler; sadece dış dünyaya açılan kapılarımızdır. Ancak bu kapıdan giren her şeyin nasıl yorumlandığı, iç dünyamızın aynasına çarptığında nasıl bir şekil aldığı algı kavramı ile ilgilidir.

Modern psikoloji uzun yıllardır algıyı açıklamaya çalışırken, insanın gördüğü şeyle neyi “seçtiği” ya da “yok saydığı” arasındaki o ince çizgiyi fark etmeye başladı. Çünkü algı, sadece duyu organlarının beyne taşıdığı sinyaller değil; aynı zamanda kişinin değerleri, geçmiş yaşantıları, ruh hali ve inanç dünyasıyla yoğrulan bir yorum sürecidir. Yani dış dünyayı değil, o dünyanın bizde bıraktığı etkiyi yaşarız aslında.

Algılar, bize neyin önemli olduğunu söyler. Bir anne, kalabalık bir meydanda çocuğunun sesini diğer tüm seslerden ayırt edebilir; bir ressam, renklerin ahengine odaklanır. Bir modacı, insanların giyim kuşamına belki de diğer insanlardan daha çok dikkat eder. Zihnimiz, sadece neyin var olduğunu değil, neyin “anlamlı” olduğunu ayıklamakla meşguldür. Bu yüzden insan, çoğu zaman baktığını görmez, gördüğünü ise anlamaz. Aç olduğumuzda caddede yürürken dikkatimizi restoranlar çeker ve yemek kokuları bize hoş gelir; tok olduğumuzda aynı yemek kokuları rahatsız edici gelebilir. Buradan anlaşıldığı üzere, ihtiyaçlar da algımızı etkileyen faktörler arasındadır.

Algılarımız, hayatı nasıl yaşadığımızın haritasını çizer. Yanlış bir algı, doğru bir gerçeği saptırabilir. Tıpkı pusulası bozuk bir geminin açık denizlerde kaybolması gibi... Bu yüzden algı yönetimi, sadece reklamcıların ya da siyasetçilerin işi değildir; her insanın kendi ruh dünyasında uyanık olması gereken bir bilinç halidir. Algı, dış dünyadan gelen uyarıcıların zihinsel bir yorumudur; ama bu yorumun başlaması için önce dikkatin devrede olması gerekir. Dikkat, zihnin bir şeye odaklanma kabiliyetidir. Yani algının kapısını açan anahtardır. Anahtar yanlış yerdeyse ya da kapıyı açacak güçte değilse; insan ne kadar çok şey görse de aslında hiçbir şeyi fark edemez.

Günümüz çocukları bilgiye ulaşma açısından tarihin en şanslı kuşağıdır. Ancak bu bilgi bolluğu, aynı zamanda bir dikkat kıtlığına yol açmaktadır. Çünkü dikkat, dağınıklıkta değil; düzen içinde gelişir. Dijital çağın çocukları, zihinlerine saniyede onlarca uyarıcı gönderilen, renkli ama sığ ve dağınık bir dünyada büyüyor. Hızlı akan videolar, sürekli titreşen ekranlar, anlık bildirimlerle parçalanmış dikkat süreçleri... Neticede çocuklar artık bir konuya uzun süre odaklanmakta zorlanıyor, zihinsel derinleşme yaşayacak alan bulamıyor. Modern eğitim sistemleri çoğu zaman çocuğun ruhsal gelişiminden ziyade bilgi müfredatını merkeze alıyor. Hâlbuki dikkat, sadece beyinle alakalı değil; aynı zamanda ruhun da dâhil olduğu bir süreçtir. Zihinsel meşguliyet ne kadar çoksa, ruhsal huzursuzluk da o kadar artar. İç huzuru olmayan bir çocuk, dış dünyaya odaklanamaz. İç sesi gürültüyle dolu bir birey, dış sesi anlamlandıramaz.

