Gözlük, Saat, Altın 8
Gücüne gide gide kendi babasının şirketinde, beğenmediği konumda işe başlayan Tarık, müdür Muhabbet Bey’in emriyle biten işleri almak üzere Dorukhan ile beraber Leon Kuyumculuk’a doğru yola çıktılar. Dorukhan, Tarık’ın tavırlarından “Şu an şartlar gereği beraber yol yürüsek de yerini bil, aramızda bir sınıf, konum farkı var.” mesajına rahatça alıyordu. Yan yana yürüseler de bu mesafe doğu ile batı, kuzey ile güneyin birbirine olan yakınlığı kadardı.
Dorukhan onu, önce o bilindik olağanüstü insan manzaralarını görmesi için Nuruosmaniye Camii’nin avlusundan geçirdi. Nuruosmaniye Camii’yi her zamanki gibi hayran hayran seyreden turistler, kestirme olduğu için gözü sadece yolda olan esnaflar ya da işi düşünler... Bir de namaz kılmak için özellikle gelenler aşınmış mermer oturaklara oturup suyun günbegün zerreler kopartarak aşındırdığı abdestliklerde abdest alıyorlardı. Abdestini bitirenlerin kollarından ve nur yüzlerinden abdest suları damlıyordu. Bütün bunları arkalarında bırakıp dört metrelik kısa mesafeyi geçip Nuruosmaniye kapısından Kapalıçarşı’ya girdiler. Dorukhan, Tarık’a hiç müdahale etmedi. Tarık ise kendi yolunu kendisinin bulacağından o kadar emindi ki Dorukhan’dan gelecek en küçük bir yardımı bile istemiyordu. Dorukhan, Tarık’a yakın durmaya çalışsa da Tarık pek oralı olmuyordu. Patron koltuğunda oturacak adama “Sıradan bir çalışan” muamelesi yapan babası onun aklını ikna etmişti. Ama için için öfkesi büyüyordu. İkilinin inatla ve anlamsızca devam eden sessizliğini dükkânlarının önünde müşteri avlamaya çalışan genç hanutçular bozuyor, bir yandan da birbirlerine takılmadan duramıyorlardı. Esmer tenli, hırslı, biraz da kinli “Oğlum o transferi yapacak para sizde ne gezer! Şampiyon olamayınca başkan gazınızı alıyor.” Sarışın, galesizce “Oğlum bizim başkanda para çok, alamayacağı adam yok. Sağlam geliyoruz... Bu yıl nal toplarsınız.” Uzun boylu, kumral, daha sakin duran “Oğlum, bırakın onu bunu da, bu yıl Marmaris çok pahalıymış. Tatile nereye gideceğiz, siz onu düşünün...” dedi. Esmer “Bırakın şimdi tatil muhabbetini de bizim Ali nerede?” Sarışın “Hangi Ali?” Esmer genç, eliyle iki yan dükkânı gösterip “Işık Mücevher Ali Cengiz.” dedi. Sarışın “Ha şu Ali.” Pis pis sırıtıp “Oğlum, ona büyük piyango vurdu.” Uzun boylu, kumral “Ne piyangosu? Oğlum, çıksa haberimiz olurdu.” dedi. Sarışın “İsveçli bir turist hatunu kafalamış. Onunla yıldırım nikâhıyla evlenip basmış gitmiş.” dedi. Uzun boylu genç duydukları karşısında afallamıştı “Yapma ya, hangi ara?” dedi. Esmer tenli, hafif hasut tavırlarla başını sağa sola sallayıp “Zaten hep diyordu, buralardan bir yolu bulup kaçacağım diye. Demek kaçmış...” dedi. Sarışın telefonunu açıp özentili tavırlarla “Bana fotoğraflarını attı. Altında buradaki evim. Türkiye’de ancak zenginlerin sahip olduğu villalardan daha güzel. Her Allah’ın günü mangalda etin kralını pişirip keyif yapıyorum yazmış.” dedi. Esmer “Onun işi de fiyakalıdır?” dedi. Sarışın “Dur onu da yazmış logar renare yazmış.” dedi. Esmer “O ne oğlum öyle?” Uzun boylu hemen çevirdi “Logar temizlikçisi” dedi.
