Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Bizim Hayatımız Herhangi Bir hayat Olamaz

Bu Yazıyı Paylaşın:
Bizim Hayatımız Herhangi Bir hayat Olamaz

Sahici soruların hepsi özünde “Niçin?”leri barındırır. Varlığı anlamlandırmakla hayatı anlamlandırmak arasında başlangıç ve bitiş itibarıyla çok büyük bir fark bulamazsınız. Çünkü yaşarken var ettiklerimizle hayatı ve anlamını değerli kılarız. O nedenle “herhangi birisi olmak” bir tevazu cümlesi değildir. Olsa olsa kendini tanımamaktır. Sorumluluk, insanı şerefli kılar. Müstesna, imtiyazlı ya da özgün… Hayat bizim dışımızda gelişen bir süreç değil ki, insandan, insan şerefinden bağımsız bir kurgusu olsun!.. Öyleyse tüm zamanlara damgasını vuran öyle bir hakikat olmalı ki, onsuz yaşanamayacağı düşüncesi bizim de en büyük hakikatimiz olsun… İnsanların küçük ve büyük hedefleri olur ve o hedefler, insanın bir amacı olduğu düşüncesini kaçınılmaz kılar. Yani insanı “bozan” şey amaçsızlıktır.
Günü ve gündemi, yaşanan hayatı değerlendirirken -yeryüzünde çok farklı yaşam felsefeleri var- insanı harekete geçirmeye, gündelik konformizminden sıyrılmaya değer bulduğu ne varsa hepsi çok kıymetlidir. İşin başında niyetlerimizle var olduğumuz bir dünya bu. İyinin ve iyiliğin kavgasını vermek, müteâl ve aşkın bir makamda mutlaka karşılık buluyor. İyiliğe yüklediğimiz anlam kadar hakikate öykünen varlığımız tescilleniyor. Bir tercih olarak, nerede durduğumuz kadar nerede olmamamız gerektiği de önemli.
Öyle bir gün gelir ki, bize sıradan olan her şeyi unutturur ve en önemli olan şeyin kavgasını vermek kaçınılmaz olur. Bazen son lokmadan, son bir damla sudan vazgeçer ve yapılması gerekeni yaparsın. Bazen hayat, sana son cümleyi de söylettirmeyebilir. “Keşke”lere de vakit olmaz. Başta yapmamız gereken tercihi sona bıraktıysak, elimiz böğrümüzde, mahcup ve tedirgin olarak çeker gideriz bu dünyadan.
Hayatın, tercihlerimiz bakımından kahramanlık isteyen bir tarafı da var demek ki. Uzun lafın kısası, bugün o kahramanlık nedir acaba? Yaşlı dünyamız, bir taraftan da teknolojinin baş döndürücü hızıyla her geçen gün gençleşiyor ve insanoğluna geniş imkânlar, üst düzeyde bir hayat sunuyor. Parmağımızı kımıldatmakla ulaştığımız çok büyük imkânlar var.
İnanan insanlar olarak kimimiz bireysel bir çıkışla tasavvufun derin dünyasında bir kalp huzuru ararken, kimimiz kadim geleneğin öğrettiği ve bizi derinden etkileyen üç beş ana başlıkla başkalarının hayatlarına büyük bir diğerkâmlıkla gayet anlamlı dokunuşlarda bulunuyor. Bazen de bir araya gelmenin bereketi artırdığı sivil toplum hareketleri, toplumsal açıdan güçlü dayanışma örnekleri olarak zulme karşı, haksızlığa karşı toplu bir şekilde sesimizi yükseltme imkânı sağlıyor. Yapabildiklerimiz var, yapamadıklarımız var. Ama karınca misali, yerimiz belli olsun diyoruz. Geçmiş zamanların önemli şahsiyetleri, arkalarından hayırla yâd ettiğimiz önemli çalışmalara imzalarını atmışlar ve tüm insanlığın takdirini toplamışlar. Milenyum kavramı içinde anlamlandıracağımız böyle pek çok insan var.
