Ölüler Asla Yalan Söylemez
İsviçre... İklimi soğuk, donuk yüzlü insanların memleketi. Bu ülkeyi tek sempatik yapan şey; yüksek geliri, refah seviyesi ve her kaçırılan karanlık, sır paranın en güvenli saklandığı yer olması. Yıllarca kendi içinde harmanlanarak geldiği medeniyet ve kültür seviyesini koruma adına kurallara sıkı sıkıya bağlı insanlar ve onların robotik davranışları. Yine böyle sıradan mutat bir gün, her ayın onunda saat dokuz otuzda gişenin önündeki aynı adam Bay Oliver Olsson ve onu dört gözle bekleyen memure Julia Jönsson. İşi gereği takındığı mütebessim çehre, Oliver Olsson’u görünce samimi hatlara kavuşuyor. Gönül kırıklığı olsa da sevgisi karşılık bulmasa da yüreği onu görünce hep mutlu oluyordu. Ve nihayet o adam bankonun önündeydi. “Hoş geldiniz Oliver Olsson” “Hoş bulduk, nasılsın tatlı kız.” “Teşekkür ederim kibar bey. Ne kadar yatıracaksınız?” “100 bin frang” “Ödemeler için mi?” “Evet.” Kadın, işlemleri ağırdan alıyor, bilerek isteyerek süreyi uzatıyordu. “Bay Olsson, siz bankamızın en gözde çalışanı ve istikbali açık biri olarak neden istifa edip farklı bir iş olan çiçekçiliğe başladınız?” Adam, lepiska saçlı memurenin mavi gözlerinin içine bakarak bütün samimiyetiyle; “Özgürlük” dedi. “Ne yani biz esir miyiz?” “Evet! Amirlerinizin, paranın ve kişiliğinizi yok edecek kadar benliğinizi saran hırsınızın.” Kadın cevaba gücendi ve küçümsemek için hafiften dudak bükerek; “Toprakla, gübreyle uğraşmak nasıl özgürlük oluyor?” “Topraktan daha temizleyici dünyada ne var? Şimdi sen sabah kalkıp duşunu almış, makyajını yapmış alımlı, göz alıcı olmuşsun.” Adam bunları söylerken kadın içinden; “İyi de sen bekârken bunları görüp benimle niye evlenmedin?” diyordu. Sonra “tamam” manasında başını salladı. Oliver Olsson devam etti; “Fakat kendini temizlerken kirini toprağa verdin. Toprak ne yaptı? Senin ve insanlığın bütün pisliğini hiç itiraz etmeden uhdesine aldı. Süzdü, süzdü, en temiz ve zararsız hale getirdi. Şimdi bana arıtma tesislerimiz var deme. Ben de sana o zaman ölen canlıların geri dönüşümünü düşün derim. Toprak o hücreleri parçalayıp içine kabul etmese dünyada kokudan durulabilir miydi? Hayır, değil mi? Biz kirlettikçe aksine toprak bize hep içindeki güzellikleri sunuyor. Çeşit çeşit meyveler, sebzeler... İşte ben insanı esir alan paranın ve onun kirlettiklerinin toplandığı bu yerden ayrılıp çiçekçilik yaparak temizleniyorum.” Cevap karşısında söyleyecek sözü kalmayan kadın “Ben de sizinle çalışayım.” dedi. Adam, “Senin gibi tatlı bir çalışana hayır demem.” cevabını verince karşılıklı gülüştüler. İşlemler biterken kadın “Eşiniz Türk’tü değil mi?”diye sordu. Bay Oliver Olsson “Evet” dedi. Bankacı cep telefonunu çıkarttı. Bir haber sayfası açtı. “Bakın orada büyük bir pislik olayı olmuş.” diyerek Oliver Olsson’a uzattı. Adam haberi, gittikçe büyüyen meraklı gözlerle okudu. Sonunda da telefonu uzatarak; “Dedim ya; pisliğin toplandığı yerden gül kokusu çıkacak değil.” diyerek bankadan dışarı çıkmak için geri döndü. “Bayan Zehra’ya selamlar.” diyerek onu uğurlarken, onun duyamayacağı küçük harflerle arkasından şöyle diyordu: “Çok kibirli adamsın... Ama ben seni yine de sevmiştim. Sevmeye de devam ediyorum. Sen ulaşılmazlık zirvesinden bana bir kere bile o gözle bakmadın. Belki de baktın gördün, kendine layık bulmadın. Zaten senin bu acayip kibrin her yerde kendini gösterirdi. Seni hiç kilisede görmedim. O kadar kendini beğenmiştin ki tanrıyı bile eleştirme, beğenmeme lüksünü kendinde görerek “Benim tapacağım ilah zaafsız, mükemmel olmalı.” derdin. Senin inandığın tanrı da muhakkak mükemmeldir. İşte ben senin o mükemmel tanrına bile inanmaya hazırdım.” Umutsuz bir aşkın acı dolu itirafları, aşığın benliğini yaka yaka yine içinde kaldı.
