Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Hangi İlim “Yalnızlığımızı” Giderir?

Bu Yazıyı Paylaşın:
Hangi İlim “Yalnızlığımızı” Giderir?

İlim, kendi içimizde ve başka gönüllerde gezinti yapma imkânı sağlar. Allah da (c.c.) insanı, içi ve dışı olması itibarıyla tanımlamıştır. Afak ve enfüs, insana “ben içerdeyim” ya da “dışarıdayım” diyerek bulunduğu yeri tanımlama imkânı verir. İçimizde ve dışımızda yaptığımız yolculuklar bizi sefer ehli eyler. Seferde olduğumuzu bize telkin eder. Sefer teyakkuzu ile yaşatır. Gördüklerine ve tanıdıklarına “selam” demek, seni tanımayanlara “yolcu” olduğunu söylemek, geçerken ikram görüp “teşekkür etmek” akıp giden bir hayatta insanı yürüyüp giden bir “yolcu” kılar. Sertlere yumuşamayı, hovardaya ve yılışıklara ciddiyeti, sevgisizlere sevgiyi öğretir hayat. Ve bütün bir hayat, ilimle iç içedir. Buna bazen “tecrübe” bazen “rızık” bazen adıyla çağırarak “ilim” derler. Çünkü varlık, ilimle hayat bulur, insan ilim sayesinde hayatla yüzleşir. Emeklemeyi, yürümeyi ve koşmayı öğrenir. Kısacası hayat ezberlenmez, yaşanır. İlim o nedenle ezber değildir. Kaynağı ilahidir. Nitekim tasavvuf büyükleri, “İnsan vuslattan iki hediye ile döner. Bir kâl, diğeri hâl…” derler.

Muhasebeyi yitiren, kendini yitirmiştir. Yunus’un “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” dediği ikaz, uyarı. İnsan ilim sayesinde hakikat karşısında “yalnız” olmadığını fark eder. Yalnız olmadığımızı fark etmek, yani kendimizi tanıma yolunda ilerlerken tutunacak bir dal arama çabası, bir itminanın peşinde koşmak, kendini huzur ve güvende hissetmek, kendinden menkul bir yolculuktan ziyade “yolda olduğunu fark etmek…” Bitsin ya da bitmesin, bir yolda olduğunu fark etmek… Ve o yoldaki haritaların her biri aslında bir “anlam haritası” çünkü her fiile bir anlam yüklenmiş… Dolayısıyla kendimizi tanımaya yüklediğimiz anlamla, “yalnız olmadığımız” gerçeği, iç içe yani birbirinden ayrık değil… Kendini tanımak yani insanın kendisiyle yüzleşmesi; artılarıyla eksileriyle, hatalarıyla güzellikleriyle, imkânlarıyla… Kendi varlığımıza yüklediğimiz anlamı gözden geçirdiğimizde, aslında “varolma biçimimize” yüklediğimiz anlamı gözden geçirmiş oluruz.

Bugün… İnsanın kendine dair muhasebesinin kodları doğru mu acaba? Ya da hayatın ne kadar içinde? Kendi beniyle uğraşırken tam tersine “benlikten çıkmış”, aslından kopmuş bir yapı bize bir şeyler anlatıyor mu? Sonuçta “Allah rızası” dediğimiz şeylerin tümünün içi nasıl dolar? Allah rızası nasıl bir şey? Mevcut ezberler bize yol aldırmaya yeter mi? “Kabul ya da red”lerimiz ne kadar doğru? Sadece kendini pazarlayanlardan ilim ehli olur mu? Kendini bilmez ne demek? Yapıp ettikleriyle, sözleriyle insan nerelere savrulur? Edepsiz olmak nasıl bir şey? Yeterince edepli miyiz? Hassasiyetlerimiz hangi düzeyde? İnsan nasıl ıslah olur? Kim ya da ne olursak olalım, hak etmediğimiz halde kendimize verdiğimiz iyi notlar bizi iyi kılmaya yeter mi? İyilik hali nedir ve kendimizi kandırmadan bunu nasıl anlayacağız? İyi ya da kötülük halimiz/hallerimiz olsa da bunca kötülük içinde iyilik ya da kötülüğe katkımız ne? “Kendimi kurtarsam yeter” düşüncesi hangi düzeyde bir iyilik hali!.. Hangi “iyilik zanlarımız” bizi şeytanın oyuncağı haline getirdi? Allah’ın (c.c.) yardımı nasıl olur? Sorular, sorular, sorular… Cevabını ezberlediğimiz sorular gerçek sorular mıdır? Hangi sorular bizi geliştirir? Terbiye edilmek nasıl bir şey? Terbiye olunmak nasıl bir şey? Bu konuda ne tür tecrübeler var? Araştırmalarımız yeterli mi? Neyi niye arıyoruz? Derdimiz ne? Derdimiz var mı? Kaygılarımız neler? Dünyada neler olup bitiyor? Olayları doğru mu değerlendiriyoruz? Bu sorular herkesin kendinden çok emin bir şekilde cevaplayacağı sorular olmasa gerek...

