Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

İflas

Bu Yazıyı Paylaşın:
İflas

Ahmet, şuurunu kaybetmiş ve hedefsiz adımlarla yürüyerek yol kenarında bekleyen gri renkli arabaya bindi. Emniyet kemerini takmasıyla birlikte yolculuk başladı. Arkasında, çapraz kılıçların asılı olduğu adam, ayaklarını masasına uzatmış silahını temizliyordu. Çalan telefonda “Nusret Hocam” yazısını görünce birden silkelenip toparlandı. Boğazını temizleyip “Hocam buyurun.” dedi. “Mahir, evladım nasılsın?” “Hayat işte hocam, dualarınızla postu deldirmeden yaşıyoruz.” “Senden bir ricam olacak.” “Ne demek hocam, senin rican benim için emirdir. Benimle az uğraşmadınız, çok emeğiniz var ama eşeklik bizdeydi. Damağımda hâlâ sizin ısmarladığınız dönerlerin ve dondurmaların tadı var. Eliniz de ağırdı ki hâlâ bazen sırtım sızlar. Ne yapsanız olmadı, biz yine âlemin adamı olduk.” “Sizin âlemde Sarıgöllü Niyazi diye biri varmış?” “Hee, Hergele Niyazi’dir asıl lakabı, sana bir yamuğu mu oldu?” “Bana değil, canım kadar sevdiğim kardeşime yapmış. İsmi Ahmet Balcı. Bugün mekânını basıp alacak tahsiline kalkışmışlar, gardaşım da onlara silah çekip kovmuş. Bunların bir hainlik yapmasından korkuyorum. Ahmet Bey çok mühim iyi bir insandır.” “Hocam benim... Senden pek bir şey kapamadık ama şunu zorla da olsa o taş kafamıza soktun. Mazlumu ezmemeyi, zalim olmamayı öğrettin. Sen diyorsan öyledir. Rahat ol. Ben kulağını çekerim.”

Yürekten sevince, insan rahat duramıyordu. Nusret, imamlığı sadece bir vazife olarak görmüyor, Peygamber’in emaneti görüp elinin değdiği her yere nüfuz edip o an yapması gereken neyse ibadet niyetiyle yapıyordu. Ahmet’in dükkânında yaşananları duyunca dayanamamış, dostunu korumak için sessizce olaya müdahale etmişti.