Türkiye...
İstanbul’un en işlek on yerinde, farklı bankalara ait on şubede sabah yangın çıkmıştı. İnsanlar ilk etapta ölüm haberlerinin gelmemesine seviniyordu. Maddi hasarın hesabı çıkartılmaya çalışılırken felaketin sebebi de bulunmaya çalışılıyordu. Çoğu insanın sabah kahvaltısına yetişen bu haber, koyunlarını otlatan çobanından, imamla birlikte caminin çay ocağında günün ilk çaylarını yudumlayan cami cemaatine, belediye başkanı, vali, mali şube ve organize şube, kısacası her tabakadan insanın en baş konusu olmuştu. Derin dedikoducu, şüpheci ve fitne ateşini üflemeyi seven tipler “Bu organize bir iş, içeriden birileri yakmıştır. Mutlaka bir hırsızlık vardır. Bakın görürsünüz...” diyordu. Komplo teorilerini seven, siyasete yatkınlığı olanlara göre bu dış mihrakların işiydi. Daha büyük saldırılara hazırlıklı olunmalıydı. Karmaşadan hoşlanmayanlara göre bunlar kötü birer tevafuktu, büyütülmemeliydi. İşi sadece kendini düşünmek olanlarsa “Bize bir zararı dokunmasın da gerisi önemli değil.” havasındaydı. Şimdilik işin aslını kimse bilmiyordu. Belki de hepsi de doğruydu veya yanlıştı. Ya da tüm tahminlerde küçük bir parça doğruluk payı vardı.
Şube müdürleri başta olmak üzere çalışanlar hüzün, endişe, biraz da korku duygularıyla olay yerine gelmişti. İtfaiye ekiplerinin çalışması ve binaların söndürme sistemlerinin devreye girmesiyle alevler kontrol altına alınmak üzereydi. Ama asıl büyük yangının kıvılcımlarını, telefonlarıyla bankaların müşteri hizmetlerini arayan mevduat sahipleri çakmaktaydı. “Alo! Hanımefendi hesabım sıfır gözüküyor.” Son yarım saatte bu şikayetlerin ardı arkası kesilmemişti. Acil toplanan yönetim kurulu, online işlemlerin durdurulması kararını aldı. Halkın paniklemesi ve olayın basına yansımasıyla bir anda batışa geçmeleri içten bile değildi. Olay polise intikal ettirilmeden müdürler, yardımcıları, kısacası bu işlemleri yapabilecek kabiliyette ve mevkide kim varsa acil genel merkeze çağrıldı. İvedilikle de paranın izi takip ediliyordu.
