Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz... 10

Bu Yazıyı Paylaşın:
Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz... 10

Murat, Buse’yi yandan görünce elinde çay bardakları olduğu halde önce birkaç saniye donakalsa da aniden kan akışı hızlandı, duyguları aklını devre dışı bırakıp zaman zaman aklına geldikçe unutmaya, düşünmemeye çalıştığı sima karşısındaydı. Hamza “Gel gel Murat’ım gel” eliyle Buse’yi göstererek “Biz iki kişiyiz, üçüncü çay kimin için diyordun? Onun da nasiplisi geldi.” dedi. Dükkânın kapısına yan oturan Buse başını hafif sola çevirince, günlerdir kimselere belli etmeden kendisinden bir haber almak istediği kişi tam da ümidini kestiği bir anda hiç umulmadık bir yerde karşısındaydı. Yüreği kıpır kıpır çarparken gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Telaşla hiçbir şey hissettirmemek için hızla bakışlarını Pehlivan Hamza’ya çevirdi. Beyni en ücra köşelerinde sakladığı annesinin nasihatını avazı çıktığınca “Seni sen yapan, huzur bulduğun yerde bulunmanın bedeli ağır olsa da bırakıp kaçma. Sonra benim gibi bin pişman olmaya bile imkân bulamazsın.” diye haykırıyordu. Evet, şu an bu insanla birlikte olduğunu hissediyordu. Ama akılcı şüphe her duyguyu, heyecanı dengeleyip şu soruyu soruyordu: “Ağır ol bakalım. O da seni hatırlayıp aynı hissiyatı taşıyor mu?” Murat ikircikli birkaç saniye geçirirken Hamza “Önce misafirimize ikram et evlat.” dedi. Murat Kapalıçarşı’nın alışılageldik küçük dükkânında birkaç adım attı. Duyguları bastırıp kontrol eden kibar bir tonda “Hoş geldiniz Buse Hanım.” diyerek çayı sehpaya bıraktı. Buse “Teşekkür ederim.” dedi. Murat “Afiyet bal şeker olsun.” dedi. Buse, Murat’ın duygularını zapturapt altına almaya çalıştığını hissedince yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Murat “Buyur Hamza Amca.” diyerek masaya bırakıp kendisi de tabureye oturdu. Hamza “Allah razı olsun seyr u sülûk gardaşımın emaneti.” derken aniden yaşanan duygu yoğunluğunun farkındaydı. Hamza “Galiba siz ikiniz önceden tanışıyorsunuz?” dedi. Cevabı evet olan bu soru karşısında ikisi de bir anda taaccüp edip gözleriyle hafif yere bakarak beklediler. Murat her bir kelimeyi vurgulayarak “Bizim mahalleden dostumuz Cemil Hancı’nın kızı Selin’in doğum günü partisinde, ben denk geldik diyeyim, siz tevafuk deyin orada tanıştık.” dedi. Hamza ikisini de süzerek “Anladım.” dedi. Çayından bir yudum içip “Hayatta bizler serseri tesadüflerle bir araya gelmiyoruz. O an için basit hatta anlamsız gibi duran sebepler bir yerden bir yere bizi sevk etse de içinde büyük sırlar gizliyor. Allah (c.c.) Hz. Musa’yı Firavun’un zulmünden kurtarmak için annesine nehre bırakmasını vahyetti. Dışarıdan bakınca sahipsiz gibi görünen sepetin içindeki o bebek Firavun’un sarayının kıyılarına sürüklenince hizmetçiler bulup Firavun’un hanımı Asiye’ye getirdiler. O yavrucağı o kadar çok sevdi ki ayette buyrulduğu gibi Asiye o zalim Firavuna; “Benim de senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur yahut onu oğul ediniriz...” dedi. Seneler geçip Hz. Musa dini tebliğ edince onu sevip kollayan Asiye iman edip bütün Mısır’ın bir numaralı kadını, gücünü, kudretini terk edip baskılara rağmen hak yolundan dönmeyerek dört cennet kadınından