Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz...(8)

Bu Yazıyı Paylaşın:
Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz...(8)

Aradan geçen uzun ve yorucu günlerden sonra Hancı Holding’in yirminci kuruluş yılı gecesi gelip çatmıştı. İstanbul’un en sükseli otelinde düzenlenen geceye basın yayın kuruluşları en deneyimli muhabirlerini gönderirken, en iyi fotoğrafların ve demeçlerin alınması için sıkı sıkıya tembihlenmişlerdi. Bu, patronlarının Cemil Hancı’nın hem arkadaşı hem de davetlisi olmasının tabii sonucuydu. Murat’ın hitabetiyle başlayan gece beyaz perdeye fabrikalarından, şirket merkezinden, basında haklarında çıkan haberlerden sonra Cemil ve ailesinin güzel görüntüleri sesinde duygu tonu yüksek bir sesle yansıtılmış. Nihayetinde de yakın dostlarının hatırlarını anlattıkları kısa konuşmalarıyla son bulmuştu. Gece istenildiği ve planlandığı gibi muhteşem geçmiş, Cemil Hancı emeklerin karşılığını fazlasıyla almıştı. Hiç hesapta olmayan ise konuşmacılardan biri olan Murat’ın kürsüdeki duruşu, karizması, ses tonu ve cezbeden yakışıklılığı herkesi etkileyip dikkatini çekmişti. Birkaç kişi hariç herkes “Bu da kim?” sorusunu sormuştu. İçerde Murat’ın etrafında bir halka oluşmuş derin sohbetlere dalınmıştı. O sıra bir garson gelip eliyle Cemil’i göstererek “Beyefendi sizi masasına davet ediyor.” dedi. Murat baktı. Cemil ve Sultan’ın yanında tanımadığı bir erkek ve kadın vardı. İlk defa Cemil ve Sultan’ı böyle süklüm püklüm süt dökmüş kedi gibi görüyordu. Yanlarında bulunanlardan erkek ciddi, gayet rahat ve üstten bakan tavırlara sahipken, kadının ise ağırbaşlı ve yürekleri ısıtan merhamet dolu bir duruşu vardı. Murat’ın durumu fehmetmesi sadece saniyelerini aldı. Cemil Hancı ve ailesi ancak kendilerinden daha güçlüler karşısında bu kadar küçülürdü. Murat en vakur yürüyüşüyle masaya yaklaşıp “Merhaba” dedi. Cemil eliyle göstererek “Murat seni iş dünyasının duayenlerinden benim bugünlere gelmeme sebep olan Cevher Erdem ve kıymetli eşi Müzeyyen Hanım ile tanıştırayım.” dedi. Murat bir yandan tokalaşırken kendisini Cemil’in takdim etmesini beklemeden tok ve her bir kelimenin üstüne basarak “Merhaba, Konukseven Makina Pazarlama Müdürü, edebiyat fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi, yazar Murat Konukseven memnun oldum.” dedi. Cevher karşısında yılışmayan birini görünce hem sevindi hem de hafif şaşırıp “Ben de memnun oldum delikanlı. Seni, konuşman için özellikle tebrik etmek istedim.” dedi. Murat “Teşekkürler.” Cevher “Yalnız konuşma metnini kimin hazırladığını merak ediyorum.” dedi. Murat “Her bir satırı bana ait.” dedi. Cevher “Cemil’i iyi tanıdığın belli.” Cemil’e bakıp “Bu yakınlık nereden geliyor?” dedi. Cemil tebessüm edip cevap için hazırlanırken Murat “Ben Cemil beyi daha doğrusu ile Cemil amcayı burada herkesten hem daha eski tanıyanım hem de en yeni tanıyan.” dedi. Müzeyyen ve Cevher anlamaya çalışan gözlerle bakınca Murat “Cemil amca babamın arkadaşı, çocukluğumdan tanırım. Sonra iş güç derken araya yıllar girdi ilişkiler koptu. Ta ki yirmi gün öncesine kadar yeni taşındığımız fabrikamıza hayırlı olsuna gelinceye kadar.” dedi. Müzeyyen “Bu metni çocuk dimağın ve yirmi günlük bir tahlille mi