Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Vakıf Mirasından Sosyal İnovasyona: İyiliğin Sistemsel Dönüşümü / Doç. Dr. Gülsen Kaya Osmanbaşoğlu

Bu Yazıyı Paylaşın:
Vakıf Mirasından Sosyal İnovasyona: İyiliğin Sistemsel Dönüşümü / Doç. Dr. Gülsen Kaya Osmanbaşoğlu

Türkiye’nin köklü bir vakıf kültürü ve kendine has bir hayırseverlik mirası var. Bu güçlü mirası, günümüzün ‘sosyal inovasyon’ kavramıyla bir araya getirdiğimizde nasıl bir sentez ortaya çıkıyor? Geleneksel hayırseverliği daha yenilikçi ve sürdürülebilir bir modele dönüştürmek için nereden başlamalıyız?
Esasen sosyal inovasyon kavramının dünyada doğuşu da hayırseverlikle doğrudan ilintili. Bu kavramın ortaya çıkışında Muhammed Yunus’a atıfta bulunuyoruz ve 2006 yılında Nobel Ödülü alan Yunus, aslında kurucusu olduğu Grameen Bank ile klasik hibe anlayışını borçlanmaya dönüştürerek, borç alan ve yakın çevrelerinin kendilerine kefil olduğu kişilerin üretime katkıda bulunma ve kredi şeklindeki bu yardımları yeni bir başlangıca vesile kılarak bu kişilerin yoksulluk döngülerini kırma çabasını güçlendirdiğini fark ediyor. Dolayısıyla sonradan sosyal inovasyon dediğimiz bu dönüşümün aslında özünde hayırseverlik var fakat bunu klasik yöntemin dışında yeniden tanımlama ve daha büyük bir etki oluşturma çabası var. Her ne kadar o yıllarda böyle tanımlanmamış olsa da, Ahilik kurumunun birtakım uygulamalarının o dönemki sorunlara yenilikçi çözümler ürettiğini öne sürmek mümkün. Bu bağlamda vakıf kültürü ve hayırseverlik mirası ile sosyal inovasyon arasında kuvvetli bir bağ olduğu çok açık. Öte yandan, zamanın değişmesiyle sorunların değişmesi, çeşitlenmesi ve yeni sorunlara yeni çözüm yollarının bulunmasının gerekmesi, sosyal inovasyonu bu mirastan beslenen fakat güncel şartlara adapte olarak, sistemik hataları onarmaya yönelik bir çaba olarak değerlendirmek mümkün.
Bir soruna çözüm üretmek teknik bir iş gibi görünse de, bu sürecin temelinde ‘yaşamı anlamlandırma’ çabası yatıyor. Yani aslında dışarıdaki bir sorunu çözerken kişi kendi içindeki bir boşluğu da dolduruyor diyebilir miyiz? Bir sosyal girişimcinin başarısı, sadece projesine değil, bu bilinci ne kadar içselleştirdiğine mi bağlı?
Her girişimcinin ayrı bir anlam serüveni olduğu muhakkak fakat sosyal inovasyon yapan girişimcilerin kesişim noktasının toplumsal fayda yaratmak ve toplumsal sorunların kaynağına ilişkin, palyatif olmayan çözümler sunma çabasının olduğunu ifade edebiliriz. Sürekli “çaba” diyorum çünkü aslında bu her zaman dört başı mamur bir süreç olmayabilir, başarılı sosyal inovasyon örneklerine baktığımızda, başlangıçta deneme yanılma, yalpalama ve sancılardan oluşan meşakkatli bir sürecin de olduğunu ifade etmek gerek.
Öte yandan, yaşamı anlamlandırma çabası ve toplumsal fayda üretme güdüsü bu bağlamda kıymetli. İnsan olmanın bir yükümlülüğünün olduğu bilinci, mesuliyet dürtüsü, sosyal bir varlık olma ve etrafındaki her bir bireyin, hatta diğer canlıların ve eşyaların kendisi için bir emanet olduğu düşüncesi tüm bu sosyal inovasyon girişimlerini motive edebilir. Diğer bir deyişle, tesadüfen dünyaya gelmediğimizi idrak etmek ve hayatta bulunuşumuzu anlamlandırmak, topluma fayda sağlayan inovasyonların gelişmesini olumlu yönde destekleyebilir. Filantropik süreçlerde diğerkâmlık ya da altruizm dediğimiz duygu aslında insanın kendini feda etmesi değil, başkalarına fayda sağlama erdemiyle kendi varoluş amacını anlamlandırma çabası… Bunu, bu şekilde de değerlendirebiliriz.
