Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Unutulanlar veya Güneşin Doğuşunu Bekleyenler

Bu Yazıyı Paylaşın:
Unutulanlar veya Güneşin Doğuşunu Bekleyenler

Kışı arkasında bırakıp, nemi ve sıkıcı havasıyla bahara merhaba diyen alışılageldik Londra havası her yeri sarmıştı. Annem müşfik sesiyle beni kahvaltıya çağırırken kız kardeşimin neşe dolu sesi evin her tarafında yankılanıyordu. Ben uyku sersemliğiyle banyoya giderken, sessiz kral babam yine aynı zamanda aynı ciddiyetle günlük gazetelerini okuyordu. “Bir gün bari gecik be adam...” Benim daha çok canımı sıkan babamın dakikliği değil. Bir gün ona benzemek fikriydi. Düşündükçe kahrolup afakanlar basıyor. Israrla başka bir insan olmak istiyordum. Bütün bu hislerime ve her şeye rağmen yine de babam benim yenilmez kahramanımdı. Şunu çok iyi biliyordum ki; üstüne giydiği bu düzenli, tavizsiz ve katı kuralcılık elbisesi, içindeki Süpermen’i kamufle etmek içindi. Ama hiç çıkartmamış bir kere bile olsun kendisini göstermemişti. Belki de artık kendisi bile bu duruma alışmış, içindeki Süpermen’i öldürmüştü. Babam sadık bir dindardı. Bana pek baskıda bulunmazdı. Kendisi her hafta düzenli olarak kiliseye giderdi. Buna rağmen pek çok konuda papazlarla aynı düşünmez, görüşleri çatışırdı. Siyahlar giymiş adamların öfkeli bakışları altında: “Tanrının, eş ve çocuk edinmesini bir zafiyet görüyorum. Böyle bile olsa tanrının çocuğunun bir gün tek tanrı olmak istemesine ya da tanrının başka eş ve çocuk edinmesine engel neydi?” Benzeri sorular hep birbirini takip ederdi. Belki de meslek hastalığıydı. Bir Teolog, dinler tarihi uzmanının bu soruları sorması doğaldı. Bana kalırsa hepsi boştu. Zaten babamın o mavi gözlerinin altında başka bir ışık vardı. Yoksa Tanrıya inanışındaki doğruluktan mıydı? Sessiz ve sakinliğiyle öyle bir otorite kurardı ki bütün gıcık etme operasyonlarımı boşa çıkartırdı. Ne yapar eder sizi kendisine bağlayacak bir zaafınızı bulur ondan kopamazdınız. Gıcıklığına yine yüzümü kurulamadan suları damlatarak babamın yanına doğru yürüdüm. Prof. John, olayın her zaman ki gibi farkında ama yine görmezden geliyordu. Bu durum canımı sıkıyordu. Gözünü gazeteden ayırmadan emredici bir tonda “Sehpanın üzerine bak.” dedi. Birkaç broşür vardı. Üzerinde “Türkiye” yazıyordu. Uyuşuk gözlerim ve açılmak istemeyen zihnim, broşürlerdeki masmavi denizleri görünce şoklanmışçasına kendisine gelmişti. Antalya, Marmaris, Fethiye süper bir yere benziyordu. “Deniz, kum ve güneş off süper. Bir kışın yorgunluğunu ancak böyle bir yerde atardım.” Babam, gazetesini düzgünce katlayıp cam sehpaya bıraktıktan sonra gözlüğünü çıkardı. İşaret parmağıyla kendisini ve beni göstererek “Bu yıl erkek erkeğe tatil yapacağız.” dedi. Katı kuralların adamı babam için bu büyük bir olaydı. Kahvaltıyı hazırlayan anneme baktığımda sadece “tamam” manasında gözlerini yumdu. Evin tek mahzunu kız kardeşimdi.