biri oldu. Hayatta bize büyük kapılar açacak olaylar bu basitlikte, sadelikte usulca kapımızı çalar. Gönlü güzel insanlar o an için izahını yapamadıkları ruhlarındaki o yüksek idrak ile güzel amellerde bulunur.” Sözünü, çalan telefon kesti. Hamza “Müsaadenizle gençler.” diyerek ahizeyi kaldırdı. Karşıdan gelen ses o kadar kaba ve gür idi ki Murat ve Buse rahatlıkla duyabiliyordu. Hamza usul bilmeze karşı erdemli tavrından taviz vermeden “Tamam evladım... Ben hemen geliyorum. Hallederiz.” diyerek telefonu kapattı. Hamza “Hanım kızım sen çayını bitir hatta bir tane daha ikram edelim. Ama benim acil ambara gitmem lazım. Ürünleri karıştırmışlar. Bensiz çözemezler.” Kartvizitini uzatıp “Bunu saymıyorum, seni tekrardan bekliyorum. Bir şey lazım olursa da bana telefon etmen yeterli.” dedi. Buse gülümseyip “İnşaAllah.” dedi. Hamza, Murat’a bakıp “Buralar sana emanet evlat.” dedi. Murat hafiften ayağa kalkarken “İçin rahat olsun Hamza Amca.” dedi. Hamza’nın gidişiyle birlikte Murat ve Buse bir an söze nasıl devam edeceklerini bilemediklerinden çay içerek geçiştirdiler. Cemiyetin asi kızı Buse’nin ilk defa dili lal oluyordu. Yürek, akla hükmünü geçirince sözcükler manasını yitiriyor, akıl çıkış yolu bulmakta zorlanıyordu. Bu sessizliği nihayet Buse’nin hüzünlü sesi bozdu. Buse “Başınız sağ olsun. İlk yazınızda okudum dedenizi kaybetmişsiniz.” dedi. Murat masanın üzerinde dedesinin kendisine bıraktığı mektuba bakıp mahzun “Dostlar sağ olsun. Allah razı olsun.” dedi. Buse “Dedenizi çok sevdiğiniz her hal ve tavrınızdan aşikâr.” dedi. Murat kederli gözlerle durgun “Çok sevmekten de dahası hayatımın her anında onun izleri var. Unutmak istesem de mümkün değil. Yolcu etmenin hüznü hep yüreğimde... Ama en büyük kederleri, sevinçleri yaşasam da duygularıma kapılıp şuurumu kaybetmemeyi aklıma mıh gibi çakmıştı. Tabi bu sözü bir çırpıda söylemek kolay da kalbe söz geçirmek o kadar kolay değil.” dedi. Buse “Çok iyi anlıyorum.” dedi.

Murat dedesi hakkında daha fazla konuşmaya yüreği el vermeyeceği için konuyu başka bir mecraya yönlendirdi. Murat “Demek ki ilk yazımı okudunuz?” Buse “Cemil Hancı babamın ortağıdır. Daha doğrusu babam destekler. Haliyle bütün bilgiler değişik yollardan bizim eve gelir.” dedi. Murat: “Babanız?” Buse “Cevher Erdem” dedi. Murat zamanda biraz geri gidip başını sallayıp “Hatırladım. Hancı Holding gecesinde tanışmıştık. Hatta anneniz de oradaydı. Demek babanız büyük patron.” dedi. Buse tasdikleyen bakışlarla bakarken Murat “O sebepten o gece Cemil ve Sultan Hancı sadece anne, babanızın yanında süklüm püklümdü. Ben de çok şaşırmıştım. Çünkü onlar kimsenin yanında kolay kolay ikinciliği kabul etmez.” dedi. Birçokları için övgü mahiyetinde bu cümle karşısında Buse yüzünü ekşitip “Evet gücün öyle bir tesiri var. Doğası gereği insanlar size saygı duyuyor. Hatta duymasa bile riyakârca da olsa hürmetle karşılayıp ihtiram gösteriyorlar. Mide bulandıran bu fiilî yalancılığa galiba insan zamanla alışıyor. Ama benim içim hâlâ almıyor.” dedi Murat’ın gözlerinin önüne bir anda özellikle köşe yazıları yayınlanmaya başladıkça artan ilgi ve alaka dolu anlar geldi. Murat “Korkma, zamanla o övgü dolu cümleler ayağını yerden kesmeye başlar. Ruhunu mest eden kelimeler