İflas
İş yerine gitmek için attığı her adımda artık ayakları geri geri gidiyordu. Yüreğinde ise Ortaçağ Avrupası’nda korkunç işkencelere maruz kalan mazlumların çektiği acıların benzerlerini hissediyordu. Ama el mecbur gitmeliydi.
Kendisine lakaytça boş yer gösteren otoparkçıya baktı. Çok değil, daha bir yıl önce kendisini girişte karşılar, riyakâr gülümseyişle “Abi sen yorulma ben hallederim.” derdi. Şimdi ise... Ah! Keşke, keşke en büyük derdi bu olsa idi. Protestolar, vadesi gelen borçlar, hacizler, maaşlarını tam alamayan çalışanların ekşi yüzlerinde tavizkâr biraz da intikam dolu bakışlar. Evde ise dertler bambaşkaydı. Daralan, küçülen evin değil, gönül dünyasının metre karesiydi. Aile bireylerinin hepsi yeni hayatlarından şikâyetçiydi. İşittiği alçak tondaki homurdanmalar kopacak kasırganın habercisiydi. Ama gün, anlık dalgaları savuşturup gemiyi yüzdürme günüydü. İş yerine yürürken bazı esnafın arkasından konuşmaları kulağına kadar geliyordu. Kimileri ise bir söz söylemeseler de içlerinden geçenler gözlerinden okunuyordu. “Piyasanın en büyüğüydü. Vay be! Bir anda acınacak hale geldi.” Bu meyanda lakırdılar. “Hiç mi dostum yoktu ya da ben mi edinemedim, seçemedim?” Son aylarda, bu ve benzeri sorular onun gündeminden hiç düşmeyen cevapsız suallerdi.
Üst üste gelen dertler karşısında her gece yenilmiş bir savaşçı gibi yatağına giriyor, sabahları ise “Bugün her şeye rağmen zafer kazanacağım.” diyen yılmaz bir komutan ruhuyla cesaretini toplayıp hayata yeniden “merhaba” diyordu.
Belirsizliğin, memnuniyetsizliğin oluşturduğu gerginlik iş yerinin her yerine sinmişti. Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen eski günlerden ona tek kalan vakur yürüyüşüydü. O bildik dik duruşuyla selam verip yazıhanesine geçti. Koltuğuna oturduğunda ise derin bir “ohh” çekti. Dik durmak, durmaya çalışmak onu çok gerip mecalsiz bırakıyordu. Sağındaki emektar para kasasına acıyan gözlerle baktı. O da kendisi gibi şimdi çok mahzundu. Parasızlık onun da itibarını düşürtmüş, sadece icra ihbarnamelerini saklar olmuştu. Bilahare telefonu eline aldı. Eski günlere gitti. Aradığında mutlaka cevap verilir ya da hemen kendisine dönüş yapılırdı. Şimdi ise ısrarla aradığı halde telefonuna bakılmayan, bakılmayacak bir adamdı. Çünkü borç isteyebilirdi. Bugün yine alacaklılar gelecek, o da üç kuruş parayı yirmiye bölüp en azından sus payı verecekti. Elde avuçta satılabilecek ne varsa gitmişti. Şimdi, “Neden böyle oldum? Eksiğim, hatam neydi?” sorularına cevap arıyordu. Gayrimeşru bir hayatı yoktu. Namazı, orucu tamamdı. Zekâtı fazla vermeye gayret ederdi. Bir ara inancını, inandığı değerleri sorgulamaya başladı. Evet, imtihandı. Ama bunu hak edecek ne yapmıştı ya da ne yapmamıştı? Bu sorgulamalar bazen öyle şiddetini arttırıyordu ki isyana, küfre ramak kalıyordu. Peşinden bin nedametle istiğfarlar geliyordu. Sık sık, baba yadigârı delikli demir gözüne ilişiyor. Kurşundan medet umuyordu. Bazen de ilaçla bu işi yapma kararı alıyordu. Ama intihar etmeyi bir türlü kendisine yakıştıramıyordu.
O bunları düşünürken kapıdan Nusret Hoca gözüktü. İmam Efendi aktif bir insandı. Vakıf, dernek, birçok hayır işine koşar, ön ayak olurdu. Geçmişte birçok güzel amele katkıda bulunmak nasip olmuştu. Fakat şimdi verecek bir şeyi kalmamıştı. Gözüne bir anda saati takıldı. “Yok demektense -ki zaten kör testere ile kesseler bile hayır diyemezdi- saati satarım daha iyi olur.” dedi.