Bu sorular çerçevesinde yapılan sorgulamalar, sadece bireysel bazlı olduğunda yani sosyal ortamlardan uzak, acaba bu sorulara cevap vermek bir şeye yarar mı? Hatta tüm bu soruların doğru cevapları, bugün yeryüzünde var olan problemleri fiilen çözmeye yeter mi?

“İnsan, Rabbanî hakikatleri süflî menfaatlerden kıymetli tuttuğu müddetçe kemâlât bulur. Allah için fedakârlık, karşılıksız sevgi, şefkat ve tüm insanları sanki akrabanmışçasına sahiplenmek, kemâlâtlı hikmet ehli kimselerin belirtileridir. Onların her hâli bir başkadır. Vakar, onlarda şekil ve suret itibariyle gün gibi ortadayken; hayatın birebir içinde bizzat sahada, fiilde de görünür. Gariban babalığı yapmak onlar için su içmek kadar doğaldır. Onlar hayat-ı baki’lerini imar ederken, nicelerini de sonsuzluk âleminde yurt sahibi yaparlar. “Kötülük ve çirkinlik” her ne kadar estetize edilirse edilsin, hikmet ehline yutturulamaz. Kâfirin, münafığın, yobazın bilinçsizce kırdığı testiyi, tükürükle yapıştırmaz onlar.

İslamiyet’i ifrat ve tefritten uzak, sırat-ı müstakim olarak anlayan ve bu algının nihayette kazanımı olan hikmeti yakalayıp özümseyen, aktif hayata yansıtan kişilerdir onlar. Şöyle bir muhasebe yapsanız kaç tane tanıyorsunuz onlardan? Hikmet sahibi; Allah için her şeyden fedakârlık edebilen, karşılıksız seven, tüm insanları şefkatle sahiplenebilen, gönül ehli, gariban babası kimseleri diyorum... Tanıyor musunuz? Mürşitleri tanıyıp örnek alacak kadar yanına yaklaşamayan, hayatın içinde göremeyen gözler optimist cevaplarla şükrederken; ben daha somut cevaplar arayıp bu işi ciddiye almanızı öneriyorum...

İlim ehlindeki söz ve davranış uyumsuzluğunu pozitif tevillerle idrak etmeye çalışarak geldiğimiz bugün, görüyoruz ki bize bir şey kazandırmadı. Çünkü hâlâ iyiliğin olmadığı yerde kötülük nara atıyor, terör estiriyor. Ama güzel haber şu ki: Eğer kaderde su-i hâtime yoksa iyilerin birbirini bulacağı güne kadar “iyi bir insan” olmaya vakit var.

Bizim zaviyemizden durum şudur: İslam’ı yaşayarak ve göstererek temsil eden Şenel İlhan Beyefendi var. Soru sormak için değil, cevap vermek için meydanda... On parmağında yüz marifet olduğunu mütevatiren söyleyebildiğimiz Şenel İlhan Beyefendi'nin varlığı, fedakârlığı, hizmet hayatı, ilmi, ahlakı ve ortaya koyduğu cihat anlayışı bizdeki kemâlât beklentisini doğal olarak bu seviyeye getirdi. Eğer nasip olursa böylesi bir kemâlâta talibiz. Ahlaki değerlerin kaygan bir zemin üzerinde ayakta tutulmaya çalışıldığı bu zamanda Müslüman’a böylesi gerek çünkü...

Gönül ve akıl, hikmetin ve kemâlâtın böylesini gördükten sonra başka neye rağbet edebilir. En azından bizim için böyle... Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır. (Yunus, 10/100)”

İlmin neye yaradığı hususu insanda güzel ahlak olarak karşılık bulursa arayışı olan insanda da her şey karşılığını buluyor. Yunus’un dergâha odun taşıması, hem kendi gayreti hem dostların ısınması içindi şüphesiz. Üstelik sadece niceliğe değil niteliğe de dikkat eylerdi. Ama sonuçta “dostlar” vardı ısınacak, “korunacak”, “zarar görmeyecek…” “Emanetti” dostlar Hakk’tan… Sevilesi dostlar… Hakiki dosta giden yolda “imtihan” dostlar…

Evet, başta da söylediğimiz gibi; “İlim, yalnızlığımızı giderir.” İlim, insanı, severek Allah’a yaklaştırır. Allah’a (c.c.) sığınmayı öğretir. Yani korkarak ürkerek hissettiğimiz “yalnızlığı” giderir. Neyi nasıl yapacağımızı söyler bize… Huzur, emniyet ve eman ile…

Sosyal projeksiyonlardan uzak, çağı okuyamayan, herkesi kendi idrakiyle sınırlayan ve kendi hapishanesinde görme kafasında, ruhsatı da azimeti de kendinden menkul insanlar, aslında kendilerini dayatan ve Müslümanların geleceğine kötü rezervler koyan insanlardır. İlminin sonunda eline ahlak geçmemiş, ferasetle taçlanmamışsa insan, bütün malzemeler elinde olduğu halde bir türlü iyi yemek yapamayan aşçıya benzer ki ne yemeği yenir ne tatlısı… Çünkü ilim, ahlakın ta kendisi ve ahlak da ilim sahibinin olmazsa olmazıdır…