Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz...(6)

Bu Yazıyı Paylaşın:
Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz...(6)

Cemil elinde kristal bardağı, yalısının ikinci katındaki çalışma odasının penceresinden, ülkenin en güçlü ailelerinin çocuklarının katıldığı biricik kızı Selin’in doğum günü partisini izliyordu.

Murat ilk başlarda yabancılık çekse de zamanla ortama ısınıp bir şekilde kaynaşması yüzünü iyice güldürmüştü. Oturduğu koltukta bacak bacak üstüne atmış boynunda fuları, ceketinin ön cebinde mendili, yuvarlak gözlükleri ve kirli sakalıyla entelektüellik kokan adam “Azizim, seni bu kadar sevindiren sanırım sadece kızının mutlu olması değil?” dedi. Cemil hafif soluna doğru başını çevirip sol eliyle gel işareti yaptı. Adam isteksiz ağır hareketlerle yerinden kalkıp Cemil’in yanına gidip bahçeyi seyretmeye başladı. Cemil beden dilinin ana sloganı haline gelen “küçük dağları ben yarattım büyük dağlar benden sorulur” duruşuyla “Üstad Orhan aşağıda ne görüyorsun?” dedi. Orhan, aynı anda ince binbir plan yapabilen açıkgöz, kurnaz bir adamdı. Orhan “Muhteşem eserinizi” dedi. Cemil o tepeden bakışıyla devam etti “Evet Orhancığım geleceğin toplumu...” Orhan anlamak için gözlüğünün üstünden bakınca Cemil devam etti. Cemil “Farklı düşünceden, ırktan, dilden, dinden asla bir araya gelemez denilen insanların aynı topraklarda eğlenip güldüğü bir toplum...” Orhan “Daha önceden de böyle yapılar vardı. Ama uzun süre bir arada tutmak çok zor...” dedi. Cemil pis bir gülüşle “Menfaatin bittiği yerde ayrılıklar başlar. Sen içinde bulunduğumuz seksenlerin kafasıyla düşünme, ileride yerküre üzerinde iletişim sandığından daha hızlı olacak. Dünyanın bir ucundaki diğer ucundakinin nasıl yaşadığını artık öyle kulaktan kulağa duyduklarıyla değil. Resmini, videosunu izleyerek görecek... Ben, yokluğu paylaşmayı değil, varlığı paylaşmayı vaat ediyorum...” dedi. Orhan “Güçlenen adamlar kendi yolunu çizmez mi?” dedi. Cemil başını sağa sola sallayıp emin tonda “Hayır, hayır... O refahı yaşarken her zaman ulaşması elde etmesi gereken daha zengin bir hayatın peşinden koşmaya devam edecek. Kendisine dur diyemeyecek çünkü parası, gücü kadar değer bulacak kişilikli olacak...” dedi. Orhan o sinsi bakışlarıyla “Siz ideali olan eskilerin tabiriyle mefkûresi olan insanları, düşünceleri yok edeceksiniz. Tek ülküsü daha çok para daha çok para kazanmak olacak. O kapitali ve gücü de siz taksim edeceğiniz için perde gerisinde herkesin ipi sizde olacak...” dedi. Cemil “Zeki adamsın vesselam...” dedi. Orhan “Benim gibi ciddi adamlardan da janjanlı kelimelerle bu fikrin alt yapısını hazırlayıp özenilen hayatları gözlere ve kalplere sokmamı istiyorsun...” Cemil masasındaki dosyayı alıp Orhan’a uzatırken “Listedeki