yazdın?” dedi. Murat kendinden emin “Benim bir insanı tanımam için öyle seneleri, günleri heba etmeme gerek yok. Saatler yeter.” dedi. Cevher bu tatlı, sert ve kendinden emin tarzda konuşan gençten etkilenmiş “Bu çok iddialı, hatta egoistçe bir cümle değil mi?” Murat “Evet kulağa öyle gelse de gerçek bu... Çünkü dedem bana küçükten itibaren insanları, olayları, şartları tahlil edip yönetmeyi öğretti. İşin daha Türkçesi benim için bu işler peynir ekmek yemek kadar kolay...” dedi. Müzeyyen “Dedeniz psikolog mu?” dedi. Murat ceviz kabuğu kırmak isteyen bir duygu ile “Hayır tornacı... Torna ustası...” dedi. Murat ilk tepkileri ve tansiyonları ölçmek için es verdikten sonra devam etti: “O geçimi için yaptığı işi. Aynı zamanda her şeyi makam, mevki ve para ile değer biçen cahillerden uzak durmak için giyindiği zırhı... Onun asıl mesleği ise beşerlikten insanlığa, hazreti insan olmanın mücadelesini veren bir irfan ehli adam olmak... Her anı her fiili derin bir tefekkürle inceleyip herkesi ve her şeyi yerli yerine koyan koca bir akıl...” Bu konuşmadan sonra Müzeyyen’in ruhunda bir şey sanki cızz etti. Müzeyyen “Sizin gibi bir genci terbiye edenle tanışmak isteriz.” dedi. Murat “Nasip...” dedi. Sultan’ın ise Murat’ın bu rahat tavırları ve ortama hakim olmasından sebep yüzünden düşen bin parça idi. Cemil ise Murat’ı tamamen kendi güdümü altına alma ihtimali pekişince iyice keyiflendi. En önemli hamlelerinden birini daha yapmak için harekete geçti. Cemil “Hanımlar biraz da iş konuşmamız lazım, birkaç dakika müsaade eder misiniz?” dedi. Cevap bile beklemeden hemen yan masaya geçtiler. Cemil “Murat artık kendini ispatlamış biri olarak seni yeni kuracağım gazetenin yazar kadrosuna dahil ettim.” dedi. Cevher arkadaşını çok iyi tanıyordu boş adamlarla oynamadığını bilirdi. Cevher “Bence de isabetli olur. Memleketin senin gibi gençlere ihtiyacı var.” dedi. Murat “Bu güzel, nazik teklifiniz için teşekkürler ama biraz nefes alıp dinlenmek ve düşünmek istiyorum.” dedi. Cemil “Düşünmek en doğal hakkın ama masan ve sütunun hazır.” dedi. Murat saatine bakınca yüzünde eve gitmem ifadesi belirdi. Cevher’in elini sıkıp “O zaman şimdilik bana düşünmem için müsaade. Tekrar görüşmek üzere...” dedi. Mekândan çıkmak için kapıya doğru yürümeye başladı. O sırada Sultan sabrın anlamsız olduğuna karar verip zehrini kusmak için hamlesini yaptı. Çantasından Murat ve Buse’nin resmini çıkartıp Müzeyyen’e uzatıp “Bu çocuk göründüğü gibi iyi biri değil. Servet avcısı... Sinsinin biri, bakın kızınız Buse’nin peşinde...” dedi. Müzeyyen resmi eline alıp bakarken Sultan “Bu kızım Selin’in son doğum günü partisinde çekilmiş.” dedi. Müzeyyen bir kez daha şoka girmişti. Büyüyen gözlerle Murat’ın arkasından bakarak hafifçe “Demek Buse’nin övgülerle bahsettiği o çocuk bu çocukmuş.” dedi. Elindeki resim rüzgârda savrulan kuru bir yaprak gibi yere düştü. Müzeyyen o saatten sonra Sultan’ın gözünde yaralı bir ceylandı. Kangrene dönmesi için düşmanlık ve fitne dolu konuşmalarına devam etti: “Biricik kızınız Buse’nin nasıl bahsettiğini bilmiyorum ama siz öyle saf, temiz görüntüsüne aldanmayın. Çok ama çok tehlikelidir.” dedi. Müzeyyen o ara yere düşürdüğü fotoğrafı kendine yakışır zarafet