Şubeler yanmışken merkeze çağrılmak ve niye gideceklerini de bilememek hepsini bir parça daha huzursuz etmişti. Ne kadar da bu olaylar su sızmasın mantığıyla yapılsa da genel merkezlerdeki olağandışı hareketlilik basının ilgisini çekmiş, o mıntıkalara muhabirler gönderilmeye başlanmıştı. “Evet, kıymetli izleyiciler şu an şube çalışanları genel merkeze giriş yapıyorlar.” yayınları küçük küçük yapılıyordu. Çalışanlar büyük toplantı odalarında toplandı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Gergin bekleyişte kadınlardan bazıları tırnaklarını yemeye başlamış, erkeklerse oflar puflar arasında kravatlarını gevşetmeye başlamıştı.
Yüzünden düşen bin parça modunda, geniş simasında posbıyıklarıyla genel müdür içeri girdi. Sorunların büyüklüğü karşısında gerildiği belliydi. Ve bunalıma düşmesine de ramak kalmıştı. Yine de kuvvetli durup bütün sakinliğiyle “Arkadaşlar geçmiş olsun. Belki birçoğunuz ilk defa bu binaya geliyorsunuz. Ama burada olmanın hazzını alamayacaksınız. Çünkü şubenizdeki bütün hesaplar boşaltılmış. Şimdi bilgi işlem paranın izini takip ediyor. Siz suçlusunuz veya suçsuzsunuz diyemeyiz. Aldığımız duyumlara göre, yanan diğer bankaların şubelerinde de aynı durum söz konusu. Yani bir ihtimal örgüt saldırısı da olabilir.” Dik saçları, spor tarzı giyimi ve çakır gözleri çakmak çakmak bakan bir genç elinde dosyayla içeri girdi. Direkt “Buyurun müdürüm.” diyerek uzattı. Kapağı kaldıran müdür okudukça gözleri büyüdü, yüzü kızarıp beynine kan sıçramaya başlamıştı. Sonra sert bir tonda “Şube müdürü hariç herkes dışarı.” dedi. Oturduğu koltukta birden silkinen müdür biraz daha dik oturuşa geçti. İnsanlar çıkınca genel müdür, “Sezai Parçalı” diye bağırarak dosyayı müdüre doğru fırlatıp “Bu ne demek oluyor?” Kafasının ön tarafındaki saçları dökülmüş, sigaradan sararmış bıyıkları ve sert hatlara sahip yüzü iyice gerildi. Dosyaya baktıkça sadece “Hayır” diyebildi. “Nasıl hayır lan? Sonuçta bütün paraları karın ve çocuklarının üzerine geçirmişsin. Hem de şubeyi yakıp iz bırakmayacağını zannedip uyanıklık yaparsın ha?” Gördükleri ve duydukları karşısında şube müdürü Sezai’nin dizlerinin bağı çözülüp soğuk soğuk terler atmaya başlamıştı.
Buna benzer sahneler diğer bankaların genel merkezlerinde de yaşanmaktaydı. Acil koduyla genel müdürler, yardımcıları ve istihbarat birimlerinin yetkilileri, Kazanç Bankası’nın Maslak binasına toplantıya davet ediliyordu.
Saat 11:00
İnsanoğlu güne erken başlayınca birçok işi yapabiliyor, işlerim yetişmedi gibi bir derdi olmuyordu. Çoğu zaman vakitsizlikten dem vuran kelli felli adamlar, sabahtan beri bir haftalık işle uğraşıyorlardı. Ama neyle karşı karşıya olduklarını, kendilerini neyin beklediğini, ne yapacaklarını bilemediklerinden sinirleri bir hayli gerilmiş, biraz çocuklaşmışlardı. Ve teselliye ihtiyaçları vardı. Şimdiki problem konusunda birbirlerinden gizleyebilecekleri bir şeyleri yoktu. Doğru bilgiler verilmeliydi ki bir an önce çözüm yoluna girsinler ya da en azından ışığı görebilsinler. Pahalı takımlar, şık kravatlar ve gömleklerle düşman çatlatan İtalyan ayakkabıların tamamladığı karizmalı, güçlü görünüşlü adamların hepsi bir masanın etrafındaydılar. Küçük harflerle ikili konuşmaların yapıldığı odaya en son, ev sahibi Cesur Dağlı girdi. Kısa bir hoşgeldinizden sonra; “Beyler neyle karşı karşıyayız bilemiyoruz. Şubelerimiz müdürlerince mi soyuldu, yoksa onların bir suçu yok, ortak bir düşmanımız bize karşı saldırıya mı geçiyor, bilemiyoruz. Bana kalırsa ben birinci şıkkı isterim. Müdürler ve suç ortaklarını içeri tıkar, paralara bir şekilde ulaşıp meseleyi kapatır, derin bir ohh çekeriz. Yok diğer ihtimal ise geceler ve gündüzler bize haram olur. Her an bir şubemiz ya da daha kötüsü genel merkezlerimize bir saldırı olacak korkusu bizi ticari olarak bitirir...”
