Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Her İnsan Biriciktir

Bu Yazıyı Paylaşın:
Her İnsan Biriciktir

 

Her insan biriciktir. Bu durum, özellikle fizik beden, genetik, biyoloji, parmak izi, göz rengi ve şekli açısından da artık kesinlik kazanan matematiksel bir doğrudur. Hem de kainatta insana yüklenen anlam bakımından insan çok özeldir, kendi varlığının hakikatle yüzleştirilmesi açısından da biriciktir. İnsanın tekilliği bu gerçeğe gölge düşürmez, çünkü her bir insan için yaratılmış bir hayat ve gelecek vardır. İnsana verilen hayatla, hayata yüklenen anlam iç içedir. İnsan zihni, gelişim evreleri, yaşadığı her şey, psikolojik açıdan bu sürekliliğin izlerini taşır. Olaylara bakışında, duygulanma biçiminde, davranışlarında hep o yaşanmışlığın izleri vardır. İnsanlar kendi varlıklarını geçmişle yani yaşadıklarıyla tescillerler. Bu hem kendi gözünde hem başkalarının gözünde böyledir. İnsanın bu muhkem duruşu, zamanla devlet ve millet hayatına dönüşür. Birey, aile, millet ve insanlık camiası, insanın yapı taşını oluşturduğu binalardır aslında. İnsan denen varlığa yüklenen anlam, geleceğe yönelik ve geçmişin getirdiği tecrübeler açısından hayat karşısında bizleri titizlendirir, uyarır, şekillendirir. Çünkü insan geçmişin acılarını geleceğin ümit ve kaygılarını an be an yaşar. Neslin korunması, hayatın idamesi, güvenlik, barınma ve doyma bu konuda insanın temel öncelikleridir.

“Kayıp Arkadaş” kitabında Prof. Dr. Kemal Sayar “öteki” üzerinde durur. Öteki yani empati, merhamet, adalet, eşitlik, mutluluk ve varoluş açısından insanın birbiriyle ilişkilerinde insan, medeniyet, dünya ve Türkiye açısından durduğu yeri sorgular… Merhamet-medeniyet ilişkisi önemlidir. İnsanın adalet ve merhameti hayata yansıdığında medeniyet denilmeyi hak eden bir hukuk ve estetik alanına dahil oluruz. Mücbir nedenlerin ötesinde bir gönül iklimi, insanların hak, hukuk, adalet hususunda ittifak ettiği bir ortamı yakalamayı başarmıştır artık. Zulüm, işkence, dayatma yoktur orada.

Varlığa dair felsefeler üretmek yerine insanın temel ihtiyaçlarını önceleyen pratik ahlakın izlerini aramak her zaman daha verimli, pragmatik ve özlüdür. Çünkü hayata geçmemiş fikirlerin -bir ümit ışığı olarak kalsalar dahi- niçin hayata geçirilemediği, bugün en çok sorgulanan insanlık problemlerinin başında gelir. İnsana dair inşa süreçlerinde başarısızdır insanlık. Üzerinde durduğu işe yaramaz pek çok şeye kıyasla, üzerinde durmayıp insanlık adına çok önemli olan ve başaramadığı konular ne yazık ki iç burkacak kadar düşündürücüdür.