Antalya uçağını pilot değil adeta ben kullanıyordum. Babamın telkinlerine rağmen heyecanımı bastıramıyordum. Bir ay boyunca Akdeniz ve Ege’de uğranmadık koy, güneşlenmedik kumsal, tuzlu suyunu yutmadığım bir kıyı kalmamıştı. Her şey hayallerimin ötesindeydi. Ama beni asıl şaşırtan babamdı. Kendini aşmış bütün katı kuralcılığını bırakarak her şeyi benim keyfime bırakmıştı. Bu durum aslında beni korkutuyordu. Oyuncakları elinden alınacak çocuğun son defa doya doya oynamasına izin verilircesine bir haldi. Bu fikriyat beni tedirgin etse de anın tadını çıkartıyordum. Babam uçaktan indiğinden beri sadece toprağı kokluyor gibiydi. Ne bulacaksa? Artık iliklerim tamamen ısınmış, etlerim kemiklerimden ayrılırcasına kendimi salmıştım. Bir ay rüya gibi geçmişti. Geri dönme hazırlığı içindeyken babam programı uzatmış sürpriz İstanbul gezisini eklemişti. Şimdi İstanbul zamanıydı. Türkiye hava sahasına girdiğimizden buyana değişen babamın hali İstanbul’da zirve yapmıştı. Havaalanı metro istasyonundan, Aksaray metro istasyonuna geldik. Sonra yürümeye başladık. Babamın bildik sakinliği gitmiş, gözü hiçbir şeyi görmüyor yürüyor, yürüyor, yürüyordu... Şehir mi onu içine çekiyor, O mu şehri içine çekiyordu belli değildi? Bu haliyle; kendisinden ümit kesilmişken umulmadık bir günde esaretten kurtulup yıllar sonra yurduna dönen ve oradaki büyük konağına geri geldiğinde her bir köşesine bakan, yüz sürüp ailesini, geçmişini bulmak isteyen adam gibiydi. Her bir köşesine özlem dolu gözlerle bakıyordu. Bu hali onun gördüğüm en zayıf anıydı. Dokunsam sır küpünü kırabilecektim. Fakat içindeki sırları öğrenmeye hazır mıydım? Bu korkudan sebep kırılmasın diye koluna girdim. O kadar şaşalı otelleri geride bırakıp Sultanahmet’te ara sokakta kırık, dökük bir otele geldik. Otelci rutin işlemlerden sonra hiçbir şey sormadan direkt 4. kat 401 numaralı odayı verdi. Burası o kadar kötü bir yerdi ki güzel bir yemeğin üstüne zehir içmiştim sanki. Babama itiraz edemezdim. Duruşundan şunu anlamıştım. Kral geri gelmişti. Müsaadesiyle kurduğum saltanat sona ermişti. Otelde dinlenip yorgunluğumuzu atmadan gezmek için dışarı çıktık. Tarihin çocuğu olan bu şehrin eski yapılarının arasından uygun adımlarla yürüyorduk. Tramvayların biri gidip biri gelirken, koşuşturan insanlar, el arabasıyla yük taşıyanlar, gailesiz dolaşanlar, üniversiteliler, insanlar insanlar ve onlara karışmış her milletten turistler. Ama babamın gözü hiçbirini görmüyordu. Sanki aceleyle bir yerlere yetişmek istiyordu. Haliçle boğazın kesişme noktasına geldik. Ferahlatan esintinin eşliğinde Galata Köprüsünün üstünden geçerek geldiğimiz meydandan dik yokuşu tırmanmaya başladık. Her adımda diğer adımı atacak gücüm kalmadığı halde babamın rüzgârında yol alıyordum. Nihayet “Galata Kulesi” yazılı büyük bir kulenin önüne geldik. Pejmürde tipli erkekli-kadınlı turistler kendilerince eğleniyor, yorgun insanlar ise banklarda gölgelenip dinlenmeye çalışıyordu. Tarihi taş merdivenlerden içeri girdik. Ama yukarı çıkmak için asansörü kullandık. Şimdi bütün şehir ayaklarımızın altındaydı. Harika bir manzara... Uykusundan uyanmış adamın kaldığı yerden konuşmaya başlaması gibi babamdan inciler dökülmeye başlamıştı. “Şu karşıdaki Fatih Camii, Yavuz Sultan Selim, Beyazıt, Süleymaniye, Ayasofya, Sultanahmet Camii...” Evet, hepsini anlatırken sanki daha önemli bir yere gelmek istercesine geriye doğru yolculuk ediyordu. Sonra yıkık surları gösterdi. “Bunlar en güçlü orduların aşamadığı muazzam yapılardı. Fatih, günlerce uğraştı, toplarla dövdü ama olmuyordu. Bu da yetmezmiş gibi gemileri Haliç’e girmeyi becerememiş, moraller tümden bozulmuştu. Padişah o kadar aşkla istiyordu ki; o ateşle denize girse suyun hepsini kaynatacak kadar hararetli, bir soluk üflediğinde ise denizin bütün suyunu şehre boşaltacak kadar nefesi kuvvetliydi. Ama yapamazdı! Sevgili narin bir çiçek gibi okşanıp zarar vermeden kopartılmalıydı. Ve onun lügatinde “imkânsız” kelimesi yoktu. Sadece ‘nasip olmadı’ anlayışı vardı. O da nasip kapısını sonuna kadar zorlayacaktı.” Sonra eliyle işaret ederek “İşte karadan gemileri yürüttü. Mangal yürekli, demir bilekli yiğitler kadırgaları çekerken bir yandan da tekbirlerle beraber ‘Ya Rasulallah! Sen yalan söylemezsin, vaadinin gerçekleşmesi için senden yardım bekliyoruz.’ dercesine salevatlar getiriyorlar. Onların bu imanını melekler imrenerek seyrediyorlar. En daraldıkları zamanda ise nurdan kanatlarıyla onlara destek olduktan sonra yine duaya duruyorlardı. Taşlar, ağaçlar vb. bütün engeller ise yol açmak için kenarlara çekiliyorlar. Hayvanat ise bu şanlı fethe şahitlik etmek için sabırsızlanıyordu. İşte bu iman, teslimiyet ve gayretle sabaha kadar Haliç, Osmanlı donanmasıyla dolduruldu. Düşman zaten kaybettiğini anlamış, iş sadece resmiyete kalmıştı. Ve son hücum! Ölüme, sevgiliye koşarcasına koşan Osmanlı askerleri birer birer şehit olurken elinde sancağı ile Ulubatlı Hasan surlara tırmanmaya başladı. Aslında o surlara değil cennetteki en yüksek makam olan Allah’ın cemalini görmek için yükseklere koşuyordu. O koşarken melekler kanatlarıyla yol açıyordu. Allah’ın cemalini gördüğü yere sancağı dikti. Vücuduna saplanan her bir ok onun için Hakk’a yazılmış bir mektup, sevdasının bir ispatıydı. Fetih o gün nasip olmuştu.” Bu benim babam mıydı? Savaşan, surlara bayrağı diken sanki kendisiydi. Ben bu savaşçıyı daha önce bir kez görmüştüm. Metroda kız kardeşime lâf atan birini, nereden, ne zaman çıkarttığını göremediğimiz bir aparkatla yere sermişti. O gözlerdeki öfkeden hâlâ ben bile korkuyorum. Ve şimdi savaşçı ruhu tekrar ortaya çıkmıştı. Fakat kendisiyle hiç alakası olmayan bir konuda kendisini gösteriyordu. Hatta diğer insanlar da bizi dinlemeye başlamışlardı. Sözleri bitince de alkışlama ihtiyacı duydular. Bu heyecan üst seviyedeyken hızlı adımlarla aşağı indik. Alelacele bir taksi çevirip “Edirnekapı şehitliği” dedi. On dakika önce kuş bakışı baktığımız surların dibindeydik. Ve birkaç eski mezar vardı. Babam ortadaki büyükçe olanın başına vardı. Öyle hasretle ve içli gözlerle bakıyordu ki gören de babası veya oğlu yatıyor zannederdi. Hıçkırmasa da sessiz gözyaşlarını döküyordu. Mümkün olsa babamın ilk gözyaşlarını saklamak isterdim. Ve ben çok sıkılmıştım. Bu anlamsız saatleri yaşamamış olmak, iki gün öncesine dönmek istiyordum. Ama imkânsızdı. Bir daha asla ailemle tatil yapmamaya yeminler ederek katlanmaya çalışıyordum. Babam gideremediği özlemiyle mezardan ayrılırken bana gel bile dememişti. Sanki unutmuş ya da gözden çıkartmıştı. Yine bir taksi, ana yol ara yollar Çemberlitaş. Bugün sanki dünya ölüler günüydü. Yine bir mezarlık, tarihi mezar taşları ayaklarımızın altında, tarihin eskitemediği taşlarda yürüdük. Büyük bir türbenin önüne geldik. Ayakkabılarını çıkartan babam, büyük bir sandukaya doğru yürürken sanki komutanına tekmil veren bir asker, amirine hesap veren bir memur edasındaydı. Verilen görevi yapamamış veya eksik yapmışlığın verdiği mahcubiyetle yüzü sapsarı kesilmişti. Babamı böylesine sarsan da kimdi? Hem de yattığı kabrinden? O sandukanın üzerinde II. Abdulhamid yazıyordu. Artık iyicesine moralim bozulmuştu. Bu şehirde yaşadığım bilinmezlik denklemleri kafamı iyice karıştırmış ve cevap hakkımı istiyordum. Bunların, yaşadıklarımızın, ziyaret ettiğimiz mezarlıkların bizle alakası neydi? Hadi onu geçtik, ağlayacak, sararıp solacak ne vardı? Ben bunları düşünürken Prof. John bitkin bir vaziyette yanıma geldi. Mahzunlaşmış bakışlarında, bana bir şey sorma dercesine bir hali vardı. Artık bu şehri, bütün güzelliklerine, cazibesine rağmen nefretle lanetliyordum. Benim dediğim, benim bildiğim ne varsa adeta elimden alıyordu.