Cihangir, soy ismi Sarıoğlu olsa da esmer, kalın kemikleri ve sert simasıyla tam bir Bayburtluydu. Uzun yol için arabayı fazla fazla nevaleyle doldurmuş, daha ilk andan itibaren ikramlara başlamıştı. Belli bir zaman sessizce, daha sonra üç beş boş lakırdıyla yol gittiler. Sonra, “Ahmet abi üzülme sabret, veren de alanda Allah.” Ahmet tasdikler bakışlarla “Hayatımda bazı anlar, yaşananlar, belli aralıklarla hep tekrarlanıyor. Babam, Beykozlu Balıkçı Yaşar serseri ruhlu bir adam, sorumluluktan hep kaçarmış. Dedemler “evlenirse sakinleşir, aklı başına gelir” diye on dokuzunda on yedi yaşındaki annemle baş göz etmişler. Ben doğmuşum, askere gidip gelmiş, hayatı aynı değişen bir şey yok. Bazen beni de alır kayıkhaneye götürür, oradaki küçük çocuklar ile kavga ettirirdi. Oralardaki küçük çocuklar ile kavga ettirirdi. Silahını da elime verip kullanmayı öğretirdi. Belki de hayatta bıraktığı en güzel miras cesaret ve dövüşçülüktü. Daha sekiz yaşında bir çocukken, bir gece babamı balığa gönderdik. Bir daha dönmedi. Öldü mü, başka bir ülkeye mi gitti kimse bilmiyor. Annem, zavallı, elde yok avuçta yok sahip çıkan yok. En sonunda bir talibi çıktı, evlenip ona sığındı. Fakat adam beni istemedi. Haydi, Ahmet seni çok seviyorum yalanları içinde yetimhaneye. Hikâyeleri birbirinden farklı günahsız çocukların içinde şanslı olanları annesinin, babasının kim olduğunu bilenler ve küçük yaşta iyi bir aileye evlatlık verilenlerdi. En şanssızları ise ailesi hakkında en ufak bir bilgi olmayanlar.” “Abi, o saatten sonra ne önemi var?” “Bu acı anlatılmaz ancak yaşanır veya tanık olunarak hissedilir. Mesela, en küçük kavgada ya da hizmetliler önemsiz bir aksilikte bile hakaretler, küfürler saydırıyordu. Senin anlayacağın, iki ahlaksızın anlık heveslerinin ve zevklerinin bedelini bir günahsız ömür boyu yüklenip ceremesini çekiyordu. Bir de ümit aslanım ümit... Bir gün annem, babam, dedem, amcam gelip başımı okşayıp hadi yuvana dön evladım diyecek beklentisi. Daha beteri, ben izin günleri onların yaşadığı mahallelere giderdim; belki beni görürler de canımın içi, yiğidim diye kucaklarlar beklentisiyle serseri serseri dolaşırdım, ama nafile. Okula giderken bir ilan gözüme çarptı: “Çırak Aranıyor”. Bir marangozhanenin camında asılıydı. İçeri girdim. Tezgâhın başındaki ustaya “Ben ilan için geldim.” dedim. O hafiften başını çevirip mavimtırak gözleriyle “Çok küçüksün, ailen izin verir mi?” dedi. Ben de “Annem babam bana bir şey diyecek olsalardı terk edip gitmezlerdi.” dedim. Adam çok akıllıydı. Kalktı, saçlarımı eliyle karıştırdı. Beni öptü, öptü, bağrına bastı. Sanki şu koca dünyada ilk defa seviliyordum. Ve o sıcaklık ya hiç bitmesin ya da o an öleyim istedim. Sonra bana çayının yanında duran ve bir ısırık alınmış gofretini verdi. O benim bu dünyada yediğim en tatlı gofretti. Ondan daha güzelini yemedim, yiyeceğimi de zannetmiyorum. Onu lezzetli yapan içindekiler değil, verenin güzelliğiydi. Bu olay aynı zamanda yeryüzündeki en farklı ve hoş iş başvurusunun kabulüydü. Okuldan arta kalan zamanlarımda ustaya yardım edecektim. Ustam acayip bir adamdı. Lakabı Deli Veli’ydi. Deliliği; açık sözlülüğü, yalansızlığı, hilesiz olmasındandı. Öyle herkese iş yapmazdı. Özel, sanat değeri olan işler yapardı. İşin daha ilginci, dükkânına müşteriden fazla muhabbete gelenlerin çok olmasıydı. Ve o Deli Veli hayatımda ilk defa duyduğum Ehl-i Beyt sohbetlerini yapardı. Çoğu zaman da gözyaşlarına boğulurdu. Ne zaman Peygamber Efendimiz’in(sav) ismi geçse ekseriyetle coşkulu salevâtlar getirir ve “kurban olayım sana” derdi. Kimi zaman gelenlere “Bak Ahmet! Bu, Ehl-i Beyt’i Mustafa’dandır. Elini öp. Hürmette kusur etme.” diye edep öğretirdi. Kendisine maruzat arz edenleri boş göndermez, hiçbir şeyi yoksa komşulardan alınır sıkıntı giderilirdi. Bazen de hararetli tartışmalarla Müslümanların, İslam dünyasının dertleri konuşulur. O hep “Mehdi Resul Efendimiz gelecek, zaman yaklaştı.” derdi. Şu hayattaki en büyük şansım Veli ustaya çırak olmaktı. En güzel anları onun yanında yaşarken gariptir ki gelecek yıllarıma yön verecek temeller orada atılmış. Benim yaşım ilerleyince ustam “Evlat, seni inceledim sen zanaata değil ticarete yatkınsın.”dedi. Sonra da döşemelik kumaş satan Şefik Büyükvardarlı’nın yanına gönderdi. Ben de işi orada kaptım.