gerçeklikten uzaklaştırır.” dedi. Buse “İnsan, dediğin şeyleri ne kadar yaşasa da yine de bir zerresi hakikatten, hikmetten pay almak istiyor. Bazen de o hesapsızca gelip insanın kapısını çalıyor.” dedi. Buse’nin bu içten ve mana dolu cümlesi Murat’ın hoşuna gitti. Murat “Sizi buralara bu arayış mı getirdi?” dedi. Buse kelimeleri dökemese de beynin içinde önce şu cümle dolaştı: “Seninle tanıştığım günden beri hikmetin peşindeyim...” Ama şimdi dillendirmek hafiflik olur endişesiyle yutkunup masumca “Yakında okul için Fransa’ya gideceğim. Oradaki arkadaşlarıma bizden maddi değil daha çok manevi değeri olan bir hediye götürmek istedim.” Eliyle daire işareti yaparak “Bu mıntıkada neredeyse gezmediğim dükkân kalmadı. En son umutsuzca bu dükkâna girdim. Hamza Bey benim yorgun argın ve çaresiz halimi görüp acımış olacak ki” eliyle plaketi göstererek “Dost yalnız Allah’tır... Ayetinin bulunduğu kıymetli hattı hediye etti.” dedi. Murat duraksadı, Hamza Pehlivan yeni tanıdığı birine seyr u sülûk kardeşinin hatırasını nasıl bir anda verirdi? Murat’ın dudaklarından gönülsüzce “Hayırlı olsun.” cümlesi dökülürken gözlerinde öğrenme ışıltısı, sesinde merakın heyecanı hissedilen Buse “Dikkat ettim, Hamza Bey sizi görünce seyr u sülûk gardaşımın emaneti diyor. Seyr u Sülûk nedir?” dedi. Murat “O her kula nasip olmayan, nefsin kötü arzularından kurtulup Hakkın has dostluğuna vasıl olmakla biten manevi yolcuğunun adıdır. Bu iki can bu mücadeleyi beraber vermiş olan ebedi dostlardır.” dedi. Buse tasdikler manada başını sallasa da Murat’ın anlattıklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Bu zamanın kirlenmişliği içinde bunlar ancak fantastik bir masalda ya da filmlerde olurdu. Buse çayının son yudumunu da içip o duru güzelliğiyle tebessüm edip “Bu güzel ve kıymetli bilgiler için teşekkür ederim. Artık bana müsaade. Hamza Bey’e de tekrardan teşekkürlerimi iletirsiniz.” dedi. Murat beklenmedik bu ani gelen kalkış karşısında şaşırarak “Tabii, tabii söylerim. Yolunuz açık olsun.” diyerek Buse’yi kapıya kadar uğurlayıp gelen olmasın diye kapıyı iyice kapattı. Tek başına kaldığı küçük dükkânda dedesinin kendisi için bıraktığı mektubu ayakta hızla açıp okumaya başladı. Dedesinin kendisini ne kadar sevdiğini en içli cümlelerle anlattığı satırları gözyaşları içinde okurken maksadın hâsıl olduğu bölüme gelince sedir tabureye oturup okumaya devam etti:

“Evlat her zaman dediğimiz gibi, akıl, hayrı şerden ayırmak değil, iki hayır arasında en hayırlısını seçmektir. Zenginliğe kavuşup gücü ele geçirince bozulur muyum? Ya da hak yolundan sapar mıyım korkusu avama aittir. Havasın telaşı ise bu nimetleri Rabbimin rızasına en uygun, manen en kârlı yerde nasıl kullanır şükrünü eda ederimdir. Şükürler olsun ki sen de bu yolun yolcususun, benden sonra da bu imtihanlardan geçeceksin. Terbiyen ve yetişmen için acı sular içip yürek yakan ihanetler yaşayacaksın. Sarsılsan da sürünerek bile olsa hedefine doğru git. Sadece iyilik yapan değil, şartlar ne olursa olsun iyi insan ol... Seni önce âlemlerin Rabbine sonra da sana bu mektubu ulaştırana emanet ediyorum. Seni çok seven deden Sabit Konukseven.” Murat gözlerinden akan sıcak yaşlarla mektubu öpüp “İyi ki senin evladınım canım dedem.” dedi.

