Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

İnanmak İstersen…

Bu Yazıyı Paylaşın:
İnanmak İstersen…

İnsanın inanmak ya da inanmamak istediği ilk otomatik düşünceye intisabı yeni bir konu değil. Ne var ki, insanlık tarihi boyunca ilk dönem filozoflarından başlayarak bu işlere kafa patlatan nice üstün akıllar var… Bir yaratıcının varlığına inanmak, baktığımız yere göre değişmeksizin, her şeyi değiştirir. Evrendeki düzen çok kompleks ve üstelik de hassas ayarlar üzerine kurulmuşsa, “tesadüf” koca evrende kendine kaçacak bir yer arıyorsa; insan, beyninin mükemmel yapısıyla “Allah var” diye bağırıyorsa, insan denen canlı başıboş ve amaçsız değildir. Matematik ile evrenin uyumunu, matematiksel yapının evreni açıklamadaki gücünü, her şeyin ince bir hesap ve denge üzerinde olduğunu, hatta atom altı parçacıklardaki düzenin bizleri tarifsiz bir hayranlığa sürüklediğini görmemek ve hissetmemek mümkün değil. Matematiksel yasaların evreni bu kadar iyi açıklaması bir tesadüf olabilir mi? Üstelik içsel açıdan, adına ahlaki zorunluluk dediğimiz erdemlerin her birinin ruhun birer anayasası olduğunu, evrimsel ahlak teorileri ve kültürel görecelilik ile açıklanamayacağını her geçen gün biliyor, görüyor ve fark ediyoruz. Tüm bunlara rağmen akıntıya kürek çekmek gerçekten yoruyor insanı. Çünkü tüm bunlara bir anlam verdikten sonra alınacak güzel yollar var. Her şeyden önce “Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini göster” diyen, bir Son Peygamber (s.a.v.) var. “Âfaktan ve enfüsten deliller getireceğiz” diyen bir Allah var…

Hâlâ içinde bir direnç varsa bir kez de zihnindeki argümanları “Karşı Argümanlardan Delil Üretme” yoluyla değerlendirsene… Daha açıklamakta zorlandığın bilincin doğasını, ahlaki değerlerin evrenselliğini, ilk sebep problemini ve evrenin başlangıcını, bir (Big Bang’i) düşün…

Takmışsın kafana teodise (kötülük ve şer) problemini, bozuk plak gibi “Kötülük varsa iyi bir Tanrı nasıl var olur?” diyorsun!.. Bu problem, Tanrı’nın niteliğini senin gözünde sorgulasa da, varlığını asla çürütemez. Çaktırmadan Allah’ın varlığını kabul etmiş ve hatta cılız bir sorgulamayla cebriye olmuşsun da haberin yok… İnsanlık tarihinde bir “Yaratıcı” kavramı var zaten. Bu arketipsel arayışın “kolektif bir bilinçaltı” olmasını doğru yorumlayamadığın öyle açık ki; oysa Yaratıcı kavramı insanlık âlemi için başlı başına bir ortak gerçeklik algısı… Aksi halde Allah (c.c.) “Ey İnsanlar!” diye hitap eylemezdi. İnsanlar inancı fıtraten reddederdi. Ama böyle bir şey yok… Herkes bilir ki, Carl Gustav Jung’un Tanrı arketipi anlayışı, psikoloji ile teoloji, bireysel bilinç ile kolektif bilinçdışı arasında bir köprü kuran derin ve çok katmanlı bir kavram. Jung, Tanrı’yı bir dogma ya da dışsal bir varlık olarak değil, insanın iç dünyasında var olan evrensel bir sembol ve psikolojik gerçeklik olarak tanımlar. Çünkü arketipler, Jung’un psikolojisinde insanlığın ortak bilinçdışında (kolektif bilinçdışı) bulunan, evrensel ve kalıtsal sembollerdir. Bunlar bireysel değil, tüm insanlık tarafından paylaşılan zihinsel kalıplardır. Yaratıcı güç ve zât olan Allah (c.c.), bütün tahrif edilmemiş dinlerin kutsal kitaplarını gönderen tek Yaratıcı güç… Kur’an’ın kendi içindeki Yaratıcı söylemlerinin ne denli açık ve net olduğu ortada değil mi? Öyleyse kimlik arayışlarını, kişilik bunalımlarını başka alanlarda şekillendirmen bizzat senin yararına… Hiç olmazsa doğru soruların, doğru cevaplarının peşinde koşmuş olursun…

