Taif’ten Dünyaya Mesaj Var
Günlük hayatın içine dahil olduğumuz her yerde tuhaf bir gerginlik dolaşıyor. Sokakta yürürken, markette sıradayken, iş yerinde çalışırken, durakta otobüs beklerken; okullarda, hastanelerde, hatta dinlenme ve eğlenme amaçlı gidilen yerlerde bile… Yüzlerde bir mutsuzluk, davranışlarda tedirginlik hâkim ve kimsenin hiçbir şeye tahammülü kalmamış vaziyette. Gittiğimiz her yere de bu hali bir yük olarak taşıyoruz. Ruhumuzdaki bu yükün bedenimize ve sosyal yaşantımıza geri dönüşü çok pahalıya mal oluyor. Omuzlarımıza ağırlık yapan bu gerginlikleri de ilk fırsatta başkalarına döküyoruz.
Hiçbir sebep yokken, tanıdığımız bir insanın hakaretine ve saldırısına maruz kaldığımızı varsayalım. İlk tepkimiz ne olurdu ve o kişiye karşı hangi duyguları beslerdik? O anın vermiş olduğu şokla sakin kalamazdık. İçimizde büyük bir öfke olurdu ve bize zarar veren bu kişiye muhtemelen biz de karşılık vermek isterdik. Bulunduğumuz her ortamda da bu olayı anlatıp öfkemizi daha da alevlendirirdik. Sevgimiz nefrete dönüşürdü ve o kişiyi düşmanımız olarak konumlandırırdık. Tanıdığımız kişiye karşı bunları hissediyorsak, ya hiç tanımadığımız kişiye karşı duygularımız nasıl olurdu?
Hadi gelin, geçmişe kısa bir yolculuk yapalım.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İslam’ı anlatmak için Taif’e gittiğinde, belde halkının İslam’la şerefleneceği ümidini taşıyordu. Ancak Taif’in ileri gelenleri Peygamberimiz’i dinlememiş, Allah Rasulu’ne hakaret içerikli sözler sözlemiş ve Taif’in gençlerinin İslam’a katılacağından endişe duyarak onları ayaklandırmıştı. Taifli gençler ve köleler Peygamberimiz’e saldırdılar. Efendimiz’in mübarek bedeni kan içinde kaldı. Peygamber Efendimiz’in yol arkadaşı Hz. Zeyd, taşların Allah Rasulu’ne değmemesi için vücudunu siper ederek onu korumaya çalışıyordu. Peygamberimiz ve Hz. Zeyd yürümekte zorluk çekiyorlardı. Nihayet bir bağa girip soluklandılar. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek ağzından şu dualar döküldü:
“Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakîr görüldüğümü ancak Sana arz eder, Sana şikâyet ederim.”
“Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allah! Herkesin hakîr görüp de dalına bindiği, çaresizlerin Rabbi ancak Sensin. Benim Rabbim de ancak Sensin. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.”
“Allah’ım! Yeter ki, Senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım. Fakat Senin af ve mağfiretin bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.”
“Allah’ım! Senin gazabına uğramaktan, İlâhi rızandan uzak durmaktan, Senin o zulmetleri aydınlatan ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhi nuruna sığınırım!”
“Allah’ım! Sen razı oluncaya kadar, affını dilerim! Allah’ım! Her kuvvet, her kudret ancak Seninle kâimdir!..” (İbni Hişâm, Sîre, 2/61-62; İbni Sa'd, Tabakât 1/212.)
Biz böyle bir saldırıya maruz kalmış olsaydık dilimizden böyle bir dua mı dökülürdü? Onlara karşı içimizde merhamet hissedebilir miydik? Zira Cebrail (a.s.) gelmiş ve Efendimiz’e, dilerse iki dağın birleşip Taif halkının yerle bir olacağını söylediğinde âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.av.) “Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Hak Teâlâ’nın bu müşriklerin sülbünden, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya çıkarmasıdır.” (İbni Hişâm, Sîre: 2/60-63; Buharî, 4/83.) demiştir.