Tarık kendiliğinden o meşhur Altıncılar Sokak’a girdi. O her renkten, beklentiden ses harmonisinden kulakları esir alırcasına yükselen seslerin hepsini bir ses bastırdı. Bu, öğle ezanını okuyan müezzinin sesiydi. Dorukhan bir lahza duraksadı. Koskoca çarşı bir anda gözüne bir insan gibi gözüktü. Bütün sesler kalbine ve aklına gelen anlamlı, anlamsız düşüncelerdi. Her bir söz, fikir ve düşünce diğerine galebe çalıp bastırmaya çalışıyordu. Ama ezan “Allâhu Ekber” diye başlıyordu. Allah en büyüktür. Onun büyüklüğünü kabul ettiğin an bütün sesler, fikirler, düşünceler pısıp bir köşeye siniyordu. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” devamında ise Allah’ın İlahlığını iman edince varlık dayatmanın anlamsızlığı sırıtıyor “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” Hz. Muhammed’in Resulluğüne şehadet edince de gönüllere huzur kaplıyor. Her şey onunla anlam kazanıyordu. Altın Sokak’ta gürültülü kalabalığı yararak zorla da olsa ilerleyen Tarık atlatılamamış hayal kırıklığı ve bezginlikle konuşuyordu. “Ya kanka, babamın işleri işte. Ben plazada, lüks ofisimde asistan ve sekreterleri emrinde çalıştıracakken şimdi çarşının dar sokaklarında, tanımadığım adamlarla çarpışa çarpışa iş yapmaya çalışıyorum.” Göz ucuyla sağına soluna bakıp “Bizim çevreden birileri görecek de rezil olacağım diye korkuyorum.” Tarık’ın peşi sıra giden Dorukhan kendi muhasebesinin yanında ister istemez bu konuşmalara tanık olunca bir yanı Tarık’a hak verirken bir yanı “Elden gelen bir şey yok, kader, katlanacaksın.” diyordu. Bu genç adam kendisinin ancak ve ancak çakmalarını alabildiği kıyafetlerin orijinallerini hem de sezon başında alıp giyiyordu. Onun hayal edip elde etmek istediklerine bu çocuk daha doğuştan sahipti. Kendi sahip oldukları ve küçük başarılarından halanmış olan ayağı daha yeni yeni yere basıyordu. Kaldığı ki Tarık’ın yere inmede zorlanması gayet doğaldı. Bu hengâme içinde Varakçı Han’n kapısının önüne varınca Tarık vücut diliyle “Dükkân nerede?” diye sordu. Dorukhan ise gözleriyle üst katı gösterdi. Tarık aşınmalarına rağmen yıllara meydan okuyan merdivenlere istemeye istemeye zorlanarak çıkmaya başladığında sanki hanın ve çarşının yüzlerce senelik yükü onun omuzlarındaydı. Uzaktan gören birine yorulmuş bir ihtiyar intibası veriyordu. Dorukhan ise onun her adımında zamanda geri gidip ilk işe başladığı güne dönüyordu. Beğenmediği ücreti, babasının onu kaderiyle baş başa bırakması, büyük umutlarla iş için başvurduğu kapıların kapanması, Leonardo Kuyum Atölyesi’nde yaşadıkları gerçekten bir güne bir ömür sığmıştı. Şimdi ise esnaflığın mantığını kapmaya başlamış; insanla, insanlarla şartlar ne olursa olsun ünsiyet etmenin yolunu öğreniyordu. Her kapıyı kapatan Tarık’ın da bir damarını bulacaktı, daha doğrusu bulmalıydı. Dorukhan, “Leonardo Kuyum Atölyesi” levhasının asılı olduğu kapının önünde duran Tarık’ın gerisinde hafif de sol çaprazında durdu. Tarık zile bastıktan sonra parmağını hemen diğer eline sürtüp temizledi. Kapı yine her zamanki gibi açılmayınca Tarık ikinci kez zile basıp yine parmağını temizledi. Nihayet bir Leonardo Kuyumculuk klasiği olarak kapı ağırdan açılırken her zaman olduğu gibi karşılarında yirmili yaşlarında iri gövdesi, koca kafası ve onun içine gömülüp kaybolmuş gibi duran gözleri, giydiği tişörtten dışarı sarkan bıngıl bıngıl yağlı göbeği ona eşlik eden sarkık göğüsleri, çenesinden önde giden gıdığıyla Cevat açtı. Cevat, bütün bu harala gürele içinde cücelerle savaşıp kale surlarını aşıp son darbe için kralın kapısına dayandığınızda karşınıza çıkıp korku salan bir devdi. Bu dev insanlarla hemen hemen tüm iletişimini vücut diliyle kuruyordu. Sadece kralı olan patronuyla “Gel, git, getir, götür, tamam” benzeri toplam beş on kelimeyi kullanıyordu.