“Gönül dertlenmeyince başkasının halini nasıl anlar?” der Ubeydullah Ahrar (k.s.)… Bugün o derdi hissetmenin adına icmalen “empati” diyorlar. Başkasının derdiyle dertlenmek… Ötekileştirmeden yaşamak, mütehammil olmak, yumuşak davranmak, başkalarına da hareket alanı ve hayat hakkı tanımak… Tabi ki bu bir iç olgunluğu istiyor. Üstelik dışarıya dengeli taşan bir kemâl hali kaçınılmaz. İşin özünde vazgeçilmez olmadığımızı hissetmek ki, bugün şişmiş egolar narsizmi davranış olarak çoktan bayraklaştırdılar. Oysa karşımızdaki insanların “ayna” hüviyeti, insanın kendini muhasebe edebilmesini kolaylaştırıyor aslında. Mesela bazen kötülerin kötü hallerine bakıp tersini yapmakla da doğruyu bulmak mümkün. Bugün dünyada olanlara baktığımızda insan hayatının nerdeyse hiçbir kıymeti kalmadığını, insan öldürmenin hem de toplu ölümler halinde sıradanlaştığı bir dünyada, mazlumların sesi hiç duyulmazken sessizce bir ölüme mecbur ve mahkum hale geldiler. Oysa onlar için insan olmanın şartı hayatta kalmaktı. Onları toprağa gömenler, onlarla birlikte hem kendi insanlıklarını hem de muhataplarının insanlıklarını gömdüler toprağa… Devam eden bu süreçte, yaşayan katillerin sayısı, ölen maktulleri çoktan aştı. Dünyada iyilik/kötülük dengesi, ibresi kötüler lehine “biricik insan olma hakkı” elinden alınanların çığlıklarıyla boğulurken, hayatta kalmak adına tüm zulümlere evet demekten başka çaresi kalmamış sessiz yığınlar, bu gidişe “dur” diyecek güçlü bir ses, güçlü bir soluk arar oldular.

“Tuzu kuruların dünyası” haline gelen dünyanın yaradılış amacı bu değildir. Allah (cc) dilerse bir Veli’yi yetiştirmek için tüm kâinatı kullanır. Bir Veli yani her şeyiyle Allah’tan (cc) yana tavır koyan insan… Dünya yaratıldığından ve insanla şereflendiğinden bugüne hak-batıl mücadelesi devam etmektedir. Ta ki kıyamete kadar da devam edecektir. Bugün yeryüzünde vaki olan ve zulme uğrayan sessiz çığlıkları şerefli bir çığlığa dönüştürecek bir bakış açısında insanlığı kurtuluş ümidine taşıyan bir neşe vardır ve var olmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) son peygamber olduğuna göre kurtuluş yine O’nun (s.a.v) vahiy kaynaklı uyarılarında, insan yetiştirme biçiminde, teşviklerinde, ahlakında aranmalıdır. İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (r.ah) bir değerlendirmesinde: “Cenâb-ı Allah’a şükürler olsun ki, hidayet veren sünnetlere bağlanmayı bize sevdirdi. Bizi helâk eden bid’atlerden bizi uzaklaştırdı. Yakînin bahşettiği serinlik ile kalplerimizi doldurdu. Din kuvvetiyle bizi aziz kıldı. Peygamberi’ne ittiba ve emanetine sımsıkı bağlananlardan eyledi. Bid’at ve ayrılık vahşetini izale edecek sünnet ve cemaat ünsiyeti bize bahşetti. Taatin şerefi ancak hamd ile yükselir. İlâhi mevhibeler onunla ne güzel gösterilir. Hakka davet edenlerin ulusu ve Allah ile aramızda elçi olan Muhammed’e salât olsun ki, Cenab-ı Allah onu âyetleri ile teyit ve hakkındaki şüpheleri mucizeleri ile keserek kendisine yol açtı. Yaptıklarında kendisi için deliller bulunduğunu vazıh beyan ve zâhir burhan ile gösterdi. Nihayet bâtılı hüsrana uğratıp, hakkı galip ve mansur ederek parlattı. Bu suretle Hz. Muhammed (s.a.v) peygamberliğini, tebliğ ile emaneti yerine getirdi. Ümmete nasihat etti ve hüccet ile yükseldi.” buyurmaktadır. Bugün, insanlığa en büyük emanet olan o yüce peygamberin sözlerini cahilce tartışmaya açarak modern bir cehalete imza atanlar, insanlığın en büyük kurtuluş ümidinin üzerini örten ve nuru nefesleriyle söndürmeye çalışan gafiller durumundadır. Oysa insanlığın yaralarına merhem olacak ilaçlar, Allah’ın Kur’an’da bizzat övdüğü ahlakında ve bugün hassaten o ahlakın doğru anlatılmasında ve anlaşılmasındadır. İnsanlığın biricik kurtuluşu bundadır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın…