Toplantının en genç ama en hırslı üyesi Salim Çalış heyecanına yenik bir şekilde söz aldı. “Size katılıyorum. Şimdi acil tedbirler almalıyız. Bu olay kesinlikle basına sızmamalı. Yangın olayı büyütülüp gündemi meşgul ederken emniyet genel müdürü, içişleri, maliye ile ekonomi bakanı ve istihbarattan özel ekip kurulup olay her yönüyle araştırılmalı.” Cesur, “Yani Salim Bey, zimmet olayını buzluğa kaldırıp piyasaları uyandırmadan olayı çözüme kavuşturalım diyorsun.” “Aynen öyle.” Diğer katılımcılar da aynı yönde görüş bildirdiler.
Yetkili makamlarda en fazla nüfuz sahibi olanlar hemen ilgili birimlerle irtibata geçtiler. Müdürler, aileleri, kısacası kimin üzerine para aktarıldıysa o kişiler emniyette sorguya alındı. Ayrıca ailelerin avukatlarıyla özel görüşülüp işin vahameti açıkça anlatıldı. Böylece bilgi sızması önlendi.
Toplumun tuzu kuru kesiminden kadınlar, şen şakrak genç kızlar, şımarık genç erkekler ve çoğu yancı akrabalar. Alışık olmadıkları nezaret ortamı, onların psikolojisini bozmaya yetmişti. Yine de buraya niye geldiklerini tam bilememek, sorguda sıkıştırılacak olmak onları daha fazla geriyordu. Belki hepsinin kendi içinde küçük kanunsuzlukları vardı. Bunların ortaya çıkacak olması korkuyu büyütüyordu. Ve fısıltı gazetesi flaş haberleri son baskıya yetiştirmişti. “Bizler hakkında zimmet suçlaması varmış.” Yüzlerinde, karlı kış gününün ortasında kendini gösteren güneş misali bir tebessüm belirdi. Onların öyle bir suçu yoktu. Gerçek kısa zamanda anlaşılacak eski hayatlarına geri döneceklerdi! Sorgu mali şubede yapılıyordu. Fakat komiserlere ek olarak, devletin ilgili tüm kurumları oradaydı. Mesele ivedilikle çözülmeliydi.
