Gözlük, Saat, Altın 3
Berkay, bıkkın bir vücut diliyle yüzük tablalarını masanın üzerine çıkarıyordu. Karşısındaki deri koltukta oturan sarı saçlı, beyaz tenli, beyaz büstiyer ve mini kot etekli genç kız ise yüzükleri incelemekten yorulmuştu. Önündeki onca ikrama rağmen “mutsuzluğun zirvesindeyim” ifadesi yüzünden okunuyordu. Tam karşısındaki koltukta oturan genç adamın ise kıvırcık saçları neredeyse kafasının iki katıydı. Kulaklarında çift çift küpeleri, ayağında sandaletleri, üzerinde soluk hâkî renkte bol kesim bir kumaş pantolon ve beyaz triko tişört vardı. Sağ kolunda kurukafa, sol kolunda ise kılıç ve kalkan dövmeleri dikkat çekerken, sol elinin her parmağındaki harfler birleşince “SEVDE” kelimesi okunuyordu. Genç adam, kızın ellerini avuçlarının arasına alıp, “Aşkım, asma o güzel yüzünü. Değmez bunlara. Gerekirse yurt dışına, gönlünün istediği yere gider, istediğin mücevherleri oradan alırız.” dedi. Sevde şımarıkça dudaklarını büzdü. “Ama nasıl olur? Hani burası en özel, en kaliteli ve en pahalı takıların olduğu yerdi?” Asık suratını iyice buruşturarak eliyle ‘boş ver’ işareti yapıp “Tamamen hayal kırıklığı...” Erkek, “Sevdem, inanması şu an için zor gelse de burası bir numara... Bütün sosyete buradan alışveriş yapar. Sahibi babamın arkadaşı. Hatta annem, kız kardeşim, halam, hepsi buradan alışveriş yapmak için ölürler.” dedi.
Şımarıklığına bu kez küçümser bir ifade de ekleyen Sevde, hafif yabancı bir aksanla, “Aşkım kusura bakma ama ailenin zevklerini ve zenginlik anlayışını yeni baştan dizayn edeceğim. Mesela benim mamişim, Paris’ten veya Milano’dan alınmayan bir şeyi eve sokmaz. Biz öyle gördük.”
Erkek, içine çekildiği bu anlamsız çukurdan çırpınarak çıkmaya çalışıyordu. Gür bir sesle, “Aşkım sen iste, ben Paris’i, Milano’yu, bütün Avrupa’yı ayağına getireyim. Ya da...” saatine bakıp ekledi: “Sen emret üç saat sonra oradayız.”
Berkay ve Simay, iki satış elamanı şahit oldukları bu sahne karşısında çiftten bir an önce kurtulmak için mağaza müdürü Muhabbet’i çağırdılar. Olayı uzaktan sakince izleyen Muhabbet, enerjisi yüksek ve toparlayıcı bir sesle yaklaştı: “Küçük Hanım, Küçük Bey... İsterseniz hayalinizdeki takıyı tarif edin ya da internette benzer bir resim varsa gösterin, biz tasarlayıp imal edelim.” dedi.
Sevde ukalaca cevap verdi: “Sorun da tam olarak bu zaten. Ben öyle bir ürün istiyorum ki hayallerimin ötesinde, çevremde veya internette gördüklerimden çok daha üst seviyede olsun.” İri gözlerini daha da büyütüp dudaklarını hafifçe büzdükten sonra, “Vay canına, diyeyim. Ne acayip, ne değişikmiş, diye şaşırayım.” Midesi bulanmış gibi yüzünü ekşitti. “Ama siz istediğiniz kadar iyi yapın, şu ucuzluk kokusundan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Ürünleriniz her ortamda ‘ben bayağıyım’ diye bas bas bağırıyor.”
Senelerin tecrübesi Muhabbet, müşteriyi memnun edemese de kaybetmeden göndermekten başka çare kalmadığına kanaat getirerek, “Gönül arzu ederdi ki sizi şaşırtan, girdiği her ortamda kendini kabul ettirecek bir ürün sunalım. Ama olmayınca olmuyor. Yine de sizin gibi kıymetli insanları misafir etmekten...” derken Onur odasından çıkageldi. Onur’u gören genç, ayağa kalkmakla yerinde oturmak arasında ikilemde kaldı. Kısa bir kararsızlıktan sonra bacak bacak üstüne atıp Onur’u görmezden gelmeyi seçti. Onur yaklaşıp, “Ooo Tunç, nasılsın?” dedi.
Tunç, istemsizce elinin ucuyla tokalaştı. Saatine bakarak, “Üç saat sonra daha iyi olacağım.” diye cevap verdi. Onur, kibarca elleriyle çalışanlarına ‘siz yerlerinize geçin’ işareti yapıp tezgâhın başına geçti. “Baban, annen, kardeşin nasıl?” diye sordu. Tunç, o üstten tavrından taviz vermeden, “İyiler...” dedi ve başını iki yana salladı. “Yani, iyidirler herhalde...”