adamlar bu kritere göre seçildiler... Bu sentez mutlaka tutmalı, ilişkilerini ona göre ayarla. Senden adalet değil başarı bekliyorum...” dedi. Orhan dosyayı alıp göz atarken “Siz diğer dişlileri dert edinin... Bu iş bende...” dedi. Cemil’den ses çıkmayınca başını kaldırdı. Bütün dikkatini bahçeye verdiğini gördü. Aşağıda üzeri özel süslerle süslenmiş küçük bir çocuk boyundaki katlı doğum günü pastası kesmesi için Selin’in önüne getirilmişti. Müzik grubunun yabancı dilde söylediği “İyi ki doğdun Selin” şarkısını davetliler de söyleyip bir yandan da alkışlarıyla eşlik ediyordu. Bazıları ise “Selin, Selin” diye tezahüratta bulunuyordu. Selin’in bu sevgi gösterileri karşısında ayakları yerden kesilmişti. Orhan “Selin kızımıza uzun bir hayat dilerim.” dedi. Cemil “Teşekkürler Orhan” derken ona hiç bakmayınca Orhan arkadaşının dikkatini neredeyse en arkada denilecek masadaki Murat ve Buse’ye verdiğini fark etti. Murat çıkmak için vedalaşıp yürümeye başlayınca Cemil hemen alt kattaki vazifeli kişiye dâhili hattan telefon açtı. Murat nihayet içinde üç beş güzel an olsa da yaşadığı kâbus dolu dakikaları geride bırakıp bu altın kafesten kurtulacaktı. Avangart mobilyalarla dolu salondan geçip tam çıkış kapına ulaşacakken hizmetçi kız yorgun yüzündeki zoraki gülümsemeyle “Murat Bey, Murat Bey...”diye seslendi. Murat “Evet...” Hizmetçi eliyle yukarı çıkan merdivenleri gösterip “Cemil Bey çıkmadan sizinle çalışma odasında görüşmek istiyor.” dedi. Murat o an kendisini bir türlü çıkışını bulamadığı büyük bir labirentin içinde hissedip “Ya sabır” çekerek merdivenleri tırmanmaya başladı. Açılan masif kızılağaç kapıdan Orhan ve Cemil beraber çıktılar. Tam da merdivenin başında Murat ile karşı karşıya geldiler. Cemil “Murat yeğenim.” derken elinden tutup “Bak seni kiminle tanıştıracağım.” dedi. Murat’ın gözü bu adamı bir yerden ısırıyordu. Ama nereden? Cemil “Ünlü yazar ve usta gazeteci Orhan Samancı” dedi. Murat hafif şaşkın bakıp “Keskin siyasi eleştirileri olan usta yazar. Ama gazetedeki resminiz daha genç...” dedi. Orhan gülümseyip “O öyle olmalı ama gençler tarafından keskin kalemi olan usta yazar olarak tanınmak güzel...” dedi. Cemil “Murat Konukseven, aziz bir aile dostumun evladı ve gelecek vaat eden dinamik, zehir gibi zekâsı olan genç bir kalem...” dedi. Orhan kartını uzatıp “O zaman mutlaka seni gazeteye bekliyorum.” dedi. Cemil, Orhan’ı yolcu ederken hizmetçi kız Murat’ı çalışma odasına aldı. Murat bir mahkûm gibi odada volta atmaya başladı. Can sıkıntısından neredeyse patlayacaktı. Pencerenin yanına geldiğinde ise gözü istemsizce bahçeye takılıyordu. Gençler iyice kopmuşlar, kendilerinden geçmeye ramak kalmıştı. Bir kişi hariç cemiyetin asi güzeli Buse... Dalgın, boş gözlerle eğlenenleri seyrediyordu. Murat