“İlk Neden Delili” (Kozmolojik Delil) üzerine ayrıntılı bir inceleme yapılabilir. Bu delil, Allah’ın varlığını evrenin başlangıcı ve neden-sonuç ilişkisi üzerinden temellendirmeye çalışır. Bu kozmolojik argümana göre, kozmolojik delil, evrende gözlemlenen neden-sonuç ilişkilerine dayanır ve “her şeyin bir nedeni varsa, bu zincirin en başında ‘nedensiz bir ilk neden’ olmalı” sonucuna ulaşır. Evet, Aristo’dan beri bu konudaki akıl yürütme şu formül üzerinden yürür: “Klasik Formül (Aristo-Tommaso Aquinas): 1. Her oluş (veya var olan) şeyin bir nedeni vardır. 2. Bu nedenler zinciri sonsuza kadar geriye gidemez. 3. Öyleyse, zinciri başlatan bir ilk neden olmalıdır. 4. Bu ilk neden, kendi kendine var olan ve başka bir şeye ihtiyaç duymayan bir varlık olmalıdır: Tanrı.”

Mantık bilen biri için burada anlaşılmayan bir durum var mı? YOK… Başka bir ifadeyle “Zamanın kendisinin de bir başlangıcı varsa, bu zamanın dışında bir varlık gerekir ki bu zamandan münezzeh bir “ilk neden” olabilir ancak… Modern zamanlarda bu kozmolojik bir argüman olarak William Lane Craig tarafından şöyle ifade edilmekte: “1. Başlangıcı olan her şeyin bir nedeni vardır. 2. Evrenin bir başlangıcı vardır. (Big Bang teorisi vs.) 3. Öyleyse, evrenin bir nedeni vardır. 4. Bu neden zamanın ve mekânın dışında, ezelî ve güçlü olmalıdır.”

Bu görüşe bilimsel ve felsefi destekler ise şöyle: Evrenin başlangıcına dair bilimsel bulgular arasında olan Big Bang teorisi’ne göre evrenin yaklaşık 13.8 milyar yıl önce sıfır noktasından (tekillik) başladığı gösteriliyor. Termodinamik kanunlarına göre ise (2. Yasa) evrende bir entropi artışı var ve eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı, bugün maksimum düzensizlik (ölü evren) olmalıydı. Bu da evrenin bir başlangıcı olduğuna işaret eder. Nitekim felsefi olarak da sonsuz nedensel regres (geriye doğru sonsuz neden zinciri) mantıksal olarak sorunludur. Örneğin, her domino taşını başka bir taş devirmeliyse, hiçbiri ilk olamaz ve sistem asla başlamaz. Yani bir yerde bir “ilk devirmeyi” yapan neden olmalı. İlk neden, kendi dışında bir nedene ihtiyaç duymayan bir varlık olmalı. Aksi halde o da nedensel zincirin parçası olurdu. Tanrı, ezelî ve zorunlu varlık olarak tanımlanır, bu da onun “yaratılmamış” olduğunu ifade eder. Evren ise kendisi zamanla sınırlı, değişken ve entropiye maruz kalan bir yapıdır. Dolayısıyla kendi kendine var olamaz. Nedensellikten bağımsız değildir. Sonsuz geçmiş ise mantıksal olarak çelişkili sonuçlar doğurur (Hilbert’in Sonsuzluk Paradoksu). Sonsuz geçmiş varsa, bugüne asla ulaşamazdık. Öyleyse ilk nedenin özellikleri ne olmalı? Ki bu ancak zorunlu varlıktır. Zorunlu varlık, nedensiz var olmalı. Ezeli yani başlangıcı olmamalı. Zaman ve mekândan bağımsız olmalı. Kudretli yani evreni var edebilecek güçte olmalı. Bilinçli olmalı, çünkü amaçlı bir yaratım için kaçınılmaz olarak bir irade gerekir. Ve bu, sonsuz kudretli bir bilinç hali olmak durumundadır. Çünkü aynı zamanda kuantum yaklaşımları çoktan beri her şeyin her şeyle olan ilgisini ortaya koymuştur. Nedensellik yani sebep-sonuç ilişkisi ilk neden kavramı olmazsa her zaman bir konuyu yeterince açıklamaya yetmez. Çünkü bir şeyin kendi kendini yaratması mantıksal olarak çelişkilidir. Bu, “var olmadan önce var olması” anlamına gelir. Bu fikir felsefi olarak “neden” kavramını anlamsızlaştırdığı için, sağlam bir açıklama değildir. Bu şartlarda kuantumdan da sana ekmek çıkmaz, çünkü hiçliğin fiziksel yasaları olmaz. O yüzden “Kuantum fiziği hiçlikten evren yarattı.” demek tam bir kategori hatasıdır. Kuantum mekaniği de evrenin başlangıcını açıklamak için yetersizdir, çünkü o mekanikler evrenin içinde işler, öncesinde değil.