içinde eğilip aldı. Sultan ise yanlarından geçen garsona işaret edip masaya su bıraktırdı. Sultan, Müzeyyen’in yüreğine ve beynine iyice nüfuz etmek için esrarlı bir ses tonuyla kelimeleri vurgulayarak konuşmaya devam etti. Sultan: “İnsan ilk bakışta böyle birinden ne zarar gelir diyor?” Müzeyyen su içip şoku atlatmaya başlamıştı. Sultan: “Bazı insanların yaptıkları değil, durdukları yer sorunludur. Gördünüz kültürlü, konuşması akıcı, düzgün, tipi...” biraz kekeler gibi oldu “Tipi de çekici, karizmatik...” Müzeyyen “Ama?..” dedi. Sultan: “Ama aykırıdırlar. Mesela en sevdiğin dostlarınla bir aradasındır. Muhabbet güzeldir ama o içki içmez ortamı bozar. Gözü her zaman saatindedir, çünkü en büyük korkusu namazını kaçırmaktır. Sizi yalnız bırakır. Ne bileyim?” Müzeyyen: “Daha doğrusu seni günahkâr hissettirir. Moralin bozulurken cürümlerinden kurtulamayacağını bilmek seni yer bitirir.” Sultan yermek için konuştukça farkında olmadan Müzeyyen’in içinde üstü örtülüp kül olmuş duygularını tekrardan harlamaya başlamıştı. Müzeyyen daha çok bilgi almak isteyen bir casus gibi Sultan’a “Bu kadar tehlikeli diyorsun ama kocan ona güveniyor. Modern bir çocuk olmasa Cemil Hancı bu kadar yakınında tutmaz.” dedi. Sultan bir ana saplanıp kalmış gibi donuklaştı. Kin dolu bakışlar ile “Modern mi? Pühhh... Bunlar ondan fersah fersah uzaktır.” dedi. Müzeyyen “Deme...” dedi. Sultan intikam kokan cümlelerini kurmaya başladı: “Az önce o çok övündüğü dedesi var ya...” Müzeyyen “Evet” diyen gözlerle bakarken Sultan devam etti: “O, biz modern olamayız der hep...” Müzeyyen “Yapma o kadar mı geri?” dedi. Sultan: “Dedim ya tehlikeli diye... O teknolojiyle modernitenin karıştırıldığına inanır. Bilimin ve teknolojinin insanlığın ortak mirası, malı olduğunu söyler. Modernitenin ise vahiy kaynaklı bilgiyi, kültürü, medeniyeti hor görüp aşağılayıp ret ettiğine inanır. İnsanların ruhlarındaki vahye olan ihtiyacı ret ederek oluşturulacak dünyanın gelişmişliği içinde bedenen rahat ederken insanlıktan uzaklaşıp benlik ve bencilliğin zirvesine tırmanıp bunalımın artacağını söyler durur. Biz ve bizim gibi seçkin insanlar bunlarla nasıl bir arada olabiliriz?” Sultan’ın zehir dolu her kelimesi umduğunun aksine Müzeyyen’e ilaç oluyordu. Çünkü anlatılanlar ruhunun çektiği ve ismini bir türlü koyamadığı ızdırapların mealiydi... Ne acı ki aynı dert kızında da vardı. Onun için asıl büyük soru ve sorun şuydu: Kendisinin cesaret edip beceremediğini kızı tercih ettiğinde onun yanında durabilecek miydi? Geceden onun nasibine düşmüştü...

Organizasyon bitip herkes dağıldığında Cemal Hancı zevkten dört köşeydi. Özgül ağırlığını artık kendisinden daha güçlü olanlar bile hissediyordu. Cemil Hancı bu ülkenin bir gerçeğiydi. Yeni kuracağı basın kuruluşlarıyla siyasetçilerin gündeminden kahvehanelerdeki beylik sohbetlere, evlerdeki dedikodu dolu kıskançlık kokan çay muhabbetlerine kadar her şeyi o belirleyecekti. Arabanın hazır olduğunu haber vermek için gelen şoförünün gözlerine bakıp “Artık Murat’ın kuzeni Cem’e fazla yatırım yapmana gerek yok.” dedi. Şoför “Nasıl emrederseniz Efendim. Murat’ı tavlamanız korktuğunuz kadar zor olmadı.” dedi. Cemil küçümseyerek güldü, “Zorlasa kaç yazardı?” dedi.