Cüneyd-i Bağdadi Hz., bir dostuna yazdığı bir mektupta; “Kardeşim, Allah senden razı olsun, zamanının insanlarını bil, vaktinin ve asrının ehlini tanı (ona göre konuş). Buna önce kendi nefsinle başla (önce kendine tatbik et). Kendi halini sağlamlaştırdıktan sonra şefkat et.” buyurmaktadır. Dosttan dosta yazılan bu mektubun muhtevası, bugün için de her yönüyle geçerlidir. İnşa ve ihya hareketlerinin başarısı, bu asrın insanını doğru tanımaya, doğru tespit etmeye, aklı başında ve ayağı yere basan stratejiler üretmeye, yıkılmış ve kaybedilmiş mevzileri yeniden imar ve kazanmaya bağlıdır.

Heiddeger, “Soru sormak alın dindarlığıdır.” diyordu. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu da yine bu çerçevede çok veciz bir söz ve tespitle; “Sahici soruları sahici insanlar sorarlar ve bu, onlara sâdık ve müstakîm yollar açar.” demektedir. Bugün doğru soruları kimin ya da kimlerin sorup nasıl cevaplar verebildikleri gerçekten çok önem arzetmektedir. Bu konuda doğru sorulara doğru cevaplar verme sadedinde Şenel İlhan’ın değerlendirmeleri, Hz. Peygamber’in ahlakı ve günümüz insanına anlatılma biçimi konularında çok manidar olup sizlerle paylaşmak faydalı olacaktır:

“Bizi tanıyan ve takip edenler bilirler ki, imandan sonra üzerinde en çok durduğumuz konu güzel ahlaktır. Çünkü İslam zaten başlı başına güzel ahlakı tamamlamak için gelmiş bir dindir. İnsanları ve onlarla birlikte bildiğimiz bilemediğimiz, gördüğümüz göremediğimiz, canlı cansız tüm varlıkları yaratan yüce Rabbimiz’in gönderdiği bir ahlak kitabıdır öncelikle. Efendimiz (sav) bizzat hem Kur’ân’la bu güzel ahlakın teorisini bizlere ulaştırmış, bu konuda elçilik yapmış hem de bizzat en ince detaylarına kadar pratikte bu ahlakın nasıl olması gerektiğini yaşayarak göstermiş, sonra da aramızdan ayrılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm bu anlamda, vaaz ettiği bilgilerle ve edebi yönüyle nasıl mucize bir metinse Efendimiz’in (sav) yaşantısı, güzel ahlakı da başlı başına bir mucizedir. Ahlakı bozuk bir toplumda, hiçbir kimseden öğrenmeden, örnek bir ahlak kitabı elinde olmadan, kendisini yetiştiren zahiri hocaları olmadığı halde; güzel ahlakı tüm ince detaylarına kadar bilmesi, anlaması, haber vermesi, yaşaması, arkadaşlarına da anlaşılır bir şekilde anlatarak onları da bu konuda kendine benzetmesi kesinlikle mucizedir, başka bir şey değil… Yani bugün Müslüman bir toplum, elinde Kur’ân ve hadisler olduğu ve Efendimiz’in (sav) hayatı da en ince detaylarına kadar ortada olduğu halde, hâlâ güzel ahlakın inceliklerini anlamada avamî bir tavır sergilerken, Efendimiz’in (sav), örneksiz ve hocasız, İslam’ı bu kadar güzel anlaması ve yaşaması O’nun elçiliğinin en güçlü delillerindendir, bu konuyu tartışmaya bile gerek yok elbette…

Evet, bizler imandan sonra hep güzel ahlak dedik, onu önceledik ve hayatımız boyunca da hem güzel ahlakı yaşamaya hem de anlatmaya gayret ettik. Bunu arkadaşlarımız çok iyi bilirler. Güzel ahlakın temelini Rabbimiz her ne kadar fıtratımıza yazmış, ruh bantlarımıza kodlamış olsa da imtihan gereği nefs ve şeytan denen menfi güçlerin üzerimizde etki ve müdahaleleri de bir vakıadır. İşte bu nedenle insanlar fıtrat kodlarını bazen tamamen, bazen kısmen unutarak kötülüğün temsilcisi şeytana benzeyip onunla aynı huyları edinebilmektedirler. Veya nefsin menfi yönlerinden ve şeytanın üzerimizdeki etkisinden dolayı neler güzel ahlaktır, neler kötü ahlaktır, bunu iyice ayırmak, bunların tefrikini yapmak kolay olmamaktadır. Ve hatta daha ileri gidersek çok takva Müslümanlar bile kötü bir ahlakı güzel bir ahlak sanarak savunabilmektedirler. Buradan anlaşılıyor ki güzel ahlakı anlamada insanlar detaylara gelince zorlanıyorlar. Zira bunu anlamak önce Allah’ın yardımını sonra da ciddi anlamda akıl, bilgi, basiret, hikmet, adalet, iffet gibi erdemlerle donanımlı olmayı gerektiriyor.