Tarihin sesini günümüze taşıyan tahta zemin, kapı ve pencere gıcırtılarının eksik olmadığı berbat otelde dinlenmeye çekildik. Tüm olumsuzluklara rağmen deliksiz bir uyku uyumayı başarmıştım. Babam beni uyandırdığında hava çoktan kararmıştı. Babam iyi görünüyordu. “Evlat, kalk seni Türk hamamına götüreyim. Orada temizlenir günün yorgunluğunu atarsın.” dedi. Fena fikir değildi. En azından su herşeyi yıkar götürürdü. Hamam; terlik, su ve insan seslerinin kubbesinde yankılandığı, yerden sıcağın üstten ise buharın bastırdığı mekân. Peştamallerimizle içeri girdik. Ortadaki büyük mermer kaidede köpüklenenler, yatanlar ve kenarlardaki mermerlerde birçok insanlar. Babam gözleriyle farklı bir yer arıyor gibiydi. Ve buldu da. İki kişilik kabine benzer bir oda ve kapısını kapattık. Yıkanma psikolojisinin verdiği rahatlıkla, suyu açmak için elimi çeşmelere uzattığımda bileğimi kopartacak şiddet ve kuvvette adeta demir bir el bileğimi tuttu. Babam, büyümüş gözlerle bana bakıyordu. Sonra eliyle dur işareti yaptı. Yıllardır suyun akmadığı, paslı musluğu sökmek için hamle yaptı. Birkaç zorlamayla onu yerinden çıkartmayı başardı. Ben şaşkınlık ve korkuyla onu izliyordum. Acaba bu küçük kurna arkasından ne büyük bir sürpriz saklıyordu? Bir an zavallı babamın yıkanmayı da unuttuğunu düşündüm. O ise ne yaptığından emin bir halde suyun toplandığı mermer kurnayı kendisine doğru çekiyordu. Benden de yardım istedi. Küçük hareketlerle oynatmaya başladık. O yerinden kıpırdadıkça oturmak için yapılan mermer kaide de açılmaya başlamıştı. Açıldıkça aşağıdan bir serinlik gelmeye başladı. Tam açılınca babamın yüzünde bir gülümseme belirdi. Sanki büyük bir yükten kurtulacaktı. Veya derdine bir ortak bulup hafifleyecekti. Bense şaşırmışlıkla şapşallaşmıştım. Bu şehrin sadece üstü değil altında da başka bir tarih ve onun sakladığı sırlar vardı. Ve beni içine doğru çekerken kendime sormaktan kaçamadığım soru; ben bunun neresindeydim? Cevabını bile öğrenmek istemiyor sadece kaçıp kurtulmak istiyordum. “Gel evlat” merdivenlerden aşağı indik. Sağdaki kolu indirince kaide kapandı. Bir an zifiri karanlıkta kaldık. Şüphelendim bu adam benim babam mıydı? Veya babamı öldürüp yerine geçmiş birisi miydi? “Korkma oğlum, artık sana korku ve endişe yasak.” sonra ışığı yaktı. Taş duvarların arasında uzun ince bir zaman tünelindeydik ve yürüyorduk. Bir yere gelince durduk. Tavandaki avizeyi çekmemi istedi. Bir an ayağımın altındaki zeminin yarılıp aşağı düşeceğimi zannettim. Şükür ki öyle olmadı. Ama duvardan büyükçe kesme ve diğerlerinden farklı bir taş açıldı. Babam elini uzatıp sanki kendi koyduğu kadife kılıflı kalın bir defteri çıkarttı. Üzerinde Osmanlıca ve Latince harflerle yazılmış bir yazı vardı. “Cansızoğulları” yazıyordu. Babam bana; “Ben değil, defter konuşacak.” dercesine bakıyordu. İlk sayfada Arapça yazılar, sonra tuğra vardı. Ve ilk resim tanıdık geliyordu ama nereden? Evet, evet bugün ilk gittiğimiz mezardı. Altında “Cansızoğlu Mehmet” yazıyordu. Sonra diğer sayfalar, sona geldikçe Osmanlı esvaplı kişiler zamanla İngiliz giysili ve tipli insanlara dönüşüyorlardı. Ve dedemin resmi altında Raşid Cansızoğlu, yanında ise parantez içinde (Richard) yazıyordu. Sonra babamın resminin altında “Can Cansızoğlu” (John). Ben anladıklarımı kabullenmek istemiyor reddediyordum. Babam kitabı kapattı. Diz dize, göz göze oturduk. O her zamanki sakin ve tok ses tonuyla; “Sen zeki bir çocuksun, pardon artık bir delikanlısın. İlk gittiğimiz, İstanbul’un fethinde