Dikkat eksikliği, sadece beyinle alakalı bozukluk değil, aynı zamanda algı filtrelerinin zayıflamasıdır. Çocuk neye dikkat etmesi gerektiğini seçemiyor, çünkü iç dünyası gereksiz uyarıcılarla dolmuş, zihin yorgun düşmüştür. Dikkat dağınıklığı yaşayan çocuklara baktığımızda; çoğunun yeterince doğa ile teması olmayan, manevi derinliği gelişmemiş, duygusal ihtiyaçları tam karşılanmamış ve ekran karşısında kontrolsüzce zaman geçiren bireyler olduğunu görüyoruz. Çünkü dikkat, sadece bir “zihin becerisi” değil; aynı zamanda bir kalp terbiyesi meselesidir. Kalbi sakinleşmeyen bir çocuk, zihnini toparlayamaz.

Dikkat eksikliği, tıbbi olarak DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) başlığı altında incelenen bir durumdur. Beynin özellikle ön lob (prefrontal korteks) bölgesindeki bazı işlevsel zayıflıklarla ilgilidir. Bu bölge; plan yapma, öncelik belirleme, dikkatini bir noktaya toplama ve dürtüleri kontrol etme gibi işlevlerden sorumludur. Bu bölgede dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterlerin dengesi bozulduğunda, kişi dikkatini toparlamakta, sürdürebilmekte ya da bir işe başlayıp bitirmekte zorlanır. Ancak sadece nörolojik eksenli bir açıklama, resmi yarım bırakır. Çünkü insanın dikkati sadece beyin kimyasına bağlı bir mekanizma değildir; aynı zamanda anlamla ve niyetle de ilgilidir, yani kalp de devrededir. Beyin kimyası, dikkat için bir “zemin” hazırlar ama neye dikkat edeceğimizi kalbimiz, yani iç dünyamız belirler.

Bugün çocuklar zihin yorgunluğu kadar anlam açlığı da yaşıyorlar. Çünkü sürekli dışsal uyaranlara maruz kalan bir çocuk, iç dünyasına dönüp bir şeyi derinlemesine anlamaya vakit bulamıyor. Derin dikkat, ancak tefekkür ve farkındalık ile gelişir. Çocuklar dış dünyaya ne kadar çok bağlanırsa, iç dünyaları o kadar sessizleşiyor. Sürekli etkinlik yapmak isteyen, telefonla zaman geçiren, beynini dış uyaranlarla sürekli meşgul eden çocukların boş kalmaya tahammülleri yoktur. Kısa bir an hiçbir şey yapmadan durduklarında sürekli sıkıldıklarını dile getirirler ve vakit geçirecek bir uğraş isterler. Hâlbuki sıkılmak, çocuğun düşünebilmesi, tefekkür edebilmesi ve yeteneklerinin ortaya çıkması için önemli fırsatlardan biridir. Bu nedenle sıkıldığını dile getiren çocuğa hemen bir aktivite sunmak veya ekranla zaman geçirmesine müsaade etmek, doğru bir yaklaşım değildir.

Ebeveynler dikkat dağınıklığı yaşayan çocukları için dikkat geliştirici birtakım etkinlikler ve oyunlara başvurmaktadırlar. Aslında çocuklarda dikkati geliştirmenin zahmetsiz ve masrafsız birçok yolu vardır.

Sessizlik: Dikkat, sessizlikte gelişir. Çocuklara her gün 5-10 dakika boyunca ekransız, sessiz bir ortamda vakit geçirmeyi öğretmek onların zihinsel sabır kaslarını çalıştırır. Örneğin; resim yapmak, dua etmek, pencereyi açıp doğayı dinlemek gibi.

Tefekkür: Bir çocuğa “Bu çiçeğin yaprağı neden böyle kıvrık sence?” diye sormak, ondan bir cevap beklemek… Bu tarz tefekkür ettiren sorular, sadece düşünmeyi değil; anlamlandırarak dikkat etmeyi öğretir. Aynı zamanda Allah’ın yaratma sanatını kavramalarını da sağlar.

Fıtrata Uygun Eğitim: Her çocuk parmak izi gibi eşsizdir. Bazısı görsel hafızayla, bazısı işitsel yollarla daha iyi öğrenir. Çocuğun kendi dikkat penceresini bulmasına yardımcı olmak, dikkatini geliştirmekten daha kalıcıdır. Bir çocuk ağaca tırmanmakla ilgili hayal kuruyorsa, ona sadece kitap okumayı dayatmak, akademik bilgilerle onu meşgul etmek; çocuğun dikkatini uğraştığı işe verememesine neden olur.

