Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Gözlük, Saat, Altın 4

Bu Yazıyı Paylaşın:
Gözlük, Saat, Altın 4

Dorukhan iki saat önce kızgın, öfkeli ve kırgın olarak çıktığı Ayan Kuyumculuk’un kapısından o gün ikinci kez girdiğinde ilkinden çok daha farklı niyetlere sahipti. Kapıyı kendisine yine kibarca açıp “Hoş geldiniz” diyen takım elbiseli genci başıyla samimi bir şekilde selamladı. Mağaza her zamanki gibi tüm debdebesi ve şatafatıyla ruhları esir alırken bu artık Dorukhan’ın umrunda bile değildi. Toplumda hak ettiği saygıyı görmek için sahip olduğu kimliklerine sabırla yeni kimlikler eklemek olduğunu çok çabuk anlamıştı. Üzerine sinmiş olan o lakayt tavırlarını başarabildiği kadarıyla kirli bir elbise gibi çıkarıp atmak istiyordu. Boğazını hafiften temizledi, duruşunu dikleştirip “King” yazan hiphop şapkasını eline alırken Amerikan kolejinin yeşil ceketini çıkarıp eline alıp almamakta tereddüt etse de ona sadece çeki düzen vermekle yetindi. Mutat olduğu üzere varlıklı müşteriler deri koltuklarında oturup sehpaların üzerindeki ikramlıklardan yerken Berkay ve Simay pırlantalarla süslenmiş gerdanlıkları, yüzükleri, bileklikleri, saatleri, gözlükleri tanıtıyorlar; müşterilerin gerisindeki yardımcıları ise sabırla işverenlerinin alışverişinin bir an önce bitmesini bekliyorlardı. Dorukhan siyah rengin hakimiyetindeki mağazada hiçbir şeye aldırmadan kendinden emin, kararlı adımlarla masasında ciddiyetle oturan mağaza müdürü Muhabbet’e doğru yürüdü. Attı her adımda önceden atarlı giderli konuştuğu bu adama uygun giriş kelimesini bulmaya çalışıyordu. “Selamlar, selamünaleyküm, merhaba, iyi günler...” Devam kelimeleri için beyni çalışma hızını arttırdı. Yenilmişliğini kabullenip geri dönse de yine de benliğini korumanın derdindeydi. Nihayetinde “Selamlar! Ben düşündüm, taşındım, ailemin de istediği gibi mahallemizin eski sakini Onur’un yanında bana uyar mı uymaz mı diye bir haftalık deneme çalışması yapmaya karar verdim.” diyecekti. Muhabbet o yuvarlak suratını tamamlayan top sakalıyla kendisinden beklenmeyen samimiyetle koltuğundan hafif kalkıp “Ooo, hoş geldin Dorukhan.” derken eliyle de masanın önündeki sandalyeyi gösterdi. Bu tavırlar Dorukhan’dan söze nasıl başlarım endişesini alıp götürürken cümleyi rahatça kurma imkânı vermişti. Dorukhan elinin ucuyla tokalaşırken “Hoş bulduk Muhabbet Bey.” dedi. Muhabbet “Babanla gelmediğine göre sanırım işe başlamaya karar verdin.” dedi. Bu cümleyle kendini anlatma sıkıntısından sıyrılıp koltuğa iyice yerleşirken az biraz da yayıldı. Saniyeler içinde Kapalıçarşı’nın altın ve döviz alışverişinin yapıldığı dar ara sokağı, zenginlikten virane hale düşen Aslan ve onun imalathanesindeki o boğaz yakan kimyasalları pis kokusunu tekrardan genzinde hissetti. Nihayetinde Nuruosmaniye Camisi’nin avlusundaki insanları seyrederken hatalarıyla yüzleşip öyle karar verdiğini söyleyecekti. Hele o tercümanın sabırla inşa edilen caminin muhteşemliğini anlatırken, yanından geçen iki genç kızın istemeden tanık olduğu konuşmalarında sabırsızlıktan dolayı yuva kuramadıklarını duymuş. Böylece