Rahmet Peygamberi, maruz kaldığı bu acı muamelenin ardından ne isyan etmiş ne de onların yerle bir olmasını istemiştir! Kalbinde kin, nefret ve intikam ateşine yer vermeyip merhametiyle duaya sığınmıştır. Onun ümmeti olan biz, ne kadar da gereksiz yere öfkeleniyor ve kalbimizi gereksiz yüklerle dolduruyoruz, bir düşünelim! Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) her davranışı, her sözü bizim için ayrı bir ışık ve yol haritasıdır. Taif olayında da alınması gereken çok büyük dersler var. Özellikle toplumsal yozlaşmanın had safhada olduğu, ilişkilerin bireyselleştiği ve kişisel çıkarların üzerine kurulduğu, doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün birbirine karıştığı, insanların adeta kötülükte yarıştığı bir zamanda Peygamberimiz’in tavrı ve duruşu üzerine daha derin düşünülmesi gerekiyor. Bugün insanlığın geldiği noktaya baktığımızda bu merhametin ne kadar hayati olduğunu daha iyi anlıyoruz. Kendisine kötülük yapanlara karşı kin tutan insanları bırakın; kendisine hiçbir zararı olmayan, masum çocukları ve bebekleri vahşice katleden insan görünümlü yamyamların olduğu bir dünyanın içinde yaşadığımızı idrak ettik. Gündeme bomba gibi düşen Jeffrey Epstein davasında para ve gücün insanları ne kadar vahşileştirebileceğine tanıklık ettik. “Kötülükte daha ne kadar ileri gidebilirler ki?” diye düşünürken her seferinde kan dondurucu sahnelere şahit oluyoruz.
Bir tarafta bunlara öfkeleniyor, diğer tarafta da daha küçük yaşta kötülüğe bulaşan çocukların sebep oldukları vahşet için üzülüyoruz. Maalesef, sanal dünyanın yetiştirdiği çocuklar merhametten, vicdandan yoksun bir şekilde büyüyüp topluma karışmakta ve idrak edilemeyen bir boşvermişlik ve rahatlıkla insanların canlarına kıymaktadırlar. Son zamanlarda bu olayların daha da arttığını hepimiz görüyoruz. Daha on sekiz yaşını doldurmamış çocukların, “yan baktı”, “laf söyledi” gibi bahanelerle hayattan kopardıkları çocuk sayısı hiç de az değil. Bir baba, okuldaki kız öğrencilerin, eve kadar gelip kızını tehdit ettiğini, bu nedenle çocuğunu okula göndermediğini ifade etmektedir.
Selin önüne kattığı her şeyi yıkıp götürmesi gibi, içinde bulunduğumuz çağın kötülükleri de taze zihinleri yerle bir etmektedir. “Beni ilgilendirmiyor.”, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” gibi komik düşüncelerden derhal uzaklaşmak gerekir. Komik; çünkü artık hepimiz biliyoruz ki dünyanın bir ucunda yaşanan bir problemin bile bize maddî ya da manevî bir yansıması olmaktadır. Hiçbir olay, sandığımız kadar uzak değil. Küreselleşen dünyada acılar da, krizler de, yozlaşmalar da sınır tanımadan yayılmakta; fark etsek de etmesek de hayatımıza sızmaktadır. Bu yüzden olup bitene karşı kayıtsız kalarak kendimizi korumuş olmuyoruz, aksine yavaş yavaş etkilenmeyi kabulleniyoruz.
Yaşanan tüm hadiselerden hareketle toplumların çürümeye yüz tuttuğunu, ahlaki değerlerin aşındığını ve dünyanın sanki büyük bir uçurumun kenarına sürüklendiğini söylemek mümkündür. Buna rağmen umut verici olaylar da yaşanmıyor değil. Filistin’de yaşanan soykırımın ardından dünyanın farklı yerlerinde insanların akın akın İslam’ı araştırmaya ve kabul etmeye başladığı görülmektedir. Benzer şekilde Jeffrey Epstein olayıyla ortaya saçılan karanlık ilişkiler ağı, modern dünyanın ahlaki iddialarının ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermiş; insanlığa, hakikatin ve kurtuluşun ancak İslamiyet’te olduğunu yeniden hatırlatmıştır.
Bazı kimselerin aklına, “Müslüman olduğunu söyleyen bir toplumda insanlar hak yiyebiliyor, kul hakkına girebiliyor, adaletsizlik yapabiliyor… Buna karşılık Müslüman olmayan bazı ülkelerde hakka ve adalete daha fazla riayet ediliyor. O hâlde demek ki çözüm İslam’da değil.” gibi bir itiraz gelebilir. Müslüman olduğunu ifade eden bir toplumun İslam’ın ahlakını tam anlamıyla yaşayamaması İslam’ın değil, o ilkeleri gereği gibi uygulayamayan insanların problemidir. Müslümanların, güzel ahlakı elde etmek için sürekli çabalaması ve bu amaç doğrultusunda yaşaması gerekir. Zira Kur’an’da bu emredilmektedir.