Lüks ortamlarda itibarlı bir şekilde karşılanıp bir araya gelmeye alışkın müdürlerin kapalı tutuldukları nezarette bir hareketlenme oldu. Yaklaşan ayak sesleri soğuk duvarların verdiği ürpertiyi derinleştirdi. Açılan demir kapı, yetersiz ışıkla beliren iki silüet: “Demir Şirin, bizimle geliyorsun.” Kırklı yaşlarında gelecek vaat eden bir müdürdü Demir Şirin. Bir an memurlarla göz göze geldi. Daha birkaç gün önce şubede kendisinden ihtiyaç kredisi alabilmek için düğme ilikleyip dokuz kıvrım olan memurların halini düşündü. Şimdi burada nasıl da aslan kesiliyorlardı. Taş demek ki yerinde ağırdı. Polisin biri ellerini arkadan kelepçelerken Demir patladı: “Bana, adi bir suçlu, terörist muamelesi yapamazsınız. Ben itibarlı bir şahsiyetim.” Memurlar ise narkozsuz açık kalp ameliyatı yapan ama sakinliğinden ve soğukkanlılığından hiçbir şey kaybetmemiş doktorlar gibiydi. “İtibarın arkasına saklanıp her türlü naneyi yiyin, ondan sonra artistlik yapın. Yürü!” Gördükleri bu manzara, diğerlerinin içindeki korku fidanını köklendirip büyüttü. İş, zannettiklerinden daha ciddiydi. Bazen bir an vardır, koca bir ömrü içine sığdırıp muhasebesini yaparsınız. Bazı uzun zorlu yollar vardır, sevdiklerinize kavuşacaksınızdır, her engeli aşar hemen nihayetlensin istersiniz. Ama sevmediğiniz, hoşunuza gitmeyen olayları anımsadığınız yolların ise hiç bitmesini arzulamaz, hep yürümek yürümek mümkünse de yarı yolda ölüp kurtulmak istersiniz. Demir, bu iki duyguyu birden yaşıyordu. Önce sağ kolunda bir el hissetti sonra emredici bir ses “Dur!” Sadece açılan kapının sesini duyabildi. “Şimdi yürü!” yürüdü. Omuzundan bir el bastırdı ve “Otur!” oturdu. Sonra aniden yüz yirmi desibel şiddetinde bir ses “Demir Şirin, anlat bakalım.” “Neyi?” “Bir de salağa yatıp bilmezden gelmiyorlar mı? Ayar oluyorum. Şubedeki paraları nasıl iç ettiğini, eşin ve çocuklarının üzerine İsviçre’deki hesaplara aktardığını anlat.” Demir’in ağzı kurudu, boğazına adeta iri bir taş tıkandı ve nefes alamayacak duruma geldi. “Hayır, hayır! Ben böyle bir şey yapmadım. Bu adi ve büyük bir komplo.” Genç ve hırçın polis olan, dosyaları sertçe masanın üzerine vurarak “İşte yaptığın işlemler, her şey ortada.” dedi. Heyecanlı, tedirgin ve ciddi gözlerle belgelere baktı. Hepsi tanıdıktı. Polislerin dedikleri doğruydu. Şubenin bütün parası değişik ülkeleri ziyaret ettikten sonra İsviçre’deki hesaplara aktarılmıştı. Başını ellerinin arasına aldı ve “Aman Allahım, ben neyle karşı karşıyayım?” dedi. Cevval polis yine bağırdı “Evet bayım, acı gerçeklerle karşı karşıyasın. Yani hırsızsın!” Birisinin ona “Hırsızsın” demesi onurunu kırmıştı. “Benim şerefli bir çalışma hayatım var. Ben asla çalmam, çaldırmam.” Kısa boylu olan gayet sakin “Ama insansın; para, güç ve onların satın alabileceği her şeye karşı zaafımız var. Sizinki neye karşı?” Bütün baskılara rağmen Demir böyle bir suç işlemediğini ısrarla söyledi. Bütün suçlamaları reddetti. Saatlerce devam eden sorgularda hemen hemen herkes aynı ifadeleri veriyor, benzer sahneler yaşanıyordu. Bir insanı sadece delillere bakıp suçlamak hukuken doğruydu. Ama bazen kalbiniz buna kanaat getirmeyince vicdan devreye giriyor, bir de siz Allah’tan korkan biriyseniz uyku uyuyamıyordunuz. Sorguyu yapan ekibin çoğunun kanaati de: “Deliller suçlu gösterse de bu işte bir terslik var ama ne? Tam bilemiyoruz.”
Şube müşterilerinin mağduriyeti “sistem hatası” denilerek hızla telafi edildi. Şimdilik bir spekülasyonun önüne geçilmiş, ilk şok atlatılmıştı. Borsada bir dalgalanmaya izin verilmemişti. Rakip genel müdürler, bir anda mağduriyetin getirdiği samimi dostlar olmuşlardı. Her gün bu konu hakkında bilgi paylaşımı yapıyorlardı.