sabrı kendisine mihenk edindiğini söyleyecekti. Ama şu an bunların sadece kendisi için bir manası, ehemmiyeti vardı. Hatta caminin avlusunda tanık olduğu bu olayı yapay zekâya yorumlatsa kesin “Fazla tesadüfi, hayatın akışına ters.” derdi. Ama kader, zekânın kavramayacağı kadar karmaşık, belki bir nebze duygusal, ne bileyim sezgisel zekâ ile anlaşılabilir diye düşündü. Artık olayı çözmüştü, ticaretin dili menfaat odaklı kısa ve netti. “Evet, en azından bir haftalık denemeden bir şey kaybetmem diye düşündüm.” dedi. Muhabbet, gözlerini yuvasında şöyle bir tur attırıp “Olur ama ben yine de son bir kez şartları hatırlatayım. Dolmuş parası günlük elli liradan yedi gün üç yüz lira. Marmaray’a bineceksin, Kartal-Sirkeci arası öğrenci tek yön, on dokuz lira otuz üç kuruş, bu da haftalık gelgit iki yüz yetmiş lira altmış iki kuruş yapar. Toplam beş yüz yetmiş lira altmış kuruşa yol parası. Öğlen yemeği burada yiyeceksin. Sana günlük beş yüz lira da nakit vereceğiz. Mesai sabah sekizde başlar, akşam on dokuzda biter.” İnce hesaplamadan dar gelen Dorukhan tamam anlaştık diye elini uzatacakken Muhabbet “Şimdi saat on dört otuz, yarım gün mesai yazamam, saat hesabı yapalım.” dedi. Bir anda Onur içeri girince çalışanlarda ve Muhabbet’te hafiften bir toparlanma oldu. Dorukhan kafasını çevirip soluna bakınca kaliteli, şık bir o kadar da gösterişsiz giyimli, güçlü duruşlu adam aurasıyla ecnebi müşterileri bile tesir etmişti. Onur sakin adımlarla Muhabbet’e doğru yürüdü. Muhabbet eliyle göstererek “Kamuran Bey’in evladı Dorukhan.” dedi. Onur o yuvarlak gözlüklerinin arkasından daha bir dikkatli bakarken Muhabbet mütebessim “Onur Bey müessesemizin sahibi.” dedi. Onur “Dorukhan Koruk... Demek sensin. Babanın bahsettiğinden daha yakışıklı, en mühimi de cin gibi bir gence benziyorsun.” dedi. Övgü dolu sözleri babasının kendisi için söylediğine inanamayan Dorukhan, şaşkın şaşkın ayağa kalktı, elini uzatıp “Teşekkürler.” deyip el ucuyla tokalaşacakken Onur neredeyse elini kıracak kadar sıktı. Onur “Nasıl, Muhabbet Bey ile anlaşabildiniz mi?” dedi. Dorukhan “Eh işte” manasında başını sallarken Muhabbet atılıp “Evet ama tam hak etmese de bugün için yarım yevmiye de yazamayacağım.” dedi. Onur bir Dorukhan’a, bir de Muhabbet’e bakıp “Sen tam yaz. Akşam bir müşterinin ürünlerini teslim edeceğiz. Bana yardım eder.” dedi. Bu kez Muhabbet, Dorukhan’ın elini sıkarken “Tamam o zaman, bir sıkıntı kalmadı. Herkese hayırlı olsun.” dedi. Onur “Allah utandırmasın. Mesai bitiminde beraber çıkarız.” dedi. Arka taraftaki odasına geçti. Muhabbet iki elini birbirine sürtüp “Hadi o zaman, çalışmaya başlayalım.” dedi. Dorukhan bir an dondu, kaldı. Hayatında ilk defa böyle ciddi bir yerde çalışacaktı. Montunu çıkarmak isterken Muhabbet “Onu mutfağa asabilirsin.” dedikten sonra masasının ikinci çekmecesini çekince kadife zemin üzerinde telefonlar her birini altında unvan isimler yazılıydı. Firma Müdürü Muhabbet Kapancı, parlak pembe kılıflının altında Satış Danışmanı Simay Atılgan, kılıfsız olanın altında ise Satış Danışmanı Berkay Güdücü, Hizmetli