geri dönünce masanın üzerinde düzgün katlı gazete ve dergileri gördü. Cemil iki kolunu yana açarak o hükmeden sesiyle “Eee Muratçığım nasıl odamı beğendin mi?” dedi. Murat içinden bu şimdi sorulacak soru mu derken başını idareten güzel manasında sallayıp “Kıymetli antika mobilyalar, televizyon, kitaplar ve sıkıldıkça seyrine doyum olmayan eşsiz, muhteşem manzara... Sanırım her faniye nasip olmaz...” dedi. Cemil kendisini makam koltuğuna geçerken eliyle tekli koltuğa işaret ederek “Otursana” dedi. Cemil “Farkındayım, ortam seni pek açmadı, sıkıldın. O sebepten hemen konuya gireceğim... On beş gün sonra şirketimizin yirminci kuruluş yılı... Bunun için İstanbul’un en gözde mekânında kıymetli misafirlerin katılacağı bir kutlama gecesi düzenleyeceğiz. Senden istediğim.” Elinin altındaki dosyayı uzatarak “Beni ve şirketimi anlatan konuşma metnimi senin hazırlaman. Bu dosyada yurdumuzdaki ve başka ülkelerdeki şirketlerim ve faaliyet alanları var.” dedi. Murat dosyaya şöyle bir göz atıp, gayriihtiyari ıslık çalarak “Bence etkin olmadığınız sektörleri yazsak daha kolay olur. Sizi anlatmak ise tek cümle; gözü kara bir savaşçı...” dedi. Dosyayı kapatıp tekrar masanın üzerine koydu. Cemil hoşuna giden tespitin üzerine içten gülerek “Bir de tabii ki bu emeklerin karşılıksız kalmayacak.” dedi. Çek defterini çıkartıp hatırı sayılır bir rakam yazıp Murat’a uzattı. Cemil “Az dersen iş bitiminde bir bu kadar daha yazarım.” dedi. Murat cezbeden paranın miktarına rağmen gönülsüzce “Yani yapmadığım bir iş. Bilmiyorum...” dedi. Cemil masanın üzerindeki gazetelerin altından Murat’ın yazısı olan dergiyi çıkartıp okumaya başladı: “Bir milletin refahı için sadece teknolojik, ekonomik gelişmişlik yeterli değildir. Her gelişmenin toplumdaki karşılığını anlatacak yeni kelimeler ve kavramlar da icat edemedikçe sömürge olmaktan kurtulamaz. Bu sebepten bir mühendis aynı zamanda iyi bir edebiyatçıda olmalı...” Dergiyi yerine bırakan Cemil “Meselelere böyle bütüncül bakıp çok yönlü düşünen ve bunları usulünce kaleme alan adam bu işi hayli hayli becerir. Ben sana güveniyorum. Ayrıca sekreteryam da hizmetinde olacak. Şu dünyada zaten her şey ilk adımla başlamıyor mu?” dedi. Murat “Teşekkür ederim, yine de şimdilik sadece denemek için söz verebilirim.” dedi. Çeki Cemil’e uzatıp “Bunu da hak edince alırım.” dedi. Cemil ise alması için ısrar edecekti ki kapı aniden açıldı. Hizmetçinin açtığı kapıdan spor giyimli, elli beş yaşlarında, beyaz saçları siyaha boyanmış, kısa boylu adam şen sesiyle içeri girip “Cemil, mirim...” dedi. Cemil hemen ayağa kalkıp kollarını mutlu bir sima ile yana açıp “Ooo Bünyamin Bey, bu ne sürpriz?” dedi. Bünyamin gülerek “Bilirsin ben sürprizlerin adamıyım. Tekne ile gezerken bahçedeki cümbüşü görünce dümeni