Yalısına dönmek için arabasına doğru yürüyen Cevher her zamanki gibi ciddiyetinden taviz vermeden adımlarını atıyordu. Şoförün açtığı kapıdan arabanın arka koltuğuna geçip oturdu. Dünyadan kopmuş onun arabaya bindiğini bile fark etmeyecek kadar dalgın dalgın camdan dışarı seyreden eşi Müzeyyen’e baktı. Koltuğuna iyice yerleşti. Araba yavaşça hareket etti. Şoför dikiz aynasından kendisine bakınca sadece ikisinin anladığı işaret diliyle “Tamam” dedi. Şoför kaseti takıp sesini açınca “Fikrimin İnce Gülü” eseri çalmaya başladı. Müziğin büyüleyici tınısı Müzeyyen’i geri getirmişti. Neşe dolu gülen bir sima ile kocasına bakıp aşkla “Cevher” dedi. Bir dakika önceki o donuk gülmeyen Cevher gitmiş yüz hatları biraz yumuşamıştı. Cevher “Müzeyyen Hanım biz hep iş hep para konuşmuyoruz herhalde...” dedi. Müzeyyen “En beğendiğim parçalardan biri.” dedi. Cevher “Biliyorum... Bunun gibi daha nice sevdiğin eserleri tek bir kasette toplattım... Ama asıl sen beni şaşırtıyor, biraz endişelendiriyorsun.” Müzeyyen anlamak için hafiften kaşlarını çatınca, Cevher “Böyle dalgın dalgın nerelere gittin? Sen böyle yapmazdın.” dedi. Müzeyyen yüreğine gömdüğü sırrının üstüne birkaç kürek daha toprak atıp dışında da belli olmasını istemediği için “O genç... Cemil Bey’in tanıştırdığı... Farklı bir havası vardı.” dedi. Cevher elini sallayıp küçümseyerek “Haa seni düşündüren o mu? Boş ver onu... O her şeyi çözdüklerine inanan, yeni yeni ellerine para geçen, dünyayı değiştirebileceğine inanmış orta sınıf muhafazakâr bir tip...” Es verip devam etti: “Şimdi diyorsun ki Cemil niye bu kadar onu pohpohluyor? Cemil geçmişinde kendisini yaralayan, üzen kim varsa acımadan onlarla hesaplaşan en acı verecek şekilde intikam alan bir adam. Bu zavallı genç üzerinden ailesinden öcünü alırken hem de işini gördürüyor.” dedi. Kocasının hor gören değerlendirmesine hiç katılmayan Müzeyyen kendisini aynı yağmurlarda ıslanırken aynı güneşin ışıklarıyla beslenip biri zehir diğeri ise rayihaları ve tadı hoş farklı iki meyve gibi hissediyordu. Aynı kişiye baksalar da aynı şeyi görmüyorlardı. Müzeyyen içinde kızı Buse ve Murat’ın resminin bulunduğu çantasını tekrardan sıkıca kavradı...

Murat omuzlarındaki büyük bir yükten kurtulmuşluğun rahatlığı içinde huzurla uyuyup ve kendisine yapılan teklifi sakince düşünmek için arabasını hızla eve doğru sürüyordu. Zihni ise istemsizce birbirinden bağımsız ve anlamsız duran olayları yorumlamaya çalışıyordu. Artık ismi duyulup ağırlık kazanırken belli yerlerde alan kapmaya başlamıştı. Bu saatten sonra sıradan biri olmaktan çıkıyordu. Belki fazla bir zaman geçmeden arkadaşları dahil oturduğu muhit de değişecekti. Aslında bu da kaçınılmazdı. Son tahlilde ise dedesi başta olmak üzere babası ve amcasıyla bu gelişmeler hakkında bir istişare etmenin zamanı gelmişti. Bu kararlılık içinde arabasını evin bir arka sokağına park etti. Mahallenin havasını ciğerlerine çekti. Ortalığa alışkın olmadığı bir sessizlik hâkimdi. İnsicamı bozmamak için yumuşak adımlarla evlerine doğru yürüdü. Apartmanın kapısı bu saatte arkasına kadar açıktı ve birer ikişer insanlar girip çıkıyordu. Murat korku içinde, evine dönen kadına “Nevin abla ne oluyor?” dedi. Nevin, Murat’ın yüzüne zar zor bakabildi. Kelimeler boğazına düğümlendiğinden konuşmakta zorlanıyordu. Kırık dökük sadece “Deden” kelimesi döküldü. Murat “Dedem mi?” dedi. Sonra ok gibi fırlayıp ışın hızında üçüncü kattaki daireye vardı. Mahalleli salonda oturuyordu. Aile ise yatak odasındaydı. Murat “Dedem” diyerek içeri girdi. Ailedeki herkes başını çevirip ona doğru bakarken o dedesiyle göz göze geldi. Dedesinin yüzünde ölüm ve ayrılık sıkıntısı vardı. Ama tarifsiz bir huzurla gülümsüyordu. Murat “Dedeciğim” diyerek ellerine sarılıp öptü. Sabit her şeye rağmen bütün kuvvetini son bir kez daha toparlayıp torununun başını okşadı. Sabit “Şükürler olsun uzun bir hayat yaşadım. Her koşul ve şartta Rabbimin rızasına uygun davranmaya çalıştım. Siz de bundan sonraki kabir hayatımda huzurlu olmamı istiyorsanız bu minval üzere nefes alıp verin.” dedi. Murat göz yaşlarına hakim olmaya çalışarak hüzünlü bir sesle “Emin ol dedem...” dedi. Sabit gücü yettiğince odadaki herkese son bir defa dünya gözüyle bakıp “Ben hepinizden razıyım... Rabbim de razı olsun...” dedi. Murat onu bırakmamak, bu dünyada tutmak için ellerini sıkı sıkıya tutuyordu. Ama her Âdeme malumu olduğu üzere nafile bir çabaydı. Sabit, uğrunda koca bir ömür harcadığı Kelime-i Tevhid getirerek ebediyet âlemine göçtü. Odada feryat figan kopmasa da hıçkırıklar gözyaşlarına karıştı. Murat’ın, dedesinin ellerinden kayıp gittiğini hissettiği o an, içinde büyük bir boşluk oluşurken etleri lime lime dökülüyordu. Sırtını dayayıp gölgesinde ferahladığı ulu çınar artık yoktu. Sabit’in hep seyr u sülûk kardeşim dediği Hamza Pehlivan elini Murat’ın sırtına koyup daha yolun yeni başlıyor dercesine “Metin ol evlat.” dedi.