Ülkede kimsenin sarsıntısını hissetmediği asıl deprem, en büyük holdinglerden birinin finans bölümünde yaşanıyordu. Ortaklardan Şevket Kuru bütün nakdi kendi hesabına geçirmişti. Bu kadar büyük bir para hareketini bir gecede yapmış ve kimsenin ruhu bile duymamıştı. Zaten Şevket Kuru da kendisinin haberinin olmadığını diğer iki ortağına anlatmaya çalışıyordu. Yönetim kurulundakiler ise nakit darboğazında daha doğrusu parasızlığın içinde para bulmaya çalışıyorlardı. Ufak bir ters rüzgâr her şeyin sonu olurdu.
İsviçre...
Cadde üzerindeki tripleks ev bay Oliver Olsson’a aitti. Saat on iki gibi evin zilini çaldı. Siyah gözlerini tamamlayan tonlarda ten ve saç rengi, uzun boyu, yumuşak sesiyle “Hoşgeldin Oliver Olsson” dedi. “Hoş bulduk sevgili Zehra. Yemekte ne var?” “Memleket havası” “Eline sağlık. Ne güzel olmuştur. Soğan da var mı?” “Onsuz eksik olur.” Ev son derece mütevazı döşenmiş mazbut bir aile eviydi. Mutfağına ayrı bir önem verildiği ilk bakışta göze çarpıyordu. Oliver Olsson mutfağın kapısını açıp içeri girince yeni pişmiş kuru fasulyenin kokusunu içine çekti. “Kuru, pilav ve soğan” fakir-zengin her Türk’ün vazgeçilmez yemeği. Ellerini yıkayıp besmele çekip ekmekten büyükçe bir parça koparıp fasulyenin suyuna bandı, peşi sıra kaşıkla pastırmalı kuru fasulyeye daldı. Arkasından terayağlı pilav ve kuru soğan cücüğü. Eşinin yemek yiyişini izleyen Zehra hanımın da iştahı açılmıştı. Ama onların iştahının asıl sebebi vatan özlemiydi. Beş yıl olmuştu vatan toprağına ayak basmayıp havasını solumayalı. Bundan sebep ülkeyi hatırlatan ne varsa ona böyle iştiyakla sarılıyorlardı. Tabaktaki yemek yarıya gelince Oliver Olsson “Zehra, memleketten ne haber?” “Basın sadece yangınlardan bahsediyor. Kayıp paralardan kimsenin haberi yok.” “Güzel... Şimdiye kadar kayıp mevduatları telafi etmişlerdir. Büyük balıktan ne haber?” “Onlardan çıt yok. Sadece yüksek faizle borçlanıyorlar.” “Şimdi ikinci adımdayız. Sana söyleyeceğim basın kuruluşlarına ve yazarlara şu bilgi dosyasını gönder: Berrak Holding ortaklarından Şevket Kuru bütün nakit parayı kendi hesaplarına aktarmıştır. Dekontlarını ve banka bilgilerini de ekle.” “Tatlım, niye bankaların kayıplarını basına sızdırmıyoruz?” “Sevgili Zehra... Biz vatan ve millet düşmanı değiliz. O haber bugün çıkarsa kurumlar zorda kalır. Ekonomi bozulur. Ve domino taşı etkisiyle konuyla alakasız milyonlarca vatandaşımız olumsuz etkilenir. Şimdi kaybolan paraları tedarik etmişlerdir. Müşterilerine teknik sorun var açıklaması yapmışlardır. Sen, Şevket Kuru’nun diğer gizli hesap bilgilerini de ortaklarına gönder ki onun canına ot tıkarken masumların bedduasını almayalım. Bir kişinin ahını alacak olmaktansa intikamdan vazgeçerim daha iyi.” Zehra: “Bu işten çok sıkıldım. Vatan özlemi içimi yakıyor.”
Devamı Gelecek Ay