O heybetli haliyle imam selam verip içeri girdi. Onun gelişi dükkânın havasını değiştirmişti. Hoşbeşten sonra o huzur veren simadan adeta mahcup ifadeler dökülüyordu: “Kardeşim! Sıkıntılarından haberimiz var. Birkaç arkadaş bir araya geldik, belki bir yarana ilaç olur diye kendi aramızda...” diyerek beyaz bir zarf uzattı. Gözü, zarfı almakla almamak arasında kalan bakışlarla bakıyordu. Düşünülmek, sevilmek, dostlarının güven veren sıcaklığını, varlığını bilmek onu mutlu ederken birilerinden bir şey alıyor olmak zoruna gidiyordu. Bu halini gören imam: “Sen beş vakit Allah’ın evine geliyorsun, O’nun huzuruna duruyorsun. İşte o evin sahibi, din kardeşlerin vesilesiyle sana ikram ediyor. Çekinme rahat ol.” Bakış açıları değişik olunca tepkiler de farklı oluyordu. Bu saatten sonra “yok” demek hem çok ayıp olur hem de bu kibrin açık bir yansıması sayılırdı. Emaneti, aniden erimesinden korkulan bir kar tanesini avucuna alırcasına alıp kasaya koydu. İyilik yapmaktan daha mühimi, onu en ince ayrıntısı düşünülmüş kibarlıkta yapmaktı. Bu kaygıları taşıyan imam Nusret, onu daha fazla utandırmaktan korkup çay teklifine bile müsaade etmeden kalkmıştı.
Üzerinde Ahmet Bey yazan ve mütevazı bir elle uzatılan mahzun zarfın içine baktığında hatırı sayılır bir miktar vardı. Allah insanı daraltıp sıkıntıya düçar ediyordu. Ama umulmadık yerden beklenmedik ellerle yardımı da geliyordu. Ümitleri yeşermişti. Ama iç muhasebesi bitmemişti. Bu yaşadıklarının bilinmezliğini bilebilirse hayata ve ahirete dair büyük bir sırra vakıf olacak ve umulmadık hikmet kapıları açılacaktı. Sırra erememek ona bütün yaşananlardan daha çok acı vermeye başlamıştı. İç dünyasının yangınlarının yanında, dış dünyadakiler adeta sinek vızıltısı, ısırığı mesafesinde kalıyordu.
Zarfı kasaya koyarken, bir gün okurum umuduyla aldığı kitap eline geldi: “Allah Dostlarından Nasihatler” Başlasa bitiremeyecekti. En iyisi üstün körü bakarken mühim gördüğü yeri okumaktı. Sararmış sayfaları çevirirken, Allah dostlarından birinin darlanıp sıkıldığı zamanlarda sağ elini kalbinin üstüne koyup salavât-ı şerife getirdikten sonra İnşirah suresini okuduğu ve tavsiye ettiği yazıyordu. Abdestini tazeleyip o büyüğe ittiba etti. Sanki gönlünde bir esenlik rüzgârı esmeye başlamıştı. Sonra surenin mealini de okudu ve “İnşallah” dedi. Bitmeyen muhakeme devam ederken, yaklaşan öğle namazına gitmek için ayağa kalktı. Eskiden top top satılırken şimdi günlük üç beş metre giden döşeme kumaşlarına baktı. Süleymaniye Camii’ne gitmek için İ.M.Ç. bloklarının arka kapısından çıktı. Her bir taşında tarihin gözü olan yollarda yürümeye başladı. Eski Osmanlı evlerinin arasından ilerlerken her zaman tanık olduğu manzara onu şimdi daha çok yaralamıştı. Muhteşem Süleymaniye’nin eteğine adeta bir ressamın usta bir fırça darbesiyle resmedilmişçesine ayrı bir güzelliği olan bu evler, şimdi ya harabeye dönmüş ya küçük bir atölyeye veya bekar evlerine tevdi edilmişti. Sızısı derinleşti. Çünkü gerçekte tahrip olan evler değil; akıl, kalp, fikir ve gönüller harap olduğundan asli vazifesini ifa edemez olmuştu. Utandı, kahroldu. İçinden müsebbiplerine okkalı bir küfür sallamak geldi. Ama sıkıntıdan bitap düşmüş iri ve kuvvetli bedeninin buna bile mecali kalmamıştı. Gücünü israf etmeyip küllerinden yeniden doğmalıydı.