Yetimhane öyle bir psikoloji verir ki insana, tek başına bir simit bile götüremezsin; çünkü diğer kardeşlerinin de yemesini istersin. İşte bu durumda yaş on sekiz kapının önündesiniz. İkinci kez, ailem bildiğim insanlardan kopuyordum. Acı vericiydi ama Allah’tan bir işim ve çevrem vardı. Lisede bir tercih yaptım. Ya okuyup memur olup rahat statükocu bir hayat yaşayacak ya da risk alıp ticarete atılacaktım. Paranın getirdiği güç beni cezbediyordu, ben de tüccarlığı seçtim. Delicesine çalışıyordum. Tezgâhtarlığım iyiydi. Bir gün “Patron, bana müsaade et pazarlamaya çıkayım.” dedim. Şaşırdı. “Sana (o zamanın parasıyla) elli milyara kadar kredi. Fazla mal satma; eğer patlak, çatlak olursa ancak bu kadarını idare ederiz.” Tabi ben fırtınayım. Elimde çanta, kumaş kartelaları, şehir şehir dolaştım. Bir haftada, bana açılan kredi kadar satış yaptım. Ben artık dükkânda ayağa müşteri beklemiyordum. Hep dışarıda serbest adamdım. Bir gün Şefik abi beni çekti: “Evlat! Ya bana ortak ol ya da sana dükkân açalım.” dedi. Afalladım. “Öyle garip garip bakma! Senin emeğinin karşılığı, maaşınla beraber aldığın prim değil. Dükkânın yarı cirosunu tek başına yapıyorsun. İllaki birileri seni gıdıklayacak. Bana bir şey diyemesen de için için bir şeyler seni kemirecek. Sonra da sudan bahanelerle ayrılıp iş kurarsın.” Yine bir yol ayrımındaydım ama bu sefer benim isteğime bırakılmıştı. Piyasada iyi bir kredim vardı. Ve bitmek tükenmek bilmeyen bir azmim; altı ay sonra kendi işimin başındaydım. “Varol Kumaşçılık” tabelasını asıp işe başladık. Kısa zamanda ciddi para kazanmaya başladım. Tabiri caizse paraları koyacak yer bulamıyordum. Bankanın en itibarlı müşterisiydim. Müdür direkt ilgileniyordu. Giyim, kuşamım da değişmeye başladı. Zamanla da iş adamlarının davetli olduğu kokteyllere, yemekli toplantılara çağrılır oldum. Sadece bunlar değil; size bedavaya iltifat edenler. Önce bunlar yalan diyorsun, paran için seninle alakadarlar desen de zamanla hoşuna gidiyor. Günler geçtikçe de inanmaya başlıyorsun. İnanmak güzel geliyor. Çünkü hep horlanmış, küçük görülmüş, hiç iltifat almamış, sevgi görmemişsiniz. Gerçek olmasa da ihtiyacın var. Küçük küçük akşam gezmeleri. Artık bir şey düşünemez oluyorsun. Yalan dünyadaki yoğun sevgi sağanağı hiç bitmesin, ruhunun en kuytu köşelerine kadar soluyup hücrelerine işlesin istiyorsun. Bir yerlere sürüklenirken geçmişten sadece kötü hatıralar gelmiyor “Haramın evi olmaz. Allah’tan korkan hiçbir şeyden korkmaz.” beynimi, zihnimi zonklatıyordu. Bunlar Veli ustanın iş yerine gelenlere yaptığı benim de mecburi kulak misafiri olduğum sözlerdi. Sonra, bohem hayat tarzını en maksimumda yaşayıp nihayetinde ibretlik olan iğreç hayatlar hep gözümün önünden geçiyordu. Yüksek bir uçurumun kenarındaki adamdım. Ayağım bir kaysa tutunabileceğim ya da benim ağırlığıma dayanabilecek güçlü bir dal yoktu. İçimi derin bir ürpertiyle yok olma korkusu kapladı. Yine o yetim ilkokul çocuğunun psikolojisiyle Veli ustanın atölyeye gittim. O hep muhabbet ummanıydı. Yine gür sesiyle salevâtlar getirip beni kucakladı. Her daim demli olan çaydan iki bardak doldurdum. O direkt söze başladı. “Eee, Ahmet beyimiz! Şimdi parayı buldun yalakanız, janjanlı dostlarınız çoktur. Seni hangi ihanet buraya yuvarladı.” Ben suç işleyip ceza almak istemeyen çocuk masumiyetiyle “Yuva kurmak istiyorum.” dedim. Gözlerimin içine baktı. İnceden gülümsedi, sonra Deli Veli lakabının hakkını verir şekilde hafif galez kelimelerle kalaylayıp “Şimdi sen zengin oldun, fakir kızıyla evlensen onu ezersin. Sana varlıklı, aynı zamanda eli maşalı biri gerek. Ne de olsa sonradan görmesin, sapıtmayasın.” Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra bir de baktım ki yengenle evlenmişim. Allah razı olsun. Hanım varlıklı ve görgülü bir ailede büyümüştü, beni taşıyabildi. Özellikle sosyal hayattaki cahilliklerimi, eksiklerimi hep kapattı. Rabbim dört evlat verdi. Zamanımın çoğunu onlara ayırırdım. Aslında kendi yaşayamadığım, benden çalınan çocukluğumu yaşıyordum. Çok mutluydum. Ama şimdi, her şey bir sabun köpüğü gibi eriyip gidecek gibi hissediyorum. Son kelimeyle Ahmet iyice duygusallaştı, gözleri doldu, hatta çaktırmadan biraz ağladı. Cihangir görmemişçesine camı açıp “Bursa gerçekten yeşilmiş yahu...” dedi. Oksijen, ortamın havasını biraz olsun değiştirdi. Cihangir de tam olarak ne diyeceğini bilemiyordu. Hangi söz, bu yaralı adamı