buraya kırdırdım.” dedi. Cemil “Ne iyi ettin. Başımın üstünde yerin var...” Birbirlerine sarıldılar. Bünyamin, Murat’a bakıp “Toplantınızı falan bölmüyorum?” dedi. Cemil “Yoo... Kesinlikle Murat aile dostumun oğlu... Evladım sayılır. Tanıştırayım, kendisi genç iş adamı ve yazar Murat Konukseven.” dedi. Bünyamin elini uzatıp tokalaşırken “İş adamlarını severim... Yazarlar...” yüzünü buruşturup “Hııı.. Hayır...” dedi. Bünyamin “Murat yine de tanıştığımıza sevindim. Sanırım sen beni tanıyorsundur?” dedi. Murat “Biraz televizyon izleyen, gazete sayfalarını karıştırıp ekonomi dergilerini takip eden herkes ünlü iş adamı Bünyamin Çelik’i tanır...” dedi. Bünyamin’in neşesi katlanarak “Cemil her zaman etrafında zehir gibi adamları toplamayı nasıl beceriyorsun?” dedi. Cemil ilk defa bu kadar tevazu içinde “Biz ne öğrendiysek sizden öğrendik.” dedikten sonra oturması için buyur etti. Cemil kapıda bekleyen hizmetçiye “Kızım bize iki sade kahve.” dedikten sonra Murat’a bakıp “Sen nasıl içersin aslanım?” dedi. Murat “Ben müsaade isterim.” dedi. Bünyamin “Ben geldim diye mi kaçıyorsun?” dedi. Murat “Yok yok... Ben zaten çıkıyordum.” Cemil’e bakıp “O dediğiniz konuda hemen çalışmaya başlamam gerek.” dedi. Dosyayı alıp “Bünyamin Bey sizinle tanışmak güzel, sohbetinizden de zevk alacağıma eminim fakat benim çalışmam gerek. Dilerim yine başka bir zaman karşılaşır açığı kapatırız.” dedi. Bünyamin “Sen kendine hep iş iş, para para diyen Cemil’i örnek alma. Benim gibi dünyanın zevkini çıkarıp hayatını yaşayan adamı taklit et...” dedi. Murat idare eder mahiyette küçük bir gülücükle “tamam” der gibi gözlerini kapatıp açtıktan sonra tokalaşıp odadan çıktı. Merdivenleri ikişer ikişer indi. Artık sadece gürültüye dönen müzik eşliğinde kahkahalar atıp dans eden gençleri, ülkenin en zenginini, entelektüellerini ve yaşanası üst düzey bir hayatın hepsinden kaçar gibi geride bırakıp kapıdan çıktı. Hızla arabasına binip pati çektirerek kalktı. Gecenin ilerleyen saati olduğundan boş yolda yüksek süratte ilerlemeye başladı. Bir an önce sığınağına dönmek için ibreyi dibine vurdurup sağa sola bakmadan ilerliyordu.

Buse tüm eğlenceden sıkılmıştı. Arkadaşlarının ortama uyması için yaptığı ısrarlı davetler de kâr etmiyordu. Bu duruma dayanamayan Candan elini Buse’nin gözünün önüne kadar yaklaştırıp salladı. Candan “Hey arkadaşım, dünyaya aramıza dön. Ne oldu sana?” dedi. Murat ile aynı okulda okuyan Sevgi düşüncelerinde haklı çıkmanın verdiği öz güven ile gülümseyerek “Küçük hanıma tanımsız cisim Murat çarptı...” dedi. Buse hiçbirine aldırış etmeden “Ben gidiyorum sonra görüşürüz” dedi. Yürürken uzaktan Selin’e el sallayıp her şey çok güzeldi demek için başparmağıyla tamam işareti yaptı... Selin kendini ağırdan satarak yolcu etmeye geldi.