Zengin bir zevkle döşenmiş geniş ve ferah makam odasının terasında güneşten korunmak için kırmızı renkli şemsiyenin altındaki güneş gözlüklü Cemal ve Cevher kahvelerini bitirmişlerdi. Cevher “Cemil beni şaşırtmaya devam ediyorsun. Çıkarttığın gazete çok başarılı. Toplumun her kesimine nüfuz edebilen ekip kurmuşsun. Bunlardan eli yüzü düzgün, atılgan gelecek vaat edenleri ağır ağır siyasete ısındır.” dedi. Cemil “Kesinlikle efendim aklınızda isim var mı?” Cevher birkaç saniye duraksadı, düşünceli, yüzünü buruşturup hızlıca birkaç isim saydıktan sonra unutmuş gibi işaret parmağını kaldırıp “Haa bir de şu senin gecede tanıştığım genç vardı. Neydi?” dedi. Cemil “Murat, Murat Konukseven.” dedi. Cevher “Onu da ihmal etme, o gelecekte mühim işler yapacak piyonumuz olacak.” dedi. Cemil “Hay hay.” derken açığa vurmadan “O piyon, kızınızın kalbini çoktan çalmış haberiniz yok.” dedi.

Kahkahaların da eşlik ettiği iş konuşmalarının yapıldığı odadan gelen ses dışarıdan rahatlıkla duyabiliyordu. Üzerinde üretilecek parçaların çizimleri, bazı mamullerin numuneleri bulunan kiraz kızılı toplantı masasının üzerine Salih elindeki kumpası da bırakıp sandalyesinde geri doğru gerinip sert yüzünde derin bir tebessümle “Şükürler olsun... Otomotiv sektörü için ilk defa ürettiğimiz bir parça da kalite kontrolden geçip onay aldı. Seri üretime geçiyoruz.” dedi. İhsan, ajandasına biten işler sayfasına son notunu alıp kapağını kapattı. Mavi gözlerinde hırsı hep baskın olan Cem fırsatını bulunca hemen konuşmaya başladı: “Baba.” dedi. Salih geriye doğru yaslandığı sandalyesinde hafif kulak kabartı. Cem “Baba, amca, işler hesapladığımızdan hızlı büyüdüğü gibi segmenti yüksek ürünleri hassas firmalarla çalışmaya başladık. Mühendis, usta ve çıraklara ihtiyacımız var. Vardiyayı da üçe çıkartmamız gerek.” dedi. Yeğenini tüm dikkatiyle dinleyen İhsan “Cem artık senin de ağır ağır üretimden ziyade yönetime doğru geçmen gerek. Baban da uygun görürse yeni eleman alımlarını, çalışma saatlerinin yönetimini sana vermek istiyorum. Yan taraftaki muhasebe bölümü müsait, oraya bir masa takımı alıp sana tahsis edelim.” dedi. Cem bu teklif karşısında hem şaşırmış hem sevinmiş hem de zaten hakkımdı der gibi bakarken mevcut odaya da göz gezdirdi. Sabit Konukseven yazısının bulunduğu masada takılı kaldı. Cem bu muhabbetli ortamda bir şekilde punduna getirdiğine inanıp “Amca, dedemin masasını da artık babama tahsis edelim. Hakkıdır.” dedi. Cem’den gelen bu umulmadık teklifle şen şakrak odadaki sıcak hava bir anda buz kesti. İhsan ve Salih yürekleri sızlarken hüzünlü gözlerle birbirlerine bakakaldılar. Cem umarsızca, haklıymış edalarıyla devam etti. Cem “Dedemden sonra ailenin yaşça en büyüğü babam ayrıca şirkette aynı oranda hissedar.” dedi. Bu hadsizlik karşısında İhsan’ın her zaman muhlis, beyaz yüzü kızarırken abisinin de “Deli” lakabının hakkını verip ortamın daha da karışmasından çekiniyordu. Hemen söze girip “Yeğenim...” dediyse de Salih o bildik sert tavırlarının aksine eliyle dur işareti yapıp “Velet, babam Sabit Konukseven’in masasına, yerine, koltuğuna ne dersen de, öyle yaşı büyük