Cevat bildik o “ne geldiniz” bakışını atınca Tarık şaşkın, ne olduğunu anlamaya çalışarak gözünün içine baktı. Dorukhan ise kahkahaya basmamak için kendisini zor tutuyordu. Cevat korku salan suratıyla Tarık’a dik dik bakıp gözünü tekrardan kırptı. Tarık hafif teklese de “Bizim ürünlerimiz hazır mı?” diyebildi. Boynunu çevirmekte zorlandığı için koca cüssesini yarım porsiyon çevirip sesinin gür çıkması için iki elini ağzına götürüp “Patron ürün almaya gelmişler.” dedi. Dökülmüş cilalı, köhne ahşap yazıhaneden sadece “gelsinler” işareti yapan el gözüktü. Cevat yol vermek için az biraz geri çekilince kalan boşluktan geçmek için Tarık ve Dorukhan sırayla karınlarını içeri çekip girebildiler. Yıpranmış koltuğunda oturan Aslan’ın elinde bitmek üzere olan sigarası, gözü yine at yarışlarının olduğu televizyonda, kulağı cep telefonundan izlediği filmde yarım gözle baktığı tabletinde ise borsadan anlık bilgiler akıyordu. Tarık’a asıl büyük sürpriz içeri ilk adımını attığında ciğerlerini dökecek gibi öksürten kimyasal kokusu oldu. Kuvvetle öksüren Tarık’ın gözlerinden yaşlar geldi. Dorukhan hafiften sırtına vururken “İlk başta böyle olsa da zamanla alışacaksın artık. Hatta ileride içine çekmezsen özleyeceksin bile.” dedi. Tarık öksürmeye devam ederek “Hiç sanmam.” dedi. Dorukhan yazıhaneye gösterip “Patrondan ürünleri alıp hemen kaçalım.” dedi. Tarık mümkün mertebe hiçbir eşya dokunmadan, tiksinen gözlerle etrafı süzerken “Merhaba” diyerek içeri girse de Aslan ona bakmadan küllerle kaplı masanın üzerindeki kutuları gösterip “Sultan Abinin oradansanız birinci, Zauris Kuyumculuktansanız ikinci yok Byz Kuyumculuktansanız üçüncü sıradaki kutuları alıp gidin.” dedi. Tarık gururla “Biz Ayanbey Kuyumculuktanız.” dedi. Aslan “O zaman isterseniz oturun isterseniz ayakta durup bekleyin, sizin işler bitti, temizleniyor.” dedi. Dorukhan hemen muhtemelen az önceki misafir oturduğu için temiz görünen sandalyeye otururken Tarık pislik dolu koltuk ve sandalyelere baktı, bir de pantolonuna baktı. Muhtemelen pantolonun onlardan daha kıymetli olduğuna kanaat getirdiği için “Ayakta iyi” diyerek beklemeye başladı. Aslan “İyi” derken kupon elinde yarışın bitmesini bekliyordu. Bu arada bir kez daha alışılageldik Cevat çay servisi sergileniyordu. Cevat tabağı olmayan iki çay bardağını tepesinden beşer parmakla tutup getirdi. “Mehh” diyerek önce Dorukhan’a sonrada Tarık’a uzattı. Üstelik bakışlarında büyük bir teşekkür beklentisi de vardı. Dorukhan “Cevatcığım çok teşekkürler.” dedi. Kriminal parmak izleriyle dolu bardakları ikisi de sehpanın üzerine bırakıp içmediler. Aslan son koşuyu da bitirip galiz sözlerle birlikte kuponları kırıştırıp çöp kutusuna atarken Tarık’ı süzüp “Paşa yeni mi?” dedi. Dorukhan “Hem eski hem de yeni...” derken Tarık duvardaki fotoğrafları tek