Personel Sezen Balcılar yazıyordu. Muhabbet “Her şeyden önce telefonunu sessize alıp bırakır mısın? Şirket prensibi çalışma saatlerinde şahsi telefon kullanmıyoruz.” Dorukhan, Muhabbet’in önünde duran telefona gözü takılınca Muhabbet “Mesai içinde sadece şirketimize ait cihaz ve hatlar aktif. İleride çalışmaya devam edersen sana da verilecek. Çünkü bütün yazışmalar, resimler bu firmanın tüzel kişiliğine aittir.” dedi. Zaten sabır çekerek başladığı bu iş yerinde yüzü iyice düşen Dorukhan gönülsüzce telefonunu çıkardı. İlk defa ondan böyle ayrı kalacak olmak dokunuyordu. Hayatının her anını sosyal medya hesabından paylaşan, beğeniler alıp yorumlara cevap yazan popüler biri için bu kabullenmesi zor bir durumdu. Telefonu artık uzansa eline alabilecek kadar yakın ama magma tabakası gibi yakıcı ve erişilmez bir yerde duruyordu. Parmağıyla bir dakika işareti yapıp hızla “Anne, merak etme, ben Onur Bey’in yerinde işe başladım. Çalışırken telefon kullanmamız nedense yasak. Görüşmek üzere.” mesajını yazıp eli titreye titreye diğer telefonların yanına koydu. Ama onun telefonunun altında bir isim ve unvan olmadığından mahsun kalmıştı. Çekmeceyi kapatan Muhabbet “Şimdi mutfağa git. Sezen ablaya sor bakalım yapılacak bir iş var mı? Sonra bana gel.” dedi.

Çalan kapı ziliyle mesaj bildirimi aynı anda gelince Dorukhan’ın annesi, elinde telefonla kapıya doğru yürüdü. Bir gözüyle mesajı okurken diğer gözüyle de açtığı kapıdan giren kocasıyla yarım yamalak bakıştılar. Kadın derin bir “ohh” çekip “Dorukhan ile konuşman işe yaramış bak, Onur’un yanında işe başlamış.” dedi. Terliklerini giyen Kamuran soğuk soğuk eşine bakıp “Ne konuşması, ne işe yaraması, ben daha Dorukhan’ı aramadım bile...” dedi. Kadın buna daha da sevinerek “Demek ki kendisi düşünüp taşınmış, işe başlamış.” dedi. Kamuran yarı sevinmiş, yarı endişeli “Hayırlı olsun.” dedi. Kadın “Benim canım oğlumda haytalık vardır ama zorda kalınca aklını kullanmasını bilir.” dedi. Kamuran salondaki tay tüyü kumaştan döşenmiş bej renkli tekli koltuğuna otururken güvensiz bir tonda “Göreceğiz, aklının seçtiği o doğru yolda yürüme sabrını gösterebilecek mi?” dedi. Kadın çocuğa çıkışır gibi “Bey, Bey... Hep senin yanında duruyorum, arkanı topluyorum ama sen de biraz bu çocuğa güven, en azından güvenmeye çalış.” dedi. Kamuran eşine biraz kızgın ama daha çok endişemi anlamıyorsun bakışıyla baksa da ağzını açıp bir cümle kurmadı.

Dorukhan, Sezen’in eline tutuşturduğu temizlik ürünleriyle tuvalet taşlarını, klozetleri ve lavaboları ovalamaya başladı. Tiksine tiksine fırçayı sürerken Sezen’in sesi duyuldu; “Aman ha, iyi temizle, arkamızdan şikâyet gelmesin.” dedi. Dorukhan içinden yüksek sesle galez cümlelerini en afililerini ek olarak “Temizleyecek adam bulmuşlar, bir de beğenmeyecekler mi?” dese de diliyle “Tamam abla, sen merak etme, bu işler bende.” dedi.

Onur odasındaki neredeyse tamamı kalın taş duvara gömülmüş olan büyük antika kasasından gerdanlıkları, bileklikleri, yüzükleri, saatleri ve gözlükleri yeni yaptırdığı özel kutuları koyarken sertifikalarını da tek tek kontrol etti.