şehit olmuş kabrini bildiğimiz en eski dedemiz, sonra onun oğlu başka bir savaş, başka bir evlat, böylece hep şehitler vermişiz. Daha sonra II. Abdulhamid bizim aileyi hafiye teşkilatında görevlendirip İngiltere’ye göndermiş. Onun zamanında görev yaparken birgün bir mesaj alırlar; “Sultana darbe yapılabilir hatta devlet yıkılabilir. Sizler her halükârda gizliliklerinizi koruyup faaliyetlerinize devam edin.” “Nasıl ve kime bağlı olarak?” Yüzünde uzun bekleyişin ve bağrı yanıklığın izleri bulunan bir yüzle; “Güneşin doğuşuna kadar.”“Hangi güneş baba?” Hasret ve umut dolu bir eda ile; “Bizim için en son güneş II. Abdulhamid idi. Beklediğimiz güneş ise onu sönük bir yıldız haline getirecek kadar parlak ve güçlü bir güneş.” Ve şimdi bu bilgileri, emanetleri sen de yükleneceksin. Babamın üstünden sis bulutları dağılmaya, sır perdesi aralanmaya başladıkça karşılaştığım gerçekleri kabullenmekte zorlanıyordum. Havsalam almıyordu. Hatta bir ara kusacak gibi oldum. Yirmi yıllık hayatım bir yalan üzerine inşa edilmiş meğer. Babam ise üzerindeki elbiseyi çıkarttığında bir Süpermen değil de kökü tarihin derinliklerinden gelen bir Osmanlı askeri çıkmıştı. Babam; “Ben de senin yaşadıklarını yaşadım.” dedi. “Sen benden daha güçlüsün ve ruh dünyana öyle ölçüler, bilgiler verdim ki onlar bugün içindi.” Düşününce hak veriyordum. Hayatımın birçok anını sanki bir suçlu gibi yaşamış, içim razı gelmemişti. Ama yine de doğru veya değil inanma ihtiyacı doğaldı ve o inanılan ne olursa olsun bir anda bırakmak öyle kolay değildi. Hatta onun emirlerini yapmasanız bile. Bir an hiçbir şeye inanmadığını söyleyenleri düşündüm. Onlar da belki inanmamaya inanıyorlardı. Şimdi İslam’la karşı karşıyaydım. Karşımda duran adama baktım. Ben onu seviyordum, bundan sebep ondan geleni sorgulamadan kabul ederdim. Belki zehir de verirdi. Şunu da biliyordum ki; bu adam güvenilir, tanıdığım en detaycı insandı. Süper müspet şüpheci bir adamdı. Asla kötülük yapmayı aklından bile geçirmezdi. Ondan geleni sorgulamadan kabullenmek bana göre maksimum akıllılıktı. O bu arada kalem tutmaktan nasırlaşmış ellerini açtı, ben de açtım, beraber Kelime-i Şehadet getirdik. İlk duyduklarımla, kilit taşı alınınca çöken bir kubbeydim. Ama iman elbisesini giyince eskisiyle kıyas dahi edilemeyecek kadar muhteşem bir yapı inşa edilmişti. Babamın içinde bir Süpermen yoktu. Ama süper merhametli, cesur, mert bir adam vardı. O asla yerine daha güzelini inşa etmeyeceği hiçbir şeyi yıkmazdı. Benimse aklım her şeye rağmen soru bombardımanı yaşıyordu. “Baba sizler, pardon bizler kaç kişiyiz?” Mahzun,mazlum ve bir o kadar da kendinden emin bir gülümseme ile “Ne az ne de çok. Önemli değil, büyük bir devlet kuracak kadarız.” Geçmişin esrarını geleceğin kodlarını taşıyan bu yerden hamama, oradan da odama çıkarken sadece bedenim değil bütün benliğim de gusletmişti. Kelime-i Tevhid’le beraber sanki üzerimden siyah, kalın bir örtü kalkmıştı. Ben, asıl şu an itibariyle soluk alıp veriyor, görüp işitiyordum. Okunan yatsı ezanlarını da şimdi duymaya, anlamaya başlamıştım. Müezzinlerin sesleri direkt kulağa gelmiyordu. Önce yedi kat geçerek arza yükseliyor. Her bir katta ise meleklerin nurdan kanatlarından süzülüp billurlaşıyor. Sonra gök kubbede yankılanarak kalbe doluyor, adeta inkişaf ettiriyordu. Evet, aklım, bildiklerim, kültürel birikimim değişmemişti. Ya beni böyle farklı kılan, hissettiren neydi? Aman Allahım! Kalbimdi. O değişince ben de değişmiştim. Meğer iman da neler saklıymış.