Allah’ı tanımamak bilmemek; sevgi, merhamet konusu… Değersizlik çekirdeğinden beslenen bir narsist gibi yaşama… Her şeyde ince ahlak ve tecelliler var da burada mı yok!.. Demek ki, bir değerlendirme hatası, sorunu var. Hatası demekle sorunu demek arasında bile bir fark var. Kimi, neyi masaya yatırıyorsun sen, ey musalla ehli… Ölürken göreyim seni, kabızlığı bile aşamayan insan!.. Tembel tembel yat, sonra da iki gün ihtiyaçların karşılanmayınca çemkir… İçinden geçen, “sen” zannettiğin sesler “sen değilsin”, daha bunu anlayamamışsın!.. Kendi potansiyelinin farkında değilsin, merhamet dolu cümlelerle sana seni anlatmam için, önce o Yüce Yaratıcı’nın varlığını fark et ve tanı… Yani sana seni bahşedeni… Ruhi kabiliyetlerinle, cinselliğinle, iç organlarının senden habersiz tıkır tıkır çalışmasıyla, yaşayabileceğin ve seninle uyumlu koca dünyayı ve evreni senin için yaratmasıyla… Yediğin, içtiğin şeylerden layıkıyla zevk alabilmen ve doymanla… Senin sadece mideni ve zevklerini doyurmak değil, tefekkür ederek ruhunla tanışman için, kendi varlığından seni haberdar etmek istemesiyle… Şimdi tekrar düşün; ilk neden ve nedensellik var mı, yok mu? Sen ve evren bir tesadüfün eseri mi? Düşün, ana karnındayken senin hiç haberin olmadan dünya hayatında kullanacağın elini, ayağını, hiç tasarrufun olmadan binlerce biyokimyasal reaksiyonla çalışan iç organlarını düşün… Sana eş ve evlat bahşederek ayrı ayrı duygu ve düşünceleri sende bir kanaviçe gibi işleyen merhametliler merhametlisi Yaratıcı’yı düşün… Bunlar da yetmezse sana ebedi bir hayat bahşeden ve ruhunu ebediyete taşıyan Allah’ı düşün… Senin O’nu (c.c.) inkâr etmeye kalkmanın dahi “imtihan sırrını” ve imtihan boyutunu düşün… Her tarafı imtihan kokan bu süreçte sana ne kadar çok değer verildiğini düşün… Senin gibi milyarlarca insanın gelip geçtiği şu dünyada senin kim olduğunu ve ne olduğunu düşün… Zamanın görecelilik kavramı içinde, bu dünyada 120 yıl yaşasan dahi, başka boyutlarda bunun ancak sadece bir “ân”a karşılık geldiğini düşün… Hakikatle tanışmadığın sürece sen ne olabilirsin ki!..

Bu konu “Bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkartamamış…” konusu değil. Her şey öyle açık ki. Haydi sen de evrendeki düzene değil, düzensizliğe ve kaosa dair bir “güzelleme” yapsana. İşin oldukça zor. Güya filozof gibi (!) soru soracaksın, sonra da yapay zekâ gibi cevap bekleyeceksin… Seni Yaratan’ın, senin aklına gelecek sorulara pek çok cevabına rağmen ikna olmam diye ayak dayatacaksın… Oysa Allah (c.c.) “Onlar ki gaybe inanırlar…” diye başlıyor. Yani senin mana körlüğünle başlıyor, inananın farkıyla başlıyor. Ruhsuz yapay zekâ dahi “Allah var.” diyor, çünkü insanlığın bilgi birikimi “agnostik” olmayı doğrulamıyor. Sen delinin akıllısı mısın, akıllının delisi misin be adam!.. Önce kendi kıymetini bilmekle başla işe… Yaratıcı’nın varlığını sorgulamak, insanın kendi varlığını da ta işin başında tartışmaya açar. Bilim artık öyle ayyuka çıktı ki, felsefenin materyalist yüzü dahi “Allah var” demek zorunda.