Patlayan volkanın kor halindeki lavları nasıl ki değdiği her yeri eritir; külleri ise şehrin, şehirlerin semalarını kaplayıp insanları nefes alamaz hale getirirse Sabit Konukseven’in vefatı da onu tanıyanların gönüllerini ayrılık ateşiyle yakmıştı. Tanımayanlar ise sevenlerin bulunduğu şehirlere çöken hüzün bulutlarıyla adını koyamadıkları bir kasvete kapılmışlardı. Murat’ın gözünün önünde ise hâlâ ölüm yatağında dedesinin elinden tutup gözlerine baktığı o son an vardı. Hani bazen sevdiklerinizi bir şehirde bırakırken başka sevdiklerinizin olduğu yere giderken hem sevinç hem de hüznü beraber yaşarsınız ya, dedesinde de onu görmüştü. Yüzünde Yaradan’a kavuşmanın mutluluğu gözle görülürken evlatlarından ayrılıyor olmak onu zorluyordu. Sonra Hamza Pehlivan’ın “Metin ol evlat.” cümlesi kulağında tekrar yankılandı. Ve sırtına destek olmak için dokunan elin sıcaklığını yeniden hissetti.

Dedesinin cenazesi için Fatih Camii’ne gelen kalabalıkta tanıdıktan fazla tanımadıkları insan vardı. Meğer dedesi dünyada ne kadar seven ve dost biriktirmişti? O gönül adamıydı, kalplerde taht kurmuştu. Gönül sultanlarına has vakarla ahirete yolcu edildi. Evleri günlerce taziyeye gelenlerle dolup dolup taştı. Murat ise çoğu zaman kaçıp kaçıp gizli gizli yüreğindeki yaraya merhem olması için gözyaşları döküyordu. Her şeye rağmen akmaya devam eden hayatın içinde ise işleri belli bir rutin içinde devam ediyordu. Bu arada da Cemil’in yeni yayına başlayan gazetesinde de yazmayı kabul etti. Artık haftanın üç günü köşe yazısı çıkacaktı. Yaşadığı duygu yoğunluğuyla ilk kaleme aldığı yazısı “Vuslat Eşittir Ölüm” başlığıyla çıktı. Önce gazetenin hayırlı olmasını diledikten sonra, “Size hayata dair daha güzel şeyler yazmak isterdim fakat yakın zamanda çok sevdiğim dedem vefat etti. İlk yazım ölüme dair olacak...” girişiyle duygu yönü galebe çalan, hayatı, insanı sorgulayan felsefî ve fikrî yönü güçlü bir yazı yazdı. Son cümlesi ise “Ölümsüz olana kavuşmak için ölmek gerek.” oldu. Yazısına gelen tepkiler müspetti. Murat’a hiçbir başarı, iltifat, teskin cümlesi kâr etmiyordu. Dedesine olan özlemi, hikmetli sözlerine olan açlığı günden güne artıyordu. Yolu Beyazıt’a düşünce, dedesinin çok kıymet verdiği, seyr u sülûk arkadaşım dediği Pehlivan Hamza’yı ziyaret etmek için, on bir kapısı bulunan Kapalı Çarşı’nın Beyazıt kapısından girdi.

Devamı gelecek ay…