Murat baya bir yol gittikten sonra gözünün önüne dedesinden ilk sürüş dersleri aldığı günler geldi. Dedesinin koruyup sarmalayan sevgi dolu sesiyle sıkı sıkıya yaptığı o meşhur nasihati kulağında çınladı: “İlerisini göremediğin, karşına ne çıkacağını bilmediğin yolda hız yapma.” Ağır ağır yavaşladı. Beşiktaş’ı, Dolmabahçe Sarayı’nı geçmiş Fatih’e çok bir yolu kalmamıştı. Fındıklı’da arabasını sağa çekip indi. Parkın içinde yürüyerek deniz kenarına geldi. Karanlık sulara gözünü dikmiş bakarken aslında son üç dört gündür yaşadıklarını anlayıp zihninde bir yere oturtup önünü görmek istiyordu. Murat “Ben ne yaşıyorum?” dedi. Kenardaki taşın üzerine oturup eline aldığı çöple yere düz bir çizgi çekti. “Hayatım yıllar sonra Cemil Hancı gelene kadar bu çizgi gibi düz ve sadeydi. Ama onunla birlikte sanki kırılmaya başladı. Ondan sonra dedesinin seyr u sülûk arkadaşım dediği Pehlivan Hamza ile kırılan çizgi artık ileride bir yol ayrımına doğru gidiyor.” dedi. “Peşinden bu gece yaşadıklarım, tanık olduklarım? O şaşalı hayat, bir selam çaktığında gazeteci evinde, ülkenin en zenginlerinden biri selamsız sabahsız çat kapı kahve içmeye geliyor.” dedi. Denize bakıp “Asıl can alıcı soru bütün bunlar niye benim hayatımda da olmasın? Benim onlardan neyim eksik?” diye sordu. “Ya o çeke yazılan miktar kaç işçinin maaşıydı?” Şunu fark etmişti, Cemil’in açacağı yol pek çok insanın sahip olmanın hayalini bile kuramayacağı bir dünyaydı. Bütün bu bilinmezler içinde Buse hayatına düşen saf bir yağmur tanesiydi. İstemese de ve hatta inkâr da etse onu aklından çıkartamıyordu.

Yalıya gelinceye kadar hep Murat’ı düşünen Buse’nin içi kıpır kıpırdı. Yalının önünde duran otomobilin kapısını şoförün açmasını beklemeden kendi açıp indi. Bekçi dış kapıyı açarken “Hoş geldiniz Buse Hanım.” dedi. Buse düşünceli bir sesle “Teşekkürler Şükrü Efendi...”dedi. Hızlı adımlarla içeri dudaklarından “Sensiz yıllarda yaşadım sanma” şarkısının sözleri dökülüyordu. Bu sesi duyan Müzeyyen okuduğu kitabın kapağını kapatıp yukarı odasına çıkan merdivenin ilk basamağındaki kızına “Seni yüzü asık, zorla gönderdim. Görüyorum şarkılar söyleyerek döndün. Bunun sebebi nedir?” Buse bir an durup düşünceli “Yok ya... O mutluluktan neşeden değil, öylesine... Malum Selin Hancı’nın ukala tavırları vardı... Ama canlı müzik, ortamın neşesi, görmediğim arkadaşları görmek ne bileyim ondandır.” dedi. Annesi kızının kızarıp yere doğru düşen başını şefkat dolu yumuşak bir dokunuşla hafiften kaldırıp ruhunu okurcasına bakıp “Ama gözlerin aynı şeyi söylemiyor...” dedi. Buse yaşadığı duygu yoğunluğundan sebep aklı devre dışıydı. Annesini bu kez atlatacak bir yol bulmaktan aciz kalmıştı. Mecburen taşan hissiyatla konuşmaya başladı. Buse “Birisi vardı. İlk defa bizim muhite katılmıştı. Benim gibi birçok şeyi eleştiren bir tavrı vardı. Hani tasvip etmiyor, beğenmiyordu.” dedi. Annesi “Yani benim gibi asi diyorsun.” dedi. Buse duraksadı. Binlerce kelime saniyeler içinde beyninde dans etti ve “Asi, yıkıcı... Hııı... Hayır... Muhalif hiç değil... İnşacı evet evet... İnşacı... Bir şeyi eleştirirken yerine daha güzelini inşa eden bir ruh hali, düşünce dünyası vardı. Bir şeyi beğenmiyorken bile asilce beğenmiyordu. Çıkarına