Dorukhan çalışma hayatındaki ilk işini zorlana zorlana yaptıktan sonra defalarca yıkadığı ellerini daha temiz olsun diye birbirine sürte sürte Muhabbet’in yanına gelip, “Muhabbet Bey, içerideki işim bitti.” dedi. Muhabbet başını kaldırmadan küçük bir bloknot uzatıp, “Bu imalathanede bitmiş ürünler var. Git, al, gel.” dedi. Dorukhan kâğıda göz attı, “Tasvir sok. Murathan Kat:3 No:13 Yüksel Usta.” yazıyordu. Dorukhan, “İyi de ben buraları bilmiyorum. Nasıl bulacağım?” diye sordu. Elini açıp “Telefonumu verirseniz navigasyonla bulurum.” dedi. Muhabbet gayet sakin, kapıya bakıp eliyle işaret ederek “Gerek yok. Caddeye çıktın, sağ döndün.” Dorukhan “Evet” manasında başını sallarken Muhabbet, “Orada kime sorsan sana gösterir.” dedikten sonra kartvizitini uzatıp “Yüksel’e bunu da verirsin.” dedi. Dorukhan “Tamam.” diyerek yürürken, için için; “Ulan, parası az, hadi neyse de bu teknoloji düşmanlığı niye? Çattın oğlum belaya...” dedi. Kapıdan çıkıp, sağa dönüp beş-on adım atınca gözleri artık caddedeki gösterişli kuyumcu vitrinlerini, ağaçları, insan selini görmüyordu. Tek aradığı, adres sorabileceği birisiydi. Birini bulamamaktan daha kötüsü, adres sorma cesareti içinde yoktu. Birilerinden bir şey istemek, isteme ihtimali bile onu çıldırtırdı. Bütün çekincelerinin, alışkanlıklarının yalvarmalarına rağmen cüretkârlık gösterecekti. İlk önce sigara içmek için dükkânların önüne çıkanları gözüne kestirse de burada çalışan birinin çevreyi bilmemesiyle dalga geçmelerinden çekinip onları pas geçti. Bir mağazaya girip sormak fikri de otomatik olarak düştü. Gözleri insanların kan gruplarını bile ayırt edecek hassasiyette tarama yaparken ara sokağa girmekte olan birinin sırtında “Fatih Belediyesi Temizlik İşleri” yazısını okuyunca aradığını bulduğuna kanaat getirip bir çita saldırganlığında adamın peşine takıldı. Hızla ara sokağa girse de adam kuş olup uçmuştu. Damarlarındaki bütün kanla birlikte zorla topladığı cesareti çekilip gitti. “Ben bulmadım.” diye geri dönecekti. Ama dar sokaktaki mangal kokusu ciğerlerine dolunca daha bir dikkatle baktığında camekânlı bir simit tezgâhı, içinde dört-beş çeşit peynir, çikolata, zeytin, fındık, fıstık ezmesi, meyve sularıyla birlikte ağzına kadar simitle doluydu. Garip olan adam hemen tezgâhın önünde yaktığı mangalda simitleri ısıtıp, sonra ikiye yarıp içini isteğe göre dolduruyordu. Kırklı yaşlarındaki esmer teni iyice kararmış, gür ve kalın saçları hafiften yüzünü kapatmasına rağmen pala bıyıkları, kemerli burunlu, yay gibi kalın kaşların altındaki kalın kirpiklerinin arasından kehribar rengindeki gözleriyle bakan simitçi ile göz göze geldiler. Adam çok da güçlü olmamasına rağmen hafiften ürkütücü bakışlarını destekleyen hal ve tavırları vardı. Simitçi etrafındaki kimseyi umursamadan konuşuyordu. Onun için dünyanın merkezi kendisiydi, o merkezde de her günkünden daha fazla simit satılmalıydı. Hafif emri vaki tatlılığında Simitçi “Yeğenim, ısıtıyorum, neyli istersin?” dedi. Dorukhan bütün