teselli edecekti? “Ahmet abim benim. Bilirsin ben öyle herkesin sözüne itibar etmem, çok sorgularım bu sebeple de biraz da gıcık bir adamımdır. Takip ettiğim Feyz ve Gönül Dergileri var, bazen de bürolarını ziyaret edip sohbetlerinden istifade ediyorum. Her gittiğimde aklım, kalbim..” Cümleyi kesen Ahmet söze girdi “Ne türden soru varsa cevap buluyor.” “Yok abi, o klasik oldu artık. Aklımı, gönlümü geleceğe hazırlıyorlar. Sanki ötelerde yaşayıp sonra bugüne dönüp bizleri merhamet duygusunun itmesiyle şu kargaşa dünyasında yol gösteriyorlar. Tabi ki dinleyip anlayana. Bir de belki de en önemli özellikleri, insanı çok iyi tanıyorlar. Tanıyor derken sadece kafasının içindeki beynini, aklını değil; ruhunu, bilinebilecek en maksimum seviyede tanırken, duyguları, vehimleri, kısacası bizi etkileyen ne varsa hepsini ölçüp biçip önüne koyuyorlar. İlk tanıdığımda şaşırdım. Bu şaşkınlık kendimeydi; aklını çok beğenen ben mat olunca kabullenmek istemedim. Devreye hasedim, kibrim girdi. Bu camiayı yetiştiren mübarek için “böyle bir insan olamaz” reddini yapmak istedim, sonra da saniyesinde vazgeçtim. Fakat kendimi, dünyanın en büyük günahkarından daha aşağı hissettim. Çünkü o şahsi günahlarıydı. Ama ben, görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatır denilen bir Allah dostunun karşısındaydım. İşte orada asıl beğenilmeyen, hoşlanılmayan o zât üzerindeki tecellilerdi. Çünkü Allah’ı da tanımak istemeyen nefsimiz, O’nun bize lütfu olan salih bir Hz. İnsanı, haliyle kabullenmeyecekti. Yani bizi biz yapan asıl akıl, ferasetmiş. “Müminin ferasetinden korkun; o Allah’ın nuruyla bakar.” hadisi o zaman dank etti. Fark ettim ki imtihan denen gerçeklik, matematik kesinliklerden ziyade kalplerdeydi, yani duygulardı.” Ahmet memnuniyetle dolu bir tebessümle “Bu kadar hikmet bana ağır gelir. İlkokul seviyesine göre anlat gardaşım.” Küçük harflerle gülüştüler. “Bütün olaylara matematikle bakıyoruz. Mesela elimize bir cetvel almışız, orada yoksa göz bebeğimizde zaten bir tane var. Hımm, sakalın on iki santim, olmaz, on beş santim olmalı yoksa Allah razı olmaz. Ya sarığın? Bir metre on santim, o hiç olmadı, bir metre kırk santim olacak, arkadan on beş santim sarkacak. Şu kadar rekât nafile namaz kılıp şu kadar hatim indirmez isen evliya olamazsın. Eee paşam! Duygular nerede? Onu hiç soran düşünen yok; riyasını, ucub ya gıybet... Hadis-i şerifte: “Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tevbe eder de [bir daha yapmazsa] Allahu Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Gıybet edilen, gıybet edeni affetmedikçe, affolmaz.” Sen gözünü sakınmaya çalışırken dilini ne yapıyorsun? Adam normal giyiniyor, mübareklik riyası yapmayan adam gibi adam... Utanmaz, hiç düşünmeden üzerine çizik atıyor. Acı olanı, hikmetten nasip almadan hikmet pazarlayıp şarlatanlık yapıyor. Ben duyguları, telli bir saza benzetiyorum. İçimizde her nota var. Sen hangi perdede hangi nota var, hangi tele basıp vurman gerektiğini bilmez isen kulak tırmalayan baş şişiren iğrenç bir ses çıkar. Ama akordunu tam yapar, doğru tele tam zamanında vurursan güzel ritimli bir musiki olur. Bir de içli oldun mu yani hissiyatını verdin mi usta olursun. Duygular ise olaylarla akort edilir. Vefasız kötü insanlar seni gererken, Allah adamları normal seviyeye getirir. İşte her yaşadığın olay karşısında verdiğin tepkiler ya bozuk iğrenç bir sestir, ya da huzur veren güzel bir musiki olur. Maalesef günümüzde toplumumuz haset anaforu yaşıyor. Bak sana ispat edeyim. Gerek dost meclislerinde gerek sosyal medyada Hz. Fatıma deyince hemen şu hadissöylenir paylaşılır: “Kızım Fatıma! Babam peygamber diye güvenme, sana faydam dokunmaz.” Sanki Hz. Fatıma şımarık, fasık ve şuursuzdu da peygamber babası o sebepten uyardı. Ey çok bilmiş ukala kibir budalası, düşünme ve akıl özürlüsü! Hz. Fatıma ile ilgili “Hz. Fatıma, ilklerden ve sonrakilerden bütün cennet kadınlarının en üstünüdür.” “Allahu Teâlâ, Fatıma ve nesline cehennemi haram kıldı.” “Kızım Fatıma’nın adı, ‘Allah onu ve sevenlerini cehennemden korur’ manasındadır.” gibi daha birçok müjdeli hadisleri niye görmezden geliyorsun. O sebepten canım abim, Peygamber’e, onun Ehl-i Beyti’ne ve bu zamandaki temsilcilerine verilen tepkiler o adamın kalitesini ortaya çıkartır. Maalesef peygamber için “sana canım feda diyenler” ne acı ki bu konuda “Canımı sıkmayın lan!” modunda öfkeli gözlerle bakıyor.