Konu ile ilgili en güzel ve gönülleri doyurucu açıklamayı Şenel İlhan Beyefendi şu şekilde yapmıştır: “Tabii şimdi düşünelim bakalım, bir ateist veya bir deist kişi güzel ahlaklı olabilir mi? Elbette olamaz… Ne demek olamaz diye bu düşünceme itiraz edilebilir ki zaten itiraz edenlerin olduğunu da biliyorum. Ama burada açıklanması gereken önemli bir nokta var. Ateistler, deistler, ahlaksız insanlardır veya güzel ahlaklı olamazlar, demiyoruz. Pekâlâ, bir kişi hem ateist hem güzel ahlaklı olabilir ama insanların genel anlamda bencil varlıklar olduğunu, önce kendisinin ve yakınlarının çıkarlarını düşüneceğini yok saymak kendimizi kandırmak olur. Bu anlamda Allah ve ahiret inancı olmayanların fedakârlıklarının bir sınırı olacağı açıktır. Peygamberlerin ve İslam büyüklerinin merhamet ve cömertlikleri, fedakârlıkları bir annenin evladına yaptığı veya yapabildiği türden, karşılıksız yapılan büyük fedakârlıklardır. Böyle fedakârlıkları insan kendi çocuklarına, yakınlarına yapabilir ama yakını olmayan kişilere bu duygularla yaklaşmak veya yaklaşabileceğini söylemek kuru bir iddiadan öteye geçmez. İşte genel olarak insanların bencillikleri, kendi ihtiyaç ve arzuları, çoğu zaman ahlaki bir davranışı yerine getirmeye engel olabilir ki böyle de olmaktadır. Hiçbir maddî veya manevî ödülün olmadığı ve kimsenin görmediği yani sizi takdir edemeyeceği ortamlarda fedakârlık gibi yüksek erdemli davranışları ortaya koymanın, inanmayanlar için mantıklı veya rasyonel bir temeli yoktur. Rasyonel bir temeli olmayan bir güzel ahlakın varlığını veya en azından boyutlarını tartışmak ise gerçekten anlamsızdır. Bu sebeple Allah ve ahiret inancı olmayanlar, güzel ahlak anlayışlarını mantıklı rasyonel bir temele oturtamazlar. Daha müşahhas bir örnekle konuyu anlaşılır hale getirecek olursak; mesela fakirlik var, harp var, kıtlık var… Ciddi anlamda her şeyin yokluğu yaşanıyor. En sevdiklerimiz, yakınlarımız, çocuklarımız gözümüzün önünde açlıktan kıvranıyorlar. Bu durumda nasıl verebiliriz veya haklı olarak niye verelim ki, mantıksız değil mi bu? Evet, işte böyle durumlarda mantığımız devreye girer ve güzel ahlaklı olsak bile bu ahlakları böyle zor şartlarda devreye sokamayız. Mesela kâfirler için böyle, fasıklar için de bu böyledir. Ahiret inancı yani başka bir âlemde bu iyiliklerin değerlendirileceği inancı, Allah sevgisi ve korkusu gibi destekleyici güçler zayıf olursa darlık ve kıtlık zamanında bu duyguları mantıki olarak güzel duygularına baskın gelecektir, kimse kendini kandırmasın… İşte bu gerçeklikten hareketle manevî duygulardan ve inançtan mahrum olan, güzel ahlakı içine sindirememiş insanlar, cömert insanları pek ala enayi gibi görebilirler. Aşırı merhametli insanları dolandırılmaya müsait saflar gibi görebilirler. O yüzden İslam dini çizgiyi çok güzel koymuş, sınırları çok güzel belirlemiştir. Bizim ahlakımız Budistlerin ahlakı gibi olamaz, yani her zaman cömertlik edenler, her şartta iyilik edenler İslam’ın ahlakıyla ahlaklanmış olamazlar. Zira bizler, kendi varlığımızı, kendi müspet benliğimizi koruyarak güzel ahlakımızı ortaya koymalıyız.” (Merhamet mi, Adalet mi? Şenel İlhan Beyefendi)
İnsanlığın bugün yaşadığı savrulma; öfkenin normalleştiği, merhametin zayıfladığı ve çıkarın değerlerin önüne geçtiği bir zeminde ortaya çıkmaktadır. Oysa Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Taif’te yaşadıkları ve genel olarak hayatı bize, en ağır kötülükler karşısında bile merhametin mümkün olduğunu göstermektedir. Onun tavrı, sadece bireysel bir ahlak örneği değil; insanlığı ayakta tutacak ilahî ölçülerin pratiğe dönüşmüş hâlidir.
Bugün dünyanın içinde bulunduğu karanlık tablo, insanın kendi başına kurduğu sistemlerin ne kadar yanlış olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşılık İslam, insanın hem kalbini hem davranışlarını inşa eden, adaletle merhameti dengeleyen yegâne hakikat olarak durmaktadır. Gerçek kurtuluş; insanın Rabbini tanımasıyla, ahiret bilinciyle yaşamasıyla ve hayatını vahyin ölçülerine göre düzenlemesiyle mümkündür. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’in her davranışı ve her sözü insanlık için kıyamete kadar devam edecek ve doğru yolu gösterecektir. Yeter ki ona tutunmasını bilelim.