Geçmiş asırlar, ilginç ve büyük zaferlere damgasını vurmuş devlet büyükleri ve gizli kahramanlarla dolu. Onlar, kaderin cilvelerini, üzerlerine düşeni yaparak göğüslemişler. Bazen kader, yollarını açmış, bazen apaçık yardımlarla rüzgâr ya da akarsular hızlarını artırmış, bazen de her türlü zorluklarla sınanarak yapmışlar yaptıklarını. Ama kaçınılmaz bir biçimde yüksek bildikleri bir amaçları, o amacı destekleyen bir duruşları ve gerçekleştirmek için de ciddi bir çabaları varmış…
Bugün ise gemileri karadan yürütmeyi gerektirecek, bütün alternatifleri, olası aksilikleri hesaba kattıracak ve amaçlanan doğru sonuca ulaştıracak bir düşünme ve akletme zeminine ihtiyaç var. “Neden?” derseniz, tek cevabı var: Zulümle dolu bir dünya…
Herhangi birimiz yapay zekâya bu konuda soru sorsa karşımıza şu başlıklar çıkıyor:
“Dünya sahnesine baktığımızda, ne yazık ki adaletsizliğin ve zulmün tek bir yüzü olmadığını, aksine çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. İnsanlık tarihi boyunca gelişen teknoloji ve medeniyete rağmen, bu karanlık noktalar bazen form değiştirerek varlığını sürdürüyor.
Yeryüzündeki haksızlıkları birkaç ana başlıkta şöyle özetleyebiliriz:
1. Sosyal ve Ekonomik Uçurumlar
Belki de en yaygın haksızlık türü fırsat eşitsizliğidir. Bir yanda aşırı lüks ve israf hüküm sürerken, diğer yanda temel gıdaya, temiz suya ve sağlığa erişimi olmayan milyonlarca insanın bulunması, modern dünyanın en büyük çelişkilerinden biridir. Emeğin sömürülmesi ve servetin adaletsiz dağılımı bu yarayı derinleştiriyor.
2. Savaşlar ve Coğrafi Zulümler
Siyasi çıkarlar veya sınır çatışmaları uğruna sivillerin evlerinden edilmesi, çocukların eğitim ve güvenlik hakkının elinden alınması en somut zulüm örnekleridir. Coğrafyanın bir “kader” haline getirilip, insanların doğdukları yeryüzünden şiddete maruz kalması küresel bir vicdan sorunudur.
3. Hukuk ve Özgürlük İhlalleri
Düşünceyi ifade etme özgürlüğünün kısıtlanması, adaletin taraflı işlemesi ve güçlünün haklı sayıldığı sistemler, toplumsal güveni sarsan haksızlıklardır. İnsan onuruna aykırı muameleler ve ayrımcılık (ırk, inanç, cinsiyet vb.) bu kategorideki en ağır yüklerdir.
4. Gelecek Nesillere Karşı Haksızlık: Ekolojik Yıkım
Sadece bugünün insanına değil, henüz doğmamış olanlara karşı da bir haksızlık içindeyiz. Doğanın sınırsızca sömürülmesi, iklim krizi ve ekosistemin tahribatı, gelecek nesillerin yaşam hakkını bugünden çalmak anlamına geliyor.
Bilinen bir gerçek var ki, empati ve adalet duygusunun zayıfladığı her yerde bir zulüm yeşerir. Ama bir tespitte bulunmak bakımından, küresel güç sahiplerinin bu zulümlerdeki payı, başkalarına bir alan bırakmayacak kadar geniştir. Öyle ki;
Küresel güç sahiplerinin bu tablodaki rolü, genellikle bir “mimarlık” rolüdür. Bu yapılar sadece olayların içinde yer almaz, çoğu zaman olayların akışını belirleyen kuralları koyarlar.
Zulüm ve haksızlıkların sistematikleşmesinde küresel güçlerin payını şu kritik noktalarda görebiliriz:
1. Çıkar Odaklı Jeopolitik Müdahaleler
Büyük güçlerin enerji kaynakları, ticaret yolları veya stratejik hâkimiyet adına yürüttüğü “vekalet savaşları”, yerel halklar için yıkıcı sonuçlar doğurur. Bir bölgedeki istikrarsızlık, küresel bir silah devine kâr sağlarken, milyonlarca insanı mülteci konumuna düşürebilir. Burada zulüm, bir yan etki değil, stratejik bir maliyet olarak görülür.