tek inceliyordu. En çok dikkatini çekip değer verdiği Aslan’ın dalgalanan uzun saçları, dar gömlekli, İspanyol paça pantolonuyla deniz kenarında spor arabayla çekilmiş fotoğrafıydı. Tarık “Bu canavar doksan model, v on iki motor, dört yüz doksan iki beygir gücü üretir, sıfırdan yüze dört nokta beş saniyede ulaşır ve maksimum da katran üç yüz yirmi beşi gösterir. İlki arkadan itişli doksan üç yılında dört tekerlekten çekişli piyasaya sürüldü.” İç çekerek “Uçurur adamı.” dedi. Aslan ciddiyetini takınıp iyice toparlanıp “O zamanlar benim hızlı ve zengin zamanlarımdı. O bebeği koca ülkede ilk ben aldım.” dedi. Tarık “Sonra” dedi. Aslan önce telefonundan yarış videolarını ve resimlerini gösterip ballandıra ballandıra anlatmaya başlayınca Tarık muhabbete gelip o pis sandalyenin birini altına çekip oturdu. Kriminal parmak izleriyle dolu olan bardağına bir de dudak izi bırakıp çayı da bir güzel içti. Dorukhan onları hayretle izlerken Aslan her an Tarık’ın babasının Onur olduğunu öğrendiğinde vereceği tepkiyi ve aralarındaki çekişmeyi, daha doğrusu hasedini, kıskançlığını nasıl anlatacağını merakla beklerken ürünler geldi. Dorukhan o tehlikeli sulara dalmadan kalkıp “Bizim gitmemiz gerek, müşteriler bekler.” dedi.
Merdivenlerden inerken Dorukhan “Şahsına münhasır bir adam” dedi. Tarık, şahsına muhasırın manasını büsbütün çıkartamasa da “Tam benim kafadan, hayattan zevk alarak yaşamış, hâlâ da yaşamayı seviyor. Başı şaşalı, sonu kötü... Keşke işine parasına sahip çıksaymış.” dedi. Yirmi günlük iş deneyiminde Dorukhan’da her insanla muhabbetin yolunu bulabileceği bir zaafı olduğu bilgisi iyice pekişmişti. Anladı ki Tarık’ın en büyük tutkusu spor arabalardı. Dorukhan “Spor araba işi sadece tutku değil, aynı zamanda cüzdanı kalın, adrenali yüksek adamların işi...” dedikten sonra Tarık’ın o soğuk mesafeli havasını kırıp kırmadığını ölçmek için es verip kendince devam et emareleri alınca devam etti. Bu kez gırtlaktan sesine hafiften gizem ve heyecan yükleyen Dorukhan “Geçen caddenin çocuklarıyla gecenin birinde cadde kapıştık. Onlarda son model spor arabalar bizde doksanların düşmeleriyle yüreğimizi ortaya koyup nal toplattık.” dedi. Yüzündeki sert hatlar biraz olsun yumuşayan Tarık “Caddenin heyecanı da başka bir yerde yok.” dedi. Dorukhan “O zaman bu gece kop gel, seninle kapışalım.” dedi. Tarık “Geliriz gelmesine de Göktürk’ten kalkıp Bostancı’ya geldiğimize değmesi gerek. Ortaya ne koyacaksın?” dedi. Dorukhan rahat biraz da tahrik edici “Dorukhan Koruk ile kapışma şerefi yeter de artar bile. Üstüne üstlük âlemde namın yürür.” dedi. Tarık küçümser tavırlarla “Benim namım kapıştığım adamların ismiyle değil, aldığım arabaların anahtarıyla ölçülür.” dedi. Dorukhan geri adım atmadan “O zaman ben arabanın anahtarını, sen namını ortaya koy yeter.” dedi.