Babam gece rahat rahat uyurken ben heyecandan, meraktan ve kafamın içinde dönüp duran cevapsız sorulardan sebep bir türlü uyuyamıyordum. 401 numaralı oda, bir anlamı var mıydı? Ya annem o bu işlerin neresindeydi? Yıllardır göremediğim amcam... Çevremdeki tüm olayları sorgular olmuştum. Peki, yaşayan bir lider en azından bir sorumlusu olmalıydı. Off Allahım! Öğrenecek o kadar bilgi, çözümlenecek olaylar, meseleler vardı ki... En sonunda beynim yorulmuştu, buna bedenim de eşlik etmiş nihayet uyuya kalmıştım. Bir ara gözlerimi açtığımda; açık camdan içeri dolan ılık rüzgârla birlikte sabah ezanları her bir zerreye nakşoluyordu. Babam seccadenin üzerinde ibadetle meşguldü. Bu haliyle eski bir Osmanlı dervişine benziyordu. Sonra bana dönüp adeta her bir derdini biliyorum dercesine; “Evlat, sakin ol. Allah sevdiği insanları öylesine basit sebeplerle korumuştur ki en zeki zalimler bile komik ve aciz duruma düşmüştür. Musa Peygamber Firavun’un sarayında, Yusuf Peygamber ise dıştan bakınca itibarsız bir kölelik elbisesiyle Mısır vezirinin yanında yetişmiştir. Göze sokulan bu eksiklikler, onları zamanı gelinceye kadar bütün düşmanlıklardan korumuştu. Ben sana soruların cevaplarını değil ama nasıl çözeceğini, olayları nasıl okuman gerektiğini öğreteceğim. Şimdi ilk dersimiz…” dedikten sonra beni yanına çağırdı. Yan yana oturduk ve Peygamber Efendimiz’e salevât-ı şerife getirdik. O anahtarları verecek ben kapıları açacaktım. Bedavadan bir şey yoktu artık. Sabah dönüş yolunda yavaş adımlarla yürürken artık ben de kimseyi görmüyordum. Babam ise her bir adımında bir parçasını burada bırakıyordu. Belki de haykıra haykıra Allah demek, tekbirler getirmek istiyordu. Çünkü ben öyle hissediyordum. Sonra yolumuzun üzerindeki II. Abdulhamid türbesinin yanından geçtik. Evet, bir insanı büyük yapan bedeni, gücü değilmiş. Ruhu, fikri, aklı ve yaptıklarıymış. Onun attığı tohumlardan bazıları belki yüzyıllar sonra meyve verecekti. Hiç tanımadığım bu padişahın ruhu adeta beni de sarmış, kendisine vecd etmişti. Ruh, hayvanî bedene güç ve şeref veren latif varlık. Sonra ilk ders aklıma geldi. Salevât-ı şerife. Yoksa, yoksa... Tamam, şimdi ilk dersi anlamıştım. Eğer yaşayan bir lider varsa veya olacaksa O kişi muhakkak Hz. Muhammed’in ruhuna, özelliklerine sahip biriydi. Ve hatta hatta yaşıyorsa şimdilik bilemiyorum belki de yaşayan, O’nun DNA’larını taşıyan bir evladı olacaktı. Yüzümde tarifsiz bir tebessüm, dilimde salevât-ı şerifeyle, en kısa zamanda tekrar Türkiye’ye gelmek üzere İngiltere’ye dönüyordum.