2. Ekonomik Hegemonya ve Borçlandırma Çarkı
Küresel finans sistemini kontrol eden güçler, gelişmekte olan ülkeleri ağır borç yükleri ve kemer sıkma politikalarıyla kendi sistemlerine eklemlerler. Bu durum, yerel kaynakların halkın refahı yerine dış borç faizlerine akmasına neden olur.
Sonuç: Eğitim ve sağlığa ayrılması gereken bütçelerin küresel sermayeye transfer edilmesi, sistematik bir yoksullaştırma haksızlığıdır.
3. Çifte Standartlı Hukuk Anlayışı
Küresel güç sahipleri, insan hakları ve demokrasi söylemlerini genellikle kendi çıkarlarıyla örtüştüğü sürece savunurlar. Kendi müttefiklerinin ihlallerine göz yumulurken, stratejik rakip olan ülkelerin benzer hataları ağır yaptırımlarla cezalandırılır. Bu seçici adalet, evrensel hukuk algısını zayıflatarak zulmün meşrulaşmasına zemin hazırlar.
4. Teknoloji ve Veri Sömürgeciliği
Günümüzde güç sadece topla tüfekle değil, algoritmalara sahip olmakla da ölçülüyor. Dev teknoloji şirketleri, insanların mahremiyetini ve verilerini manipüle ederek toplumsal kutuplaşmayı körükleyebiliyor. Bilginin tekelleşmesi, gerçeğe ulaşma hakkına karşı yapılan modern bir haksızlıktır.
Özetle; küresel güç sahipleri, zulmü bizzat elleriyle uygulamadıkları anlarda bile, haksızlığa izin veren veya ondan beslenen sistemlerin devamlılığını sağlayarak bu sorumluluğa ortak olurlar.”
Evet, kısaca dünyanın hali bu. Peki biz ne yapıyoruz? Yani fert fert insanlar ne yapıyor da bu kötü gidişata yani yeryüzünü zulümle dolduran o somut ateşe odun taşıyorlar?.. Açıkçası, bir mücadele anlamına gelen, ortada gerçek bir “adanmışlık” yok… Allah merkezli düşünüp, Allah adına -hâşâ- konuşacak halimiz yok ama yapıp ettiklerimizin ilahi murada uygun ya da rıza vesilesi şeyler olmaya yetip yetmediğini bilemeyiz. Açıkçası bir “berat” anlamı yüklenecek bir ümide de sahip değiliz. Karamsarlık değil, tüm hayatı capcanlı ümitlerle geçen biri olarak ufukta lehimize bir ışık göremiyorum. Tam tersine gelebilecek ilk ilahi yardımları da nankörce ve elinin tersiyle itecek bir yerde durduğumuzu düşünüyorum. Maalesef gerçek bu… Kuru kuruya bir mezhep taassubuyla yaşayan, ahir zamanla ilgili hadislere dudak büken, Hz. Peygamberin (s.a.v.) muhkem konumunu itibarsızlaştırmaya çalışan ve onu (s.a.v.) bir postacı derekesine indirmeye çalışan muhabbet özürlü kalplerle, her şeyi aklıyla çözebileceğini zanneden narsistlerle, kendi fildişi kulesinde asude bir hayat yaşayan akademisyenlerle, dini kılıf yaparak kendini merkezileştiren ahiret haramileriyle yeryüzüne İslam’ın olağanüstü güzelliklerini taşıyamayız. Güç, adalet ve merhamet bir arada olmazsa, gayret ve diğerkâmlık normal yaşam biçimimiz haline gelmezse, zulüm ve zalimlik hükmünü icra etmeye devam edecektir. Yeryüzüne böyle yiğitler gelene kadar, yetişene ve yetiştirilene kadar, madden ve manen yollarımız açılacağa benzemiyor. Norveç’e, Amerika’ya, Avrupa’ya, Uzak Doğu’ya, Balkanlara, Orta Asya’ya verebilecek hangi erdemimiz, hangi yiğitliğimiz, hangi güzel ahlakımız ve maddi gücümüz olup olmadığını millet olarak, Müslüman olarak gözden geçirmenin zamanı çoktan geldi ve geçiyor. Doğrusu herkes kaçınılmaz biçimde ahirete gidecek… Ve bugün İslam’ı insanlığa taşımak, gönüllerde yer etmek yeryüzü imkânlarıyla hiç zor değil… Ve bir gün bunu başaracak evsafta insanlar mutlaka ama mutlaka gelecektir…