çekinmelerine rağmen “yeğenim” kelimesinin sıcaklığından cesaret alıp tek kelimelik “Kaşarlı.” cümlesini kurabildi. Dorukhan misler gibi kokan simidin kokusunu içine çekse de beyninin koku alma merkezi bile artık şu komutu veriyordu: “Simidin parasını verince adres sorma hakkını elde edeceksin, bu hakkını iyi kullan.” Simidi alıp parayı uzatırken içinden de “İnşallah bu Murat Han’ın nerede olduğunu biliyordur.” diye dualar ediyordu. Sonra kibarca kâğıdı uzatıp “Abi, bu adresi biliyor musun?” demek yerine “Abi, bu adrese nasıl giderim?” diye sordu. Adam kâğıdı aldı. Az biraz gözüne doğru yaklaştırdı, sonra biraz uzaklaştırdı. Simitçinin her hareketinde ikinci bir kişiyi sormaya cesaret edemeyecek olan Dorukhan’ın yüreği güp güp atarken simidinden ilk ısırığı aldığının farkında bile değildi. Adam yüzünü düşürüp kâğıdı geri uzatırken Dorukhan; “Ulan, tek şansım olan bu adam da adresi bilmiyor. Üstelik simit parası da boşa gitti.” diye düşündü. Simitçi, “Ben yakını göremiyorum. Uzaktan da bulanık görüyorum. Sen bir okuyuver yeğen.” dedi. Gerim gerim gerilen Dorukhan o an gevşedi, güven dolu, gür bir sesle “Tasvir sokak Murat Han...” deyince adam “Anladım” manasında elini kaldırıp sırtını Nuruosmaniye Caddesine verip eliyle ileri göstererek, “Yeğen, sokağın bitimi Şeref Efendi sokak, sağ dön.” Parmaklarıyla sayarak birinci sokağı geçtin, ikinci soldaki sokağa gir. Orada daha çok trikocular var. Bengi Su Triko, Euro Etek, Moda Elegant erkek giyim, onları de geç, yolun sonu Tasvir sokaktan sağa dön, yüz metre ileride Murat Han.” dedi. Bu kez simidini daha bir zevkle ısıran Dorukhan verdiği paranın hakkını almış olmanın mutluluğuyla “Çok sağ olasın.” dedi. Simitçi “Ne demek yeğen, her zaman.” dedi. Dorukhan yürürken elinde telefon ile yaklaşan adam “Hayırlı işler ustam, navigasyon bir türlü doğru göstermiyor buralarda. Moda Elegant diye bir dükkân varmış, biliyor musun?” dedi. Simitçi, bir adama, bir telefona bir de simitlerine bakıp “Bilmiyorum.” dedikten sonra mangaldaki simidi çevirip “İşim var, tezgâhın önünü kapatma.” dedi. Dorukhan arkasından koştururcasına gelen bu konuşma üzerine gülüp ne kadar doğru bir strateji uyguladığını anladı. Buraların tarifesi, dolaylı yoldan da olsa ver parayı al tarifesiydi.

Mücevhercilerden tekstilcilerin olduğu mıntıkaya geçince insan tipleri, giyimleri, kuşamları hareketleri birdenbire değişiverdi. Kaldırımlarda çuvalları ürünlerle doldurup çırt çırt diye acımadan bağırta bağırta koli bandıyla bantlayıp üzerlerini mavi marker kalemle alıcı ve adres yazanlar, küçük el çantaları ellerinde toptan mal almak için gelen müşteriler... Ve bağrış çağırışlarla sırtlarındaki semerlerine küçük bir çocuk boyundaki çuvalları, kolileri alıp kamyonlara yükleyen hamallar… Onlara elindeki kâğıtlara bakıp devamlı iş tarif eden hamal başı “Hadi çabuk. Kars ambarından sonra Mersin ambarının malları var.” Bunlara ek tıngır mıngır ses çıkararak bir yerlere yetişmeye çalışan el arabalı yük taşıyıcıları...