Geri dönüş yolunda tekrar Nuruosmaniye Camii’nin avlusuna ayak bastıklarında Tarık’ın üzerinden bir örtü kalktı, yerine ipek kumaştan tevazu elbisesi kapladı. Arabaları, namı geride bırakırken elindeki ürünleri Dorukhan’a teslim etti. Tarık “Sen mağazaya götürebilirsin. Ben öğle namazını eda edip geleceğim.” dedi. Dorukhan ürünleri alırken biraz şaşkın, biraz sevinçli az biraz da hasetle “Tamam” manasında Tarık’a baktı. O an Tarık’ın gözlerinde daha önce hiç tanık olmadığı kadar yüksek bir samimiyete tanık oldu. Dorukhan mağazaya doğru yürürken geride bıraktığı aslında Tarık değildi. Kendisiyle olan savaşıydı. Ruhu Tarık ile birlikte camiye gitmişti. Benliği ise onun et yığını cesedini oradan oraya sürüklüyordu. Çektiği bu acı, yaşadığı ikilemden sebep hüzünlenip gözünden yaş dökülecekken çoktan “Ayanbey Kuyumculuk” önüne gelmişti. Kapıyı her zamanki mütebessim çehresiyle takım elbiseli Sertaç açtı. Ama mağaza alışık olmadığı şekilde bom boştu. Dorukhan “Millet nerede?” dedi. Sertaç “Müşteri yoktu.” Üç merdivenle inilen mutfak katı gösterip “Daha bir dakika önce fırsattan istifade herkes yemeğe indi.” dedi. Dorukhan yemeğe inmek niyetiyle ürünleri müdür Muhabbet Bey’in masasına bırakırken içeri bu kez mücevher almak için değil de biraz tedirgin daha çok bir arayışta olan genç bir çift girdi. Dorukhan mecbur onları karşılamak zorunda kalınca sorumluluk alıp “Rahat ol” telkinleriyle gülümseyip “Buyurun, hoş geldiniz.” dedi. Kıvırcık uzun saçlı erkek yüzünü görünmez hale getiren dağınık saçlarını iki eliyle toplamak için başına götürünce sol elinin parmaklarından harfler birleşince “Sevde” yazısı rahatça okunuyordu. Toplanan saçların arkasından beyaz teni ve küpelerden görünmez hale gelmiş kulakları ortaya çıktı. Erkek “Hoş bulduk merhaba. Biz yirmi gün önce nişanlıma yüzük almıştık.” Dorukhan genç adamın nefes alıp ferahlaması amacıyla “Bir sorun mu var?” dedi. Kız sarı saçlarını hafiften geri doğru atarken hemen elini kaldırıp “Yoo yo yoo, yokk. Gayet memnunuz.” dedi. Genç adam gayet saygılı “Onur abiyle görüşecektik. Geçen sefer kendisi gösterişsiz, olabildiğince basit bir yüzük denetmişti. O yüzüğü ben de denemek istiyorum.” dedi. Dorukhan mağazada ilk defa bir müşteri ile direkt ilgileniyordu. Gayet nazik, siyah deri koltukları eliyle göstererek “Tabii buyurun, yardımcı olalım. Siz istirahat edin. Ben Onur Bey’e haber edeyim.” dedi. Geri dönünce asma kattan Onur’un inip geldiğini gördü. Onur, sakin adımlarla yaklaşıp “Hoş geldiniz Tunç.” dedikten sonra kıza bakıp “Sevde idi, değil mi?” dedi. Kız o eski şımarık hallerinin hepsini kapının önünde emanet bırakmış, gayet olgun “Evet Onur Bey. Nasılsınız?” dedi. Onur “Teşekkür ederim. Size çay, kahve, soğuk ne ikram edelim?” dedi. Onur koltuğuna oturunca Tunç gizli bir sırrı ifşa edecek, daha çok da gizemi anlamak için ona doğru hem hafif uzanıp hem de eğilerek “Abi içecekler dursun. Biz yirmi gündür Sevde ile tartışıyoruz. O yüzüğü taktıktan sonra yaşadığı şeyler halüsinasyon mu, rüya mı, büyü mü diye? En son dayanamadık, bu muammalı duruma son vermek için gelip bizzat kendim denemek istiyorum.” dedi. Onur, Tunç’un ısrarcı tavırları Sevde’nin “Bu bilinmezlik beni bunalıma soktu, ne olur kurtarın.” bakışlarına dayanamayıp kerhen “Tamam.” dedi. Tezgâhın altındaki çekmeceden o bildik sadelikte, gelir