Ve Asmalı Mescit Sokaktan sola dönünce az ileride muhteşem Süleymaniye Camii. Eski İstanbul’daki her semtin, caminin, konağın kısacası her şeyin bir hikâyesi, kendine has havası ve bir mesajı vardı. Caminin haziresinde Kanuni Süleyman ile, dönemlerinin maneviyat büyükleri aynı yerde yan yana yatıyorlardı. Ziyaüddin Gümüşhanevi Hz., Mehmet Zahit Kotku Hz. ilk akla gelen Allah dostlarıydı. Madde ve mana yan yana dengede duruyordu adeta. Yedi tepe İstanbul’da minarelerden müezzinler ezanları sadece ahaliyi namaza davet etmek için okumuyor, aynı zamanda şuurları tazeliyordu. Sen unutmuş olsan da burası pâyitahttı; kutsal emanetler hâlâ bu şehirde muhafaza ediliyor ve tüm dünyada İslam’la şereflenmeyenleri imana davet ediyordu. Allah ve Resulü’ne (sav) kin besleyip düşmanlıkta inat edenlerin kalplerine ise gür nidalarıyla korku salıyorlardı.
Kaç yaralı gönül bu kubbenin altında şifa bulmak için Allah’a yalvarmıştı bilinmezdi. Ama kıyamete kadar el açıp yardım dileyenlerin eksik olmayacağı da kesindi. Belki bugünün en dertlisi Kumaşçı Ahmet’ti. Ellerini açtı. Ama kalbindeki önlenemeyen itirazlar çoğalarak dualarından daha hızlı yükseliyordu: “Neden ben? Bunu hak edecek ne yaptım? Çarşıda her türlü gayrimeşru işleri yapanların keyfi yerindeyken...” Kalbinde neşet eden bu isyana artık aklı ve mantığı da eşlik etmeye başlamıştı. Yaşadıklarına kendi düşünce sisteminde bir yer bulamıyordu. Ters gelen bir şeyler vardı. Adeta isyan onu küfrün kenarına sürüklemiş, sanki bir adım sonrası şeytanın tarafına geçmekti. İblis de bu hale gelirken, getirdiği “Ya Rabbi! Ben yıllarca sana kulluk yaptım, cihat ettim, üstünüm...” delilleriyle kendince yüzde yüz haklıydı ve yine kendince büyük haksızlığa uğruyordu. Taraf olmak ne garip şey, “Onunla aynı tepkiyi vermek için önce psikolojinin ona benzemesi gerekiyormuş.” dedi. Evet, evet şeytanla aynı psikolojideydi. Eyvah, eyvah… Sanki şeytan hep oradaydı ve kendisi iblisleşmişti. Kalbi hızla çarpmaya başlarken kan basıncı arttı. Yüzü kızardı, elleri titredi. İmanını kaybetme korkusu dağları sardı. İyi işler yapmak başka, iyi adam olmak başka derlermiş. Hep iyi işler yapmıştı. Peki ya iyi insan mıydı? Kendisine puanlar verirken kanaatlerini nasıl kullanıyordu? Bu sorunun doğru cevabını dünyada belki birkaç kişi verebilirdi. Aklı devreye girdi. “Duygusal takılmanın bir manası yok. En azından bir bildiği hakikat vardı. Şeytanın tepkisini verme. Yani, “Allah’ın (c.c.) hükmü hoşuna gitmese de razı ol, yaşananların hikmetini görmek için sabret.” Bu fikir onu rahatlattı. “Kusurum neydi?” sorusunun cevabı belki şimdi görünmeyecek kadar derinlerdeydi. Yahut da mücadele edemeyeceği kadar büyüktü. Allah’ın takdirine razı olup teslim olmak en güvenilir limandı. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. İş yerine dönerken, iç âlemindeki muhasebeye nihayet verirken dertleri gözünde iyice küçülmüştü. Artık baktığı her şeyi daha farklı görüyordu. Ekmek teknesine neşeli bir halde selam verip girdi. Çalışanlara dönüp “Çocuklar! Bir şeyler var mı?” diye sordu. Yaşça büyük ve en eski çalışan olan Remzi; “Abi, siftah niyetine on metre sattık.” Derin bir soluktan sonra “Ehh, hiç yoktan iyidir.” Adeta yeniden doğmuştu. Yine masasının başına geçmişti ki içeride bir hareketlenme