Sosyal inovasyonun temelinde ‘açık fikirlilik’ ve ‘orijinal problem çözme’ becerisi olduğunu söylüyorsunuz. Peki bu kumaş doğuştan mı gelir, yoksa sonradan mı işlenir? ‘Acaba bende bu ışık var mı?’ diye soran bir genç; herkesin aynı olaya baktığı yerde ‘görülmeyeni görmeyi’ nasıl öğrenir, zihnindeki o pencereyi nasıl açar?
Aslında bu sosyologların uzun yıllardır farklı farklı açıkladıkları bir husus ama ben açık fikirlilik ve orijinal problem çözme yetilerinin her ne kadar mizaçla ve doğuştan gelen birtakım özelliklerle ilişkilendirilebilir olsa da, içinde bulunulan aile ve toplum yapısının, eğitim olanaklarının ve yönelimlerin bu özellikleri geliştirme ya da törpülemede hayati rol oynadığı kanaatindeyim. Örnek vermek gerekirse, ezberci bir eğitim sürecinden geçmiş, otoriter bir baba figürü ile büyümüş, seyahat imkânları kısıtlı bir çocuğun var olan potansiyelini açığa çıkarmasının daha zor olacağını düşünüyorum. Öte yandan, birtakım çalışmalar, dünyayı keşfetmeye daha erken yaşlarda başlayan ve sık seyahat eden, farklı kültürleri yakından gözlemleyen çocukların, keşif yapma potansiyelinin önemli ölçüde arttığını ortaya koyuyor. Yine yukarıda bahsettiğimiz, anlam arayışını çözümlemiş kişilerde, orijinal problem çözme becerisi tekâmül edebilir çünkü yaratıcılığı besleyen kanallardan biri de kişinin belli bir hedefinin olması... Bu minvalde, “Herkes aslında bir dönüşümcüdür/değişim mimarıdır” (everyone a changemaker) sloganıyla faaliyet gösteren Ashoka’nın kurucusu Bill Drayton, kendisinin personel seçimlerinde yaratıcılığa, etik ilkelere, sosyal etki potansiyeline ve girişimciliğe baktığını söylüyor.
Özetle, herkesin içinde bir sosyal girişimci olma potansiyeli bulunmaktadır fakat bunu besleyen ve açığa çıkmasını kolaylaştıran çevresel faktörlerin olduğunu da yadsıyamayız. Dijitalleşmenin gelişmesiyle, aslında farklı hayatlara tanıklık etme ve çok çeşitli deneyimlerden beslenme imkânı artıyor. Dışarıda da döngüsü öyle ya da böyle devam eden gerçek bir dünya var ve keşfedilmeyi bekliyor. Sahilde ayağı kuma değen bir çocuğun, denizlerin kirlenmesiyle ilgili kaygısı hiç deniz görmemiş bir çocuğunkine göre muhakkak daha fazla olacaktır. Özetle, bu dijitalleşme fırsatını, gerçek dünya ile irtibatlandırabilenlerde de ben bu özelliklerin daha güçlü biçimde ortaya çıkacağını düşünüyorum.
“Fayda odaklı olma” yaklaşımı kulağa basit geliyor ama pratikte oldukça zor. Bir sosyal inovatör, “gerçekten faydalı olan” ile “faydalı görünen” arasındaki farkı nasıl ayırt edebilir?
Yine en baştaki örneğe dönecek olursak, yoksul insanlara yüzyıllardır hibe yolu ile para ya da iaşe temin ediliyor... Bu yöntem günlük ihtiyaçların giderilmesine katkı sunsa da, yoksul insanların durumunda uzun vadede bir değişiklik olmuyor. Yunus’un Grameen Bank örneğinde ise, sistemsel bir dönüşüm hedefleniyor, yani maksat yoksul insanların o gün karnını doyurması değil, bir iş kurarak, yardıma muhtaç olmaktan kurtulması. Baktığımızda, klasik yardım yapan kişiler de aslında fayda odaklı fakat sistemsel bir dönüşüm hedeflemedikleri için sizin ifade ettiğiniz “gerçek fayda”yı yakalayamıyor. Yeri gelmişken, Grameen Bank örneğinin, literatürde belli eleştiriler aldığını ve etkisinin yansıtıldığı kadar fazla olmadığını düşünenlerin bulunduğunu belirtmem lazım. Kısacası, “gerçekten faydalı olan” ile “faydalı görünen”, aslında sistemsel bir dönüşüm sağlayıp sağlamadığımızla ve bunun etkisini ölçmekle ayırt edilebilir.