Halk arasında çok kullanılan bir benzetme vardır. İyi yüzlü kötü huylu birisine “kuzu postuna bürünmüş kurt” derler. Veya sert görünüşlü ama kalbi merhamet dolu bir insanı ifade ederken de “kurt görünümlü kuzu” derler. İşte tam da bunun gibi bazen güzel ahlak sandığımız şeyler kuzu postuna bürünmüş kötülükler olabileceği gibi, kötü sandığımız huylar da aslında kurt postundaki güzelliklerdir. Bunların örneği çoktur. Hatta neredeyse bütün güzel ahlakların böyle iki yüzleri ve benzerlikleri vardır. Bu durum, bizlere verilen akıl nimeti, temyiz kabiliyeti gibi yönlerimizin açığa çıkması için de uygun bir ortam oluşturmakta, sınav dünyasında olduğumuzu bize hatırlatmaktadır elbette... Bu söylediklerimize örnek verecek olursak; kuzu postu giymiş kibir ve gururu, izzet ve vakarla karıştırmak çok mümkündür… Birisi büyük günah, birisi ise erdem ve fazilettir… Yine cömertlik gibi görünen israfla, israf gibi görünen cömertliğin, iktisat gibi görünen cimrilikle, cimrilik gibi görünen iktisadın, hayâ gibi görünen riyayla, riya gibi görünen hayânın, tevazu gibi görünen zilletle, zillet gibi görünen tevazunun, korkaklık gibi görünen yumuşaklık, bağışlama, hilmle, hilm gibi görünen korkaklığın, egoistlik gibi görünen müspet benlikle, müspet benlik gibi görünen egoizmin... ayrımını yapmak gerçekten de hiç kolay değildir. İşte Efendimiz’in (sav) güzel ahlakı tüm bu ince detaylarıyla bilmesi, yaşaması ve ortaya koyması gerçekten bir mucizedir. Zira dedik ya Allah’ın yardımı olmadan sırf akılla, felsefeyle, mantıkla bulunacak, bilinecek şeyler değildir bu detaylar. Zira güzel ahlakın iyice ortaya konulabilmesi için beşer aklı ve idraki bu işe kifayet etmez. Dolayısıyla Allah tarafından gönderilmiş Resullerin gerekliliği, güzel ahlakın ortaya konulması için kaçınılmaz zorunluluktur.

İşte ben sohbetlerimde bu konuları her zaman önceledim; hem yaşamaya çalışarak hem de çevremdekilere örneklik ve önderlik yaparak güzel ahlak konusunu imandan sonra hep gündemimin başına koydum. Özellikle güzel ahlakın detaylarına dikkat çektim. Zira bunların karıştırılması İslam âleminde ciddi bir sorun, ciddi bir problemdir. Düşünün ki bir kişi aslında hayâlı ama cahilliğinden dolayı kendini riyakâr sanıyor veya riyasını hayâ sanıyor… Yine bir İslam âlimi aslında vakarlı ama kendini kibirli sanıp tevazu olacağım diye zillete giriyor. Yine resmen kibirli bir adam bu tutumunu vakar ve izzet sanıyor ki bunların hepsine sıklıkla rastlıyorum ve sonra Müslümanların bu cahilliğine hem öfkeleniyor hem de çok üzülüyorum. Çünkü bunlar gerçekten vahim şeyler. Evet, özellikle bu hataları, ben İslam âlimiyim diye ortada dolaşan kişilerde görmek ise beni daha çok üzüp öfkelendiriyor. İslam ahlakından ve onun inceliklerinden haberi olmayan bir âlim, ancak olsa olsa din bilginidir, nereden âlim olmuş da onun havasıyla geziyor anlamıyorum.