oldu. Klasik mafya tipli üç kişi içeri girip çalışanları dışarı çıkarttılar. İkisi kapıda dururken, eskilerin tabiriyle zebella gibi olup merhametsiz bakan yazıhaneye girdi. “Ahmet Balcı sen misin?” “Sorana bağlı; sen kimsin, destursuz?” “Anlaşıldı.” Adam cebinden bir senet çıkarttı. “Bir ay olmuş keyfe keder ödememişsin. Sarıgöllü Niyazi abimiz sana bir iyilik yaptı. Borcunu kapattı. Sen artık bize borçlusun.” Silahını göstererek “Nakit, yirmi bin çık.” Ahmet bir adama bir de silaha baktı. Adamla göz göze geldiler. Ahmet’in hiç de korkmuş bir hali yoktu. Ahmet pis bir gülümsemeyle “Hay hay!” dedi. Adam da cesur bakışlı birisinin hemen teslim olmasına şaşırmıştı, belki de hayatındaki en kolay tahsilatı yapıyordu. İçinden “Lann, keşke miktarı daha çok söyleseydim.” dedi. Ahmet kasayı açtı. Nusret hocanın verdiği zarfı aldı. Paraları adamın gözünün önünde çıkartıp masanın üzerine bıraktı. Leş bulmuş sırtlan gibi sevinen adamın gözleri büyürken iştah dolu bakışlarla elini uzattı. Tam alacakken, Ahmet çevik bir hareketle sol elini paraların üzerine koydu. Haşin gözlerle manalı manalı baktı. Bunun karşısında tetikçi diğer eliyle senedi uzatırken Ahmet yine atik bir el hareketiyle kasasından silahını çekip adamın kafasına dayadı. Adam bir anda dehşete kapıldı. Ne yapacağını bilemedi. Göz ucuyla, bir silaha bir de Ahmet’e baktı. Biraz önce küçük gördüğü adamın bakışları daha keskin ve deliciydi. Caydırıcı ve kesin bir tonda “Bu elimdeki altı patlar Smith Wesson 357 Magnum mermisiyle dolu. Özelliği ise attığı merminin girdiği yerde bir daha patlamasıdır. Bu sebepten, kafayı ortadan ikiye ayıran silah olarak da bilinir. Kısacası, beyin bulunmayan kafanın içindeki bütün pislikleri buraya döker. Kapıda bekleyen fedailer yazıhaneye doğru hareketlenince, Ahmet kumaş toplarına doğru bir tane sıktı. Garip bir şekilde o kadar rahatlamıştı ki bütün stresi kurşunla birlikte uçup gitmişti. Ortamda ise geriye kulakları sağır edici büyük bir patlama sesi ve barut kokusu kaldı. Sesi duyan esnaf da kapıya dayandı. Ahmet’in önündeki tetikçi diğerlerine eliyle durun işareti yaptı. Kararlı bir yürek dünyadaki en tesirli silahtan daha yıkıcıydı. “Lann! Alçak çakallar! Ben paramı kaybettim; şerefimi, itibarımı değil. Ben hiçbir yamyama pabuç bırakmam. Şimdi senet bende; gidin alacaklıya söyleyin, kendisi gelsin on bin lirasını vereyim. Fazladan zırnık vermem. Şimdi ikileyin.” Komşu esnaf çoktan içeri girmiş, şok halde olan biteni izliyordu. Sadece birkaç tanesinin elinde sopa vardı. Daha mühimi de yaptığı doğru mu yoksa yanlış mıydı? Onu da tam bilemiyordu. Evet, o sadece yapması gerekeni yapmıştı. Sonuçlarını o an için düşünemezdi, zaten de düşünmemeliydi. Kim olduğunu algılayamadığı birisi bir bardak su verdi. İçip bitirdiğinde karşısında oturan “Askıcı” lakaplı Vural’dı. Kendisine, kocamış bedeninde yağ tabakasına gömülmüş hırslı gözlerle bakıyordu. Ahmet bu adamı karşısında görünce daha beter canı sıkıldı. Yine de “Teşekkürler Vural Bey!” dedi. Adam adeta yaşananlardan memnun bir halde, “Ahmet! Şunun şurasında komşuyuz. Bilirsin benim âlemde sözüm geçer; bunların kimin adamı olduğunu söyle ilgileneyim.” Bazen en zayıf düştüğünüzde artık size uzanan elin kimin olduğu fark etmez demenin eşiğine geliyorsunuz. Vural’a baktı; gözlerinde