Günün Muhasebesi: Çocuklara her gün “Bugün seni en çok ne sevindirdi? Ne düşündürdü? Seni üzen bir durum oldu mu?” gibi sorular sormak hem dikkatini geçmiş zamana yönlendirir hem de duygusal farkındalığı geliştirir.

İletişimde Göz Teması: Bir çocuğa “beni dinle” demeden önce, onun göz hizasına inmek, göz göze gelerek konuşmak, aslında çocuğun “dikkate değer” olduğunu ona hissettirmek demektir. Dikkate alınan çocuk, dikkat göstermeyi öğrenir ve anlatılanları ilgi ile dinler.

Gün içinde tekrarlanan anlamlı eylemler de çocuğun zihnini merkezde tutmasına ve dikkatini toplamasına yardımcı olur. İşte dikkat kaslarını güçlendiren bazı etkili ve basit yollar:

5 Dakika Oyunu: Her gün belirli bir saatte, çocuğun sevdiği bir sessiz etkinliği sadece 5 dakika yapmasını isteyin: Lego, bulmaca, boyama, kitap okuma… Süreyi başta kısa tutmak önemli. Amaç “başlamak” ve odaklanmak. Bu alışkanlık, zamanla 5 dakikadan 15 dakikaya dönüşürken, dikkat süresi de adım adım genişler.

Gözlem Oyunu: Evdeki bir eşya bir dakika boyunca dikkatle incelenir, ardından göz kapatılarak ayrıntıları çocuğa sorulur: “Kalemin üstünde kaç çizgi vardı? Rengi neydi?” Bu tür alıştırmalar algıların detayları yakalamasını kolaylaştırır ve odaklanmayı artırır.

Sessizlik Dakikası: Günde bir kez, “Şimdi sadece sessizce oturacağız ve ne duyduğumuzu fark etmeye çalışacağız.” diyerek sessizlik dakikası yapılır. Dikkatle bir kuş sesi, sokaktan gelen araba sesi veya kendi nefesini fark etmek...

Çocukların dikkatini güçlendirmek, sadece onlara özel yöntemlerle olmaz. Asıl etki, çocuğun çevresindeki yetişkinlerin doğru yaşantıyla ona örnek olması sayesinde gerçekleşir. Çünkü çocuklar anlatılanı değil, yaşanılanı izler. Özellikle dikkat, sabır, derinleşme ve tefekkür gibi değerler çocuğa sözle değil; hâl ile geçer. Önce kendimize şu soruları soralım: “Ben kendi hayatımda neye dikkat ediyorum? Kafam dağınık mı? Kalbim nerede geziyor? Her şeye yetişmeye çalışırken, hiçbir şeyi halledemediğim oluyor mu?” Çocuklarımıza ekranı yasaklayıp kendimiz ekran karşısında fazlaca zaman geçiriyorsak, yaptığımız işleri aceleci yapıyor ve anlamını fark edemiyorsak, yaşadığımız günün şuurunda değilsek ve o günün bize neler kazandırdığının muhasebesini yapmıyorsak, çocuklarımızla konuşurken telefonla veya başka işlerle meşgul oluyorsak, onların doğru davranış sergilemelerini bekleyemeyiz. Önce kendi yaşantımızı düzenleyeceğiz ki çocuklarımıza da bu becerileri kazandırmak kolay olsun. Bizim dikkatimiz neyde ise, çocuklarımızın da dikkati oradadır; bunu gözden kaçırmayalım.

Bir anten düşünün. Antenin yönü batıya dönük ise, doğudan gelen sinyalleri alamaz. Doğuya çevrilmiş ise, batıdan gelen sinyalleri net bir şekilde yakalayamaz. İnsanın ruhu da böyledir. Kalbimizin yönü nereye çevrilmiş ise, zihnimiz oradan beslenir. Nefsin meyillerine kulak verdiğimizde zihnimiz çöplüğe dönüşürken, ruhumuzun meyline yöneldiğimizde ise hem zihnimiz hem de hayatımız sakinleşir ve yoluna girer. Kalbin kıblesi nereye dönükse, insanın istikameti de oraya akar. Ruhun anteni semaya döndüğünde, dünya gürültüsü arka planda kalır. Her şey netleşir. Çünkü asıl mesele, neyi duyduğumuz değil; neye kulak verdiğimizdir.