Nihayet Murat Han’ın eski mozaik kaplı merdivenlerinden içeri girdi. Merdiven altına tıkıştırılmış çay ocağının önünde sedir taburelere karşılıklı oturan iki kişi aynı sahandan menemene ekmek banıp keyifle yiyorlardı. Duvarları zamana meydan okusun diye yeni boyanan hanın üçüncü katına hızlı adımlarla çıktıktan sonra uzun koridorda kapı numaralarını tek tek kontrol etmeye başladı. En sonda koridorun da bir kısmını içine alarak kocaman bir demir kapı yapılmıştı. On üç numaralı bu yerin ziline bastı. Bir dakika sonra hapishanelerdeki hücrelerde olduğu gibi küçük bir pencerenin demir sürgüsü açıldı. Sert bakışlı bir çift göz mimikle “Sen de kimsin?” işareti yaptı. Ne yapacağını şaşıran Dorukhan kekeleyerek kısık sesle “Ben Dorukhan.” dedi. Adam yine mimikle “Eee bana ne?” işareti yaptı. Dorukhan elindeki kartvizit ve küçük bloknotu uzatıp “Ben Ayan Kuyumculuk’tan geliyorum.” dedi. Adam bu kez sürgüyü sertçe kapattı. Otuz saniye sonra içeriden sesi duymayı başladı. “Muhabbet, sen niye tanımadığım adam gönderiyorsun. Kaç yüz bin liralık ürünleri alması için yaz günü alacalı beleceli, üzerinde yabancı yazı olan mont giymiş hele o şapkası tam bir züppe işi birini gönderiyorsun. Valla bunda kuyum olduğunu anlayan hırsızlar kendisiyle birlikte çuvala koyup çalarlar. Muhabbet, sen de bilirsin kuyumcu adamın bir ağırlığı, şıklığı olur. Tamam, sen ver diyorsan vereceğim...” İşittikleri Dorukhan’ın önce canını yakıp moralini bozsa da Muhabbet’in her şeye rağmen kendisine güvenmesi, küçük bir serveti emanet etmesi hoşuna gitmişti. Bu kazandığı farklı bir öz güvendi. Ayakları yere basan, haklı öz güvendi. Bu sefer kapıdan sürgü şıngırtıları, açılan kilit sesleri, sonra da bin bir vaveyla ile açılan kapının sesi geldi. Yüksel, Dorukhan’a şöyle bir alıcı gözle baktı. Sonra takıların bulunduğu şık kutuları bont çantaya koyup Dorukhan’ın eline tutuşturdu. Yine yarı azarla yarı nasihat eder gibi “Sağına soluna dikkat et, gözünü dört değil, on dört aç.” dedi. Dorukhan işini ciddi alanı görmüştü ama bu kadar da katmerlisini ilk kez görüyordu. Dorukhan “Tamam. Ama züppe müppe yakışık almadı.” dedi. Yüksel hiç alınmadan gülerek “Demek duydun. Patronun zaten antika, sen ondan da antikasın.” Eliyle uğurlar olsun işareti yapıp “Hadi dikkatli ol, sağ salim yerine ulaş, selam söyle.” dedi.

Dorukhan, Yüksel’in yüksek düzey telkinleriyle gördüğü herkesi şüpheli gözüyle bakıp sakına sakına mağazaya kendini zor attı. Hemen yüzünü yıkayıp su içerek gevşedi. Sanki bütün git, gel işleri Dorukhan’ın işe girmesini beklemişti. Mesai saatinin sonuna kadar hep sağa sola gönderdiler. Nihayet bütün çalışanlar evine dönerken Onur ve Dorukhan ellerinde titanyum alaşımlı gri valizlerle otoparka doğru yürürken birden karşılarına eskimeye yüz tutmuş kahverengi takım elbiseli, yeşil gömlekli, kırmızı kravatlı elli beş yaşlarında bir adam çıktı. Onur’a “Dost” dedi. Onur “Eyvallah dost.” dedi. Adam “Bi ellik ateşle.” dedi. Onur çıkartıp iki yüz lira uzatınca adamın yüzü asılıp asabi asabi “Benim dilenci olmadığımı gayet iyi biliyorsun.” bakışı atıp tok bir sesle “Dossst” dedi. Onur bu kez bozuklardan elli lira denkleştirip uzatınca adam “Ölünce seni cennetin efendilerinden Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin karşılasın.” dedi. Dorukhan oldukça uzun gelgitlerle dolu günün sonunda bezgin “Bu kaçık da nereden çıktı?” bakışı attı. Adam bir anda Dorukhan’a dönüp iki eliyle yakasından tutup burnu burnuna değecek kadar yakınlaşıp “Ya sen ölünce seni kim karşılayacak?” diye sordu.

Devamı gelecek ay.