Toplumsal sorunlar laboratuvar ortamı gibi steril değil; karmaşık ve değişken. Sahadaki bu belirsizlik ve kaosla mücadele ederken, o çokça vurguladığınız ‘insanı merkeze alan’ hassas dengeyi kaybetmemek için pusulamız ne olmalı?
Çok doğru söylediniz, gerçekten çok karmaşık ve değişken bir alanda ortaya çıkıyor sosyal inovasyon. Burada felsefi ya da ahlaki bir odağın olması gerekiyor. Sizi besleyen düşünce ve inanç sistemine yaslanarak, filantropik bir yönü de olacak şekilde fayda sağlama güdüsü ile harekete geçmek şart. Ben genelde pusulalar ve formüller verecek konumda görmüyorum kendimi, herkesin kendine özgü ve çok kıymetli bir pusulası olabilir fakat bir örnek vermem gerekirse, Müslümanlar açısından, inanç ve düşünce sisteminin eş güdüm halinde olması, insanın yaratılış amacı üstüne düşünmesini ve her günün bir hediye, aynı zamanda bir fayda sağlama aracı olduğunun hatırlanmasını beraberinde getirebilir. İnsan olmayı bir görev ve bir lütuf olarak algılamak bu bağlamda kıymetli. Az önce de belirttiğim gibi, insanın toplumsal çevresine bir emanet olarak bakması ve onlara fayda sağlamayı, kendi anlam arayışının bir bileşeni olarak görmesi bu minvalde değerlidir diye düşünüyorum.
Bir projeye başlarken ‘fikrim tam oturmalı, planım eksiksiz olmalı’ diye beklemek mi yoksa eksiklerle yola çıkıp sahada şekillendirmek mi daha sağlıklı? Sosyal inovasyonda hata yapmak ve yolda öğrenmek, sürecin kabul gören bir parçası mı?
Klasik proje döngüsü yönetimi eğitimlerinde biz aslında mümkün mertebe birçok faktörü hesaba katarak, aynı zamanda olası riskleri ve bu risklerin oluşması durumunda atılacak alternatif adımları, disiplinli bir zaman örgüsü içinde tanımlarız. Ne var ki sosyal inovasyon söz konusu olduğunda, mevcut sorunlara yenilikçi bir çözüm öneriyoruzdur ve bu ilk denemede, klasik bir projedeki kadar iyi tanımlanmış bir sürecin bizi beklemediğine tanık oluruz. Belli birtakım aksaklıkların ya da yol kazalarının olması sosyal inovasyon projeleri için daha beklenen bir durum... Ne var ki, önceden oluşabilecek riskleri ve aksama noktalarını önceden görebilmek ve alternatif çözüm yolları geliştirmek, sosyal inovasyon projelerinin başarı ihtimalini ve dolayısıyla etkisini olumlu yönde etkiler. Bunun için de çözülmesi istenen sorunun kaynağının iyi tespit edilmesi ve masabaşı çalışma kadar değişim hedeflenen kitlelerle ön görüşmelerin yapılması, projenin daha sağlam bir temele oturmasına katkı sunar.
Bir sosyal inovasyon projesinin gerçekten ‘işe yaradığını’ nasıl anlıyoruz? Başarıyı sadece rakamlarla mı ölçmeliyiz, yoksa oluşan o değişim hikâyelerine mi odaklanmalıyız? Bu işin sağlaması nerede yapılıyor?
Az önce toplumsal meseleleri çalışmanın kaotik ve karmaşık yapısına çok güzel değindiniz. Bu nedenle sorunun cevabı: Aslında her ikisi de! Zira, etki ölçümü ile sosyal inovasyon projelerinin ne denli fayda sağladığını matematiksel olarak belli oranda ölçüyoruz fakat burada hesaba katamayacağımız kadar bileşen, bu matematiksel çıktılara etki ediyor ve bizim sosyal inovasyona yorduğumuz çeşitli değişikliklerin dünyada, bulunduğumuz ülkede, o şehirde, hatta kişisel öykülerde yer alan sayısız faktörün de etkisiyle olabileceğini gözden kaçırabiliyoruz. Bu bağlamda, istatistiği bütünüyle reddetmeden, bu yöntemle birçok kelebek etkisini ihmal edebileceğimizi kabul etmek gerek. Değişim öyküleri ise kitlesel gerçekliği yansıtma konusunda eksik kalabilecekken, çarpıcı olması ve yeni arayış ve buluşları motive etmesi açısından çok kıymetli. Sonuç olarak, insana dokunmanın ve fark yaratmanın değerli olduğu bilinciyle, etki analizlerini yabana atmadan, sosyal inovasyonun bir veri setine indirgenmemesi gerektiğini düşünüyorum.