Ahmet şaşkın, dalgın, Cihangir’e bakıyordu. Kırk yıl düşünse Cihangir’den bu tahlilleri duyacağı aklına gelmezdi. Samimi bir “Maşallah” dedi. Ona karşı olan saygı hisleri katlandı. Ben bir cevherle yan yanaymışım da haberim yokmuş diyerek hayıflandı.

Cihangir devam etti: İşte beni çok derinden etkileyip adeta kendisine âşık eden, ilim ve fikir adamı, maneviyat sahibi Şenel İlhan Beyefendi’nin bir sohbeti sana şifa olur:

“Bu dünya hayatı imtihan formatında dizayn edilmiş olup cennet gibi yaşamaya endeksli bir hayat değildir. Başımıza gelenler bizim için güzel olan, ideal olan değil ama bizim sınavımız için en gerekli ve hayırlı olan yani en uygun olandır. Uygun olanı ise Rabbimiz belirler. Mesela gözümüz, kaşımız, burnumuz gibi organlarımızı ele alalım. Bu organlarımız bize güzel gelmeyebilir. Ama güzellik üstünlük değildir; aksine doğru olan şu ki uygun olan bir organ güzeldir. Çünkü uygun olanı Rabbimiz belirler ve bunu belirlerken de bizim için dünya-ahiret, geçmiş-gelecek, bütün zamanlarımızı kuşatan bir bilgiyle, yine ruhsal ve fiziksel yapımızı, yani her şeyimizi değerlendiren bir bakışla belirler. Kula yakışan bu durumda Allah’a teslim olmak ve bize verilen şeylerin en uygun olan olduğu bilinciyle rahat ve huzurlu olmaktır. Organlarımız gibi değişemeyen özelliklerimizi değiştirmeye çalışmak veya bunlar sebebiyle bunalıma girmek yerine, ilim gibi, ahlak gibi değişebilecek şeyleri değiştirmeye çalışmak bu dünya hayatına en doğru yerden bakmak olur.” Cihangir’in konuşması bitince dünyaya ait bütün sesler kesilirken ruhların meşk sesleri duyuluyordu. Ahmet’in yıllardır içinde yuvarlanan taşlar sanki yerine oturmuştu. O kadar rahat etti ki oturduğu koltuğa daha bir sağlam yerleşti. İç âlemindeki yolculuğa, artık, nasıl yapacağını bilenleri bulmanın güveniyle devam etti. İflas, onun için yeni bir diriliş olmuştu. Belki de şimdiye kadar yaşadığı her olay bundan sonra yaşayacakları için belki de hazırlıktı...

SON