İlim, irfan ve hikmet ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle; “Felsefi gerekçelendirme kesin bilgi ayarındadır. Şöyle düşünün; iki insanız, ilk defa evrene bakıyoruz veya yapay zekâyız… Birisi baktı, dedi ki: ‘Evren kendi başına olmuş’, diğeri dedi ki: ‘Yaratılmış...’ Kendi başına olmuşsa gidişattan ne beklenir, kaos… Bir akıl yoksa eğer, düzen olmaz, sanat ve estetik olmaz. Yani bu evreni Yaratan aynı zamanda evreni çok lüks bir şekilde ve kullanışlı yaratmış, sanat üst seviyede. Baktığımızda tuhaf canlılar, gözü bir yerde kulağı bir yerde hilkat garibeleri yok etrafımızda; her şey üst seviyede düzenli ve estetik. Ateistler kafayı yiyor bu yüzden. Sonuçta ne demek zorunda kalıyoruz; bu düzeni bir akıl yaratmış… Bu delillerle iman etmek zorundasın, başka çaren yok…”

İlk dönem Yunan filozofları dahi evrenin bir gayelilik içinde yaratılmasını Allah’ın cömertliğine bağlarlar. Şimdiki ateistlere kafayı yediren de evrenin büyük bir sanat ve estetik içinde oluşudur. “Allah’ın varlık vermede gösterdiği cömertliğin bir sonucu olarak âlem, daha mükemmeli mümkün olmayacak bir yaratılışla süreklilik arz eden bir varlık kazanmıştır. Allah cimri yahut kıskanç olmadığı için böyle bir mükemmelliği var etmiştir. O’nun cömert oluşu âlemin gāî sebebini teşkil eder.” (Abdurrahman Bedevî, Eflâtûn fi’l-İslâm, s. 90; krş. Eflâtun, Timaios, 29a-30b) ¹

Aristo’ya göre; “Topyekûn tabiatın işleyişi bir gayeye yöneliktir (Physica, II, 3, 7-8; a.e.: Physics, I, 271, 275-277). Filozof Metafizika adlı eserinde de evrendeki nizam ve gayelilik arasında irtibat kurmaktadır. Aristo’ya göre evren her şeyin birbiriyle karşılıklı ilişkiler içinde olduğu ve bu ilişkilerin bir gayeye göre düzenlendiği ev gibidir. Bütün varlıklar tabiatları elverdiğince bu bütünün iyi düzenine katılırlar. Bütüne ait bu iyinin ilkesi de Tanrı’dır.” (Metaphysica, XII, 10; a.e.: Metaphysics, s. 605-606).

Hatta Câhiz için derler ki, “Câhiz, Allah’ın sanatındaki mükemmelliği, tedbirindeki olağanüstülüğü ve hikmetindeki inceliği kanıtlamak üzere, kaleme aldığını belirttiği Kitâbü’l-Hayevân adlı eserinde (I, 204-206; II, 109) kötülüğün varlığını beşerî hayat için bir dinamizm unsuru olarak görmüş ve Allah’ın esasen bütün mahlûkatta kusursuz bir maslahat var eylediğini belirtmiştir.” ²

“Câhiz’e nisbet edilen Kitâbü’d-Delâ’il ve’l-i’tibâr ’ale’l-halk ve’t-tedbîr adlı bir eser, esasta güçlü bir gaye delili geliştirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Eserin ana fikri göklerin, yerin ve ikisi arasındaki bütün yaratıkların belirli bir fonksiyon icra ederek kozmolojik düzene katılmak üzere yaratılmış olduğu, her yaratığın bir gaye için var kılındığı ve insanın yaratılıştaki bu hikmetleri düşünerek yaratıcı fikrine ulaşabileceğidir. Bu eser İslâm ve yahudi düşünürlerinin birçoğunu etkilemiştir.”

Günümüze gelince, her şey, bir şeyi anlamak için ise, sadece DNA’nın mükemmel yapısı dahi insan denen akıllı canlının “iman etmesine” binlerce kere yeter… Hücrenin yapısı ve işleyişi dahi bizi hayranlıktan binlerce kere çıldırtır. Evrendeki hassas ayarların listesi ve açılımı, binlerce kitaba konu olacak boyuttadır. Bilim geliştikçe ortaya çıkan milyonlarca veriyi yaratan Allah’tan daha üstün değildir insan… Mevcut aklı ve idrakiyle, insana ancak yüce Yaratıcı’ya hayran olmak ve en güzel şükür cümleleriyle yüce Yaratıcı’yı tespih etmek düşer… Gerisi, şeytanî bir kibir, ne idüğü belirsiz bir isyan ve delilikten başka bir şey değildir.

1- İslâm Ansiklopedisi, Gaiyyet Maddesi, İlhan Kutluer

2- İslâm Ansiklopedisi, Gaiyyet Maddesi, İlhan Kutluer