olduğun, çok çalışıp işi iyi yaptığın için oturamazsın. Bunlar matematik aklıyla haklı sebeplerdir.” Şefkatli bir baba hassasiyetiyle kelimelerini iyice yumuşatıp “Şeytan da bilgili, amel sahibiydi... Senin anlayacağın vazifelerini tastamam yapardı. Ama ahlaksızdı. Şimdi Sabit Konukseven’in yerine ancak ahlaklı, kemalâtı olan biri oturabilir. Kanaatimce bu odadaki hiç kimse buna layık değil. Ve ailede tek aday yeğenim Murat’tır.” dedi. Cem’in babasına karşı küçümseyen hissiyata kapıldığı tavırlarından okunuyordu. Salih’in her zaman adaletten beslenen öfkesi ağır ağır sesine hâkim olmaya başlayarak “Oğul... Bir gün biz de dünyamızı değiştireceğiz. Buralar sizlere kalacak. Büyük aile de büyük devlet de fark etmez. İkinci adamlar bunu kabul ederse hem kendileri büyük olur hem de müesseseleri muazzam seviyelere erişir. İlla da ben diyerek birinci olacağım dersen ebediyen sonuncu adam olursun.” derken tıklatılan kapı açıldı, içeri kırklı yaşlarında iri kıyım biri girip “Selam. İş ilanınız için gelmiştim.” dedi. İhsan “Hadi bakalım Cem Konukseven Bey işinizin başına” dedi. Cem içinden “Hakkım olanı bir gün elbette alacağım.” derken ayağa kalktı, adama “Yan tarafa geçelim.” dedi.

Pehlivan Hamza’nın ambardan dönmesiyle iş yerini teslim edip ayrılan Murat, duygu ve düşünce yoğunluğunun içinde nasıl bir kaderinin olduğunu anlamak için eve arabayla değil de yürüyerek gitmeyi yeğledi. Attığı her adımda koca koca cümleler beyninin hücrelerinin çeperlerine çarparken yüreği duygudan duyguya geçen dalgalı deniz gibiydi. Dedesi yeni çıkacağı yolculuk için Hamza Pehlivan’ı asla bırakma derken Hamza’nın sözleri pamuktan yapılmış kurşun gibi acı vermeden delip geçiyordu. “Evlat sermaye, siyaset fikir üretemez ancak var olan fikre göre kendisini sağcı-solcu, kapitalist-liberal-komünist-muhafazakâr olarak tanımlayabilir. Kendisini sürekli yenileyen geliştiren mütefekkirlerin yoksa görünürde istediği kadar güçlü ol... Sonun gelmiş demektir. Evlat, deden ile benim vazifemiz nefsi emmareyle baş edip seni yetiştirmekti. Senin payına ise hem nefsinle mücadele edip yaşayışınla topluma örnek olmak hem de cihanı kuşatacak medeniyet inşasında fikrî öncülük yapmak düştü. Deden rahmetli seni ahlaken, ilmen hazırlayıp eksiksiz üstüne düşeni yaptı. Şimdi ikimiz fikrî olgunluk yolunda yürüyeceğiz. Daha doğrusu sen ilerlerken ben ancak destek olacağım.” Bu mülahazalardan yorulsa da bir yanında tekrardan Buse’ye rastlamanın heyecanını yaşıyordu. O an hızla gelen araba korna çalarak yanında aniden durdu. İrkilen Murat başını çevirip bakınca kıvırcık saçlı Bahtiyar’ı gördü. Murat çıkışacakken, Bahtiyar gevşek gevşek “Ne o Cem’in emmioğlu Karadeniz’de gemilerin mi battı?” dedi. Bu insanı Murat savuşturmak için “İş, güç oluyor be...” dedi. Bahtiyar “Sen yaşamayı, hayattan zevk almayı Cem kadar bilmiyorsun. Biz bazen akşamları arabayla kaçamaklar yapıyoruz. Bize biraz takıl neşen yerine gelsin.” dedi. Murat bu ısrarcı, zevzek çocuğu iyi tanıdığından “Hayırı” kabul etmeyeceği için “Bakarız” dedi. Bahtiyar “Bu işi senin keyfine bırakamam, Cem’e söyleyeceğim seni kolundan sürüyerek getirsin.” dedi. Murat’ın