Evet, maalesef ki yaşadığımız ortamda ahlaki incelikler anlamında çok vahim hatalar yapılıyor. Mesela benlikten kaçacağım diye, yaptığı tüm güzel iş ve ibadetleri ile kendini hiç yerine koyanlar olduğu gibi, bu düşünceyi talebelerine tavsiye eden sözde mürşitler de var. Yani nefs mücadelesi adı altında insanlara zilleti tavsiye ediyorlar. Ey öğretmenler, ey hocalar, talebe yetiştirenler! Size sesleniyorum! Menfi olarak değil ama müspet olarak insanları var etmeye çalışın, insanların kendilerine saygı ve güvenlerini yıkmayın. Amelleri görmek ve beğenmek her zaman gurur ve ucup sebebi değildir. Basit bir diyalektikle çözülecek bir sorunu, niçin insanları şahsiyet ve kişilik olarak yok ederek çözüyorsunuz. Biz bu konuların detayını dergimizde çok anlaşılır bir şekilde anlattık, internetten sitemize girerek bu konuları öğrenebilirsiniz. Yani talebeleriniz de siz de bu yanlış düşünce sisteminden vazgeçin. Müspet anlamda, kişilik ve şahsiyet anlamında alabildiğine insanları var edin ve siz de var olun; eğer var olmazsanız sizin secdenizin, kulluğunuzun ne kıymeti olur.

Dünyayı sevme konusuyla alakalı da ciddi sorunumuz, daha açıkçası orta bir yolu bulmak zorunluluğumuz var. “Dünya sevgisi hataların başıdır.” hadisi-i şerifini yanlış yorumlayıp dünyayı hepten kâfirlere terk ettik, başımıza gelenlere bak! Koca bir İslam âlemi kâfirlerin sadakasına, acımasına, insafına muhtaç hale geldi. Peki, İslam böyle olabilir mi? En son ve en mükemmel bir din böyle aciz ve zavallı bir konuma düşebilir mi? Düşmedi, biz düşürdük! Hemen toparlanmalıyız, zira üzerimizde bu güzel dinin ağır vebali var.

Evet, dünyayı sadece bir kötülük yurdu gibi görüp hepten atmak isteyen, dünyayı sevmiyorum diyenlere “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma...” (Kasas, 28/77) ayetini ve “Rabbim! Bana dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver.” diyen Hz. İbrahim’in (a.s.) beş vakit namazlarda tekrar ettiğimiz duasını hatırlatırım.

Dünyanın üç yüzü vardır. Allah’a bakan yüzü, ahirete bakan yüzü, bir de masiva denilen günah ve isyana bakan yüzü. Dünyanın Allah’a bakan yüzü; Allah’ın varlığına birliğine delil olan, isim ve sıfatlarına tecelli olan yüzüdür ki sevilmelidir. Ahirete bakan yüzü ki bu “Dünya ahiretin tarlasıdır.” hadisinde ifade bulan yüzüdür. İnsan buradan ahirete azık hazırlayacak. Dünya nimetlerinin tadı cenneti sevdirir; çalışıp cenneti ve Allah’ın rızasını kazanacak. Dünyanın bu yüzü nasıl sevilmez? Bir yüzü de isyan ve günahlara bakan yüzüdür ki bu yüzüne karşı da dikkatli olunacak ve işte bu yüzü sevilmeyecek.

Özellikle Allah ve ahiret sevgisi belli düzeye gelmeden, dünyayı hepten terk sohbetleri yüzünden bunalıma girip psikolojisi bozulan insanlar biliyorum. Doğru olan bu değildir, İslam hep orta bir yolu tarif eder. Diğer dinlerdeki ifrat ve tefritler İslam’da yoktur. Rahiplerin yaptığı gibi ruhbanlık, Budistlerin yaptığı gibi hiçlik, yokluk vs. gibi şeyler İslam’da yoktur.”