ters düştüğünden ya da haset, fesat olduğundan değil... Takdiri ise işine geldiği için değil, adaletindendi.” dedi. Kızının heyecan içinde bir çırpıda yüreğinden gelip ağzından dökülen kelimeleri dinleyen Müzeyyen tedirgin bir sesle “Kızım sen yarım saatlik değil de yıllarca beraber arkadaşlık yaptığın birinden bahsediyorsun. Bu kadar kısa ve gürültülü bir ortamda birisi hakkında böyle kanaatlere sahip olup yargılara varamazsın.” dedi. Ayaküstü basit bir merhabalaşma başka bir yere evriliyordu. Buse olduğu yere önce mıh gibi çakılıp, bu sadece bir tespit miydi yoksa sadece meraklı bir soru muydu, düşünmeye başladı. Kendisinden kaygıyla cevap bekleyen annesine “Ne bileyim anne... Açık sözlü dedim ya... Ondandır…” dedi ve sonu belirsiz mevzuyu uzatmamak için annesinin yanağına içten bir öpücük kondurup “Ben yatmaya gidiyorum.” dedi. Üst kata hızlı adımlarla çıkarken beyninin içinde Murat’ın gür seda ile yankılanan “Beni yetiştiren, bana dünyanın en mühim ilmini; hikmeti öğretti.” cümlesi yüreğine sancı tohumlarını ekmişti. Her şeyden kaçmak için alelacele odasına girdi, yorganını açıp yastığını yumuşatsa da yatağa girmek zül geliyordu. Dört duvar arasından uçup kaçmak, zincirlerinden kurtulmak için pencereyi açtı...

Katran karası gecelerde düşünceler yine Murat’ın beyninde düğümlenmişti. Bu hali daha çok yazı yazarken yaşardı. Bir yere gelince harfler ona düşman olur, saatlerce cümle kuramazdı. O zaman hep daktilonun “?” tuşuna basar düşüncenin ızdırabı artınca da tuşa o kadar sert vururdu ki kâğıt delinirdi. Bu kez elindeki ince çubuğu yere vurarak “Beynim delineceğine kâğıtlar delinsin daha iyi.” dedi. Gecenin kahramanlarından yazar Orhan Samancı’yı düşündü. “O da böyle kederli dakikalar yaşıyor muydu?” Düşünmeden cevabı yine kendisi verdi. “Onun gibi siyaset eleştirisi yapanların işi kolaydı. Bir şeyler üretmeye gerek yoktu. Var olanın mutlaka bir eksiği olacaktı. Oradan girip tenkiti bas... Ohh ne rahat... Bir şey üretmek öyle mi ya?” İşledikleri çelikler aklına geldi. Tezgâhlarda bir yandan suyu yerken yüksek hızda dönen elmas uçlar onları nasıl inletip şekle sokuyordu. Sonra talaşlanıp temizleniyorlar. En hassas kumpaslarla ölçülüp mikron çapında hata olsa hurdaya gidiyordu. “Vay anam vay... “ Ama bir hatır gönül bilmez aklı evvel ukalaca yine de olmamış diyebiliyordu. Hayır demenin de bir usulü olmalıydı... Kafasının içinde dönen bu çelikten soruları, sorunları düşünürken amcası Salih'in sabahki sözü ona yol gösterdi. Salih “Sen deden Sabit Konukseven’in sadece çeliği mi işlediğini zannediyorsun? O ve seyr u sülûk kardeşim dediği Pehlivan Hamza asıl kalpleri nakış nakış işlerler. Adamın nevri döner. Önce ne doğru ne yanlış iyice karıştırırsın. Sürüm sürüm süründürürler.” Sonra yerdeki çizgiyi sildi. “Yeni bir yola mı giriyorum?” dedi. Yol... İnsanın hayatı sanki yoldan ibaretti... Yola girmek, yoldan çıkmak, yola viran olmak, yolunda ölmek, yolundan dönmek, yolda kalmak, yanlış yola sapmak ve nihayet bu âlemdeki yolun sonu gelip yeni ve ebedi bir yolculuğa başlamak... Ayağa kalktı ve elindeki çubuğu denize fırlatıp “Evet... İlerisini göremediğin yolda teenni ile ilerleyip Allah’a teslim olmak en güvenlisi...” dedi.

Devamı gelecek ay...