imdadına arkadan gelen arabanın sürücüsünün yolu açması için sinirli sinirli çaldığı korna yetişti. Bahtiyar “Ben uzuyorum.” dedi. Gazlayıp gitti. Kafasını dinlemek için bir an önce eve ulaşmak isteyen Murat adımlarını hızlandırsa da gözünün gördüğünü beyninin algılamasına engel olamıyordu. Kahvehanenin önünde tavla atarken çenesi düşenler, köşe başında birbiriyle dalga geçen ergen gençler, yazın son günleri yaşanırken memleketlerinden çuvallar ve kolilerle erzak getirenler, mahallenin kadrolu dilencisi caminin avlusunda muhabbet eden amcalar, koşuşturan çocuklar... Kendisini bildiğinden beri insanlar değişse de aslında kareler aynıydı. Nihayet “Kardeşler Apartmanı” yazan kapının önüne gelebildi. Onu sokağın başından beri izleyen iki çift göz vardı. Birinci kata çıktığında dairenin kapısı açıldı. Nur yüzlü, sevecen bakışlı halası “Halasının aslanı, ilk göz ağrım gel bir çayımı iç.” dedi. Murat “Halacığım bitkinim ama seni de kıramam.” dedi. İçeri girdi. Dergilerin, gazetelerin, okuduğu kitapların ve yazılarının bulunduğu deri çantayı portmantoya bıraktı. Salonda konsolun üzerindeki halası ve eniştesinin resmi olan gümüş çerçeveyi eline alıp “Eniştem ne zaman geliyor?” dedi. Melek usulca elinden resmi alıp “Bırak şimdi enişteni.” diyerek eliyle göğsünden hafifçe koltuğa doğru ittirip “Sen otur hele.” dedi. Murat otururken “Hayırdır hala... Sorguya mı giriyorum?” dedi. Melek yeğeninin elinden tutup gözlerinin içine bakarak “Sen, benim ciğerparelerimdensin, elimde büyüdün uzun zamandır seni bu kadar dalgın, durgun görmedim. Senin aklını başından alan kim?” dedi. Murat şaşırsa da renk vermeden “Dedemin ölümü, artan iş yükü, gazetede çıkan yazılar yordu galiba...” dedi. Melek istese yeğenin ağzından kelime kelime gerçeği öğrenirdi, daha zamanın gelmediğine kanaat getirdiği için zorlamadı. Melek “Sen okur, yazarsın iyi bilirsin dünyada çevre kirliliğinden hatta bilgi kirliliğinin arttığından, zararlarından bahsediyorlar.” dedi. Murat şaşkın “Evet de. Benimle alakası ne?” dedi. Melek “Alakası şu canımın içi, bundan daha endişe verici olan ve sonuçları insanları direkt etkileyen duygu kirliliğidir.” Sesini hafiften yükseltip öğretici tonda “Mesela bir erkek hayatında en az beş kadın sever. Kimdir bunlar? Annesi, kız kardeşi, eşi, kızı, halası, teyzesi, babaannesi, anneannesi... Bunların hepsini sever ama hepsine olan sevginin rengi, tonu, karşılığı farklıdır. Mesela eşine beslediğin sevgiyi kızına beslersen sapık olursun. Yani sevmen gerekeni doğru tonda sevmen, buğz etmen gerekene yeterince buğz etmen senin sağlıklı olduğunu gösterir. Her yaşta gönlüne yeni yeni sevgiler girecek, bu seni korkutmasın... Sakınman gereken; tonunu, rengini ve kıvamını kaçırmaktır.” dedi. Murat çocukken yaptığı gibi halasına sarılıp “Melek halam benim, her zamanki gibi gözünden bir şey kaçmıyor. Sabit Konukseven’in kızı olduğunu her zaman belli ediyorsun. O kızın ismi Buse...” dedi.

Neşe içinde yalıya gelen Buse annesinin boynuna sarılıp “Anne, galiba kızının kaderi seninkinden farklı olacak. Murat’a hiç ummadığım bir yerde rastladım.” dedi.

Devamı gelecek ay…