şefkatten zerre nasibini almamış gaddarlığını gizleyen bir sis perdesi vardı. Yardım edeyim derken bile size bir timsahın sokulduğunu hissediyordunuz. Vural, doğru söylüyordu. Eskiden sigara, içki ve altın kaçakçılığından yükünü tutup gayrimenkule yatırım yapmıştı. Hasımlarını askıya asarak işkence yaptırdığı için de Askıcı Vural olarak namlanmıştı. Şimdi ise görünürde tekstil makinası satışı yaparken arkada çek kırıp tefecilik yapıyordu. Böyle adamlar bir iyilik yapar bin diyet isterdi. Soğuk ve mesafeli bir tonda “Sağ olun, Vural Bey!” dedi. O arada gelen diğer komşular da Ahmet’i teselli ettiler. En sonunda Ahmet çalışanlarıyla baş başa kaldı. Kalbi hafiften sıkışan Ahmet buna aldırmadan: “Remzi, Hakan ve Nesrin! Artık bizim buranın tadı kaçtı. Bu gidişle işleri tasfiye edeceğim. Ay sonuna kadar kendinize iş bulun. Tazminatlarınız neyse bir şekilde ödenecek.” On beş yıldır çalışan Remzi: “Üzülmeyin ve umutlarınızı yitirmeyin. İnşallah bir yol bulunur, kısmet kapısı açılır da yine sizinle çalışmaya devam ederiz. Sen hak hukuk bilen bir adamsın. Sizden ayrılmak bize zor gelecek.” Diğer ikisi pek oralı olmasalar da usulen ve yapmacık bir tavırla Remzi’nin sözlerini tekrarladılar. Ama Ahmet kararını vermişliğin rahatlığı içindeydi: “Şimdilik o kapı kapalı ama yarının ne getireceğini ancak Rabbim bilir.” Demir tavında dövülür desturunca hemen muhasebecisi Cihangir Sarıoğlu’nu aradı. Selam kelamdan sonra: “Cihangir kardeşim! Ay sonunda benim çalışanların çıkışı yapılacak; prim, tazminat alacaklarını hesapla. Ayrıca iş yerinin de kapanışını vereceğiz, ona göre hazırlık yapalım.”
Cihangir, Ahmet’in sadece muhasebecisi değil aynı zamanda dostu sayılırdı. Üzüntüsü sesine de yansıyordu. “Demek işler o raddeye geldi ha...” Duraksadı. “Abi, canın biraz sıkkın, gel seni Bursa’ya götüreyim. Benim birkaç işim var. Bana yoldaş olursun senin de kafan dağılır. Hadi kırma beni.” “Doğru söylüyorsun, belki de böylesi daha iyidir. Hadi bekliyorum.” Telefonu kapattı. Çalışanlara dönüp “Çocuklar! Bu uğursuz dölleri tekrar burayı basmaya kalkarlar. Korktuğumdan değil, onlara uymak istemiyorum. Onun için dükkânı bir hafta kapalı tutalım. Hem siz de rahat rahat iş bakarsınız. Hadi şimdi çıkabilirsiniz.” Dükkânda on beş dakika içerisinde kimse kalmadı. Yalnızdı, ama hatıraların onu tek başına bırakmaya hiç niyeti yoktu. İyi veya kötü her biri bir köşeden sökün edip geliyordu. Çalan telefona baktı, arayan Cihangir’di: “Alo, Cihangirim!” “Abi, beş dakikaya sendeyim.” Işıkları söndürüp kepenkleri indirdi. Bir adım geri atıp dükkâna adeta son bir defa daha baktı. On sekiz yaşında kimsesizler yurdunun önüne konduğu günü gördü. Şu an aynı duyguları hissediyordu. Ama bir farkla, kırk beş yıllık hayat tecrübesiyle. Asıl moral bozucu olan; hayatta yaşayan anan, baban ve birinci dereceden akraban olduğu halde kimsesiz olmak, adama çok koyuyordu. Sırtında bu yükle ana yola doğru yürüdü. Bu, geride geçmişini bırakıp yine bir bilinmeze doğru ikinci kez yola çıkışıydı. Aslında imtihanı imtihan yapan bu muallak değil miydi? Ömrün her anını bilsek, hakim olup planlasak imtihan olur muydu? Ahmet kırk beş yıl süresince belki bu yeni imtihan için hazırlanmıştı. Büyük ihtimalle kendisinin de bundan haberi yoktu.
Devamı gelecek ay...