geçer klasik yüzüğü tekrar çıkartı. Tam Tunç’un parmağına takacakken kapıdan aydınlığı da aydınlatan, parlaklığı parlatan; yüzünden muhabbet, gözlerinden aşk fışkıran bir adam mağazaya girdi. Vakur adımlarla yaklaşırken Dorukhan yaklaşanın müşteri mi, dost mu yoksa her ikisi de mi olduğunu tam çıkarmadığı için elinde olmadan en yüksek seviyede teyakkuz halinde, yüreğinde saygının tadını aldığı bir duygu yoğunluğuyla “Hoş geldiniz.” dedi. Hafif kumral saçlı, buğday tenli adam “Hoş bulduk yiğit genç adam.” dedi. Dorukhan bu iltifat dolu cümle karşısında coşkun tavırlarla onu müşteri koltuğuna alacakken Onur, sevgi ve muhabbet dolu sudan daha yumuşak, kurşundan daha delici sesi duyuldu, “Sefalar getirdin Salih abi. Allah’ın Salih kulu.” dedi. Dorukhan’ın gözü bir ara kapının arkasından saniyeler içinde bakış atan birine takılı kaldı. Beyni en dip köşesine kadar o adamı sorgulayınca hatırladı. Bahtıaçık Yalısına gittikleri akşam karşılaştıklarında Onur’a “Ölünce seni cennetin efendilerinden Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin karşılasın.” diyen meczuptu. Kendisinin “Bu kaçık da nereden çıktı?” bakışlarına karşılık, iki eliyle yakasından tutup burnu burnuna değecek kadar yakınlaştırıp “Ya sen ölünce seni kim karşılayacak?” diye sormuştu. O gece hayatının en efsanevi olayını yaşamıştı. Beyninin en karanlık yerinde “Yoksa yine mi?” soru rampasından ateşlenen füze gibi fırlamış, parçalanınca da molekülerine kadar işlemişti. Onur bu kez istemsizce yüzüğü Dorukhan’a uzatıp Salih’e doğru yürüdü. İkili mağazanın ortasında iki denizin buluşması gibi coşkulu kavuşunca önce ellerini muhabbetle havada kavuşturup tokalaştılar. Sonra demirleri eritecek kor kor yanan bir muhabbetle sarıldılar. O an ülkenin en pahalı mücevherlerinin, saat, gözlüklerinin satıldığı, gücün ve paranın hâkim olduğu mağazaya coşkun bir dostluk ve şiddetli bir sevgi duygusu hâkim oldu. Salih’in koluna giren Onur “Buyur abi, benim odaya geçelim.” dedi. Tunç ve Sevde’ye dönüp “Merak etmeyin, Dorukhan benim şahsi yardımcımdır. Ha ben ha o. Size yardımcı olacak.” dedi. Onlar yürümeye başlayınca Dorukhan duydukları karşısında oldukça memnun bir şekilde yüzüğü bizzat Tunç’un parmağına taktı ve daha önce Bahtıaçık Yalısında Timur’a saat denetirken yaşadığı halin bir benzerini yaşamaya başladı. Yüzük Tunç’un parmağına oturdu, onun yaşadıklarını hissetmeye başladı. Altın yüzük önce bütün vücudunu mengene gibi sıktı. Sonra katran karası virüs desen virüs değil, bozuk kan desen kan değil, sıvı desen sıvı değil, koyu bir pelte Tunç’un bütün vücudunu kapladı. İkisi de terlerken gözleri büyüdü, derin derin nefes alıp vermeye başladılar. Tunç iyice daralıp son nefesini vereceği anda kalbinden kulakla duyulmayan, dille söylenemeyen ancak kâinattaki her zerrenin hissederek duyduğu ya da sadece böyle işitilebilen “Allah” zikri yükseldi. O an Tunç’un kalbinden neşet eden, güneş ışığından daha parlak ve yakıcı atomik zerrecikler, peltenin içine nüfuz ederek kendisine dönüştürüp benzetiyordu. Her geçen saniye sıkıntının yerini huzur ve ferahlık alırken bu kez iyileşen bir yaranın çektiği o tatlı acıyı çekmeye başladılar. Tunç’un bakmaktan korkulacak kadar kapkara olan yüzü ay misali parlamaya başlarken vücudundaki her organ hücrelerine kadar nurla kaplanıp adeta yenilendi.
Devamı gelecek ay…