Onur, “Geçen annen mesaj attı. Hatta halan da yanındaymış. ‘Nişan hazırlıkları yapıyoruz, yeni ürünler var mı?’ diye yazmıştı.” dedi.
Tunç, birkaç dakika önce yaşadığı olayın etkisiyle, “Yeni ürünler mutlaka vardır da... Hani bizim camiayı bilirsiniz, daha başka beklentileri vardır.” diye karşılık verdi.
Onur bu arada kendisine yan yan bakan Sevde’ye yönelip, “Küçük Hanım kim? Bizi tanıştırmadın.” dedi.
Tunç hafifçe toparlanıp eliyle işaret ederek, “Sevgilim... Sevde...” derken Onur sandalyesinde geriye doğru yaslandı. “Haa, şimdi anladım. Ailendeki bütün bu hazırlık, bu güzel kızımızla senin nişan merasimin için.” Sonra alıcı bir gözle Sevde’ye bakıp ekledi: “Ama birbirinize ne de çok yakışıyorsunuz. Bir ömür mutluluklar dilerim.” dedi. Tunç, sevdiği kızı mutlu edememenin ezikliği içinde, “Onur Bey... Ailemizin mücevheratçısı.” diye tanıştırdı. Onur, “Sağ olsunlar, bana itimat ederler. Bu en zor konumdur, çünkü o güvenin boşa çıkmaması gerekir. O sebepten ülkenin en iyi ürünlerini imal etmek yetmiyor; müşterinizi şaşırtacak, onu özel hissettirecek tasarımlar yapmak gerekiyor.” derken küçük çekmeceden kırmızı bir yüzük kutusu çıkarıp açtı. İçinden gayet sade, bilindik, klasik bir yüzük çıktı. Yüzüğü eline alıp, “Küçük Hanım, rica etsem bunu dener misiniz?” dedi. Kız, ‘Bu kadar laf ettin, bana layık gördüğün bu mu?’ der gibi bakarken Onur ısrarcı, hatta biraz da emredici bir tonla, “Lütfen.” dedi. Sevde gönülsüzce yüzüğü taktı. Elini havada iyice düzleştirip ‘Bakın ne kadar kötü, hiç hoşlanmadım.’ diyecekken bir anda gözleri dehşetle büyüdü. Beyaz teni kıpkırmızı olunca kılcal damarlarında akan akyuvar ve alyuvarlar neredeyse sayılacaktı. Korku bütün bedenini kapladı ve titreyecek hale geldi. Müdahale etmek isteyen Tunç’a Onur eliyle engel oldu. Sonra Sevde’nin gözlerinin içine bakıp, “Sanırım bu yüzüğü beğenmediniz ama sizi şaşırtmayı başardı.” diyerek yüzüğü parmağından çıkardı ve tekrar kutusuna koydu. Önündeki sudan bir yudum alan Sevde, savunmasız ve mecalsiz bir halde sadece başını sallayabildi. Onur yüzüğü tekrar çekmecesine koyarken “Bir noktadan sonra taktıkların seni zengin ve değerli göstermiyorsa, sen aslında onları alacak parası olan bir fakirsindir. O eşik geçildikten sonra giydiklerini, takılarını ve çevreni senin zengin ve güçlü göstermen gerekir.” Işıl ışıl yanan vitrindeki takıları işaret edip devam etti, “Çünkü her zaman, her yerde senden daha iyi, daha pahalı giyinen biri çıkabilir. Ama zenginliğin ve gücün ruhundan, senin özünden geliyorsa...” Bir yandan da bir kâğıda kurşun kalemle bir yüzük modeli çizmeye başladı. “İşte o zaman kimse seni ezemez. Bunu beceremezsen, Sevde kızım, ezikliğini pahalı ve markalı eşyalarla ancak belli bir zaman dilimi için kapatabilirsin. Kendini aldatandan daha akılsız kim vardır?” Sonra beyaz bir kâğıda kurşun kalemle çizdiği yüzük modelini anlatmaya başladı “Senin parmakların ince ve zarif, tenin beyaz. Sana çok kalın olmayan, taşları zarif ama kıymetli görünmeyecek kadar da küçük olmayan takılar kullanmalısın. Çünkü yaratılışından var olan o güzelliklerini bastırmamalılar.” Eskiz çizimi olan kâğıdı Sevde’ye doğru kaldırdı. Sevde bu benim için mi işareti yaparken Onur, “Aksine, senin güzelliğin onlara değer katmalı. Desinler ki, bunlar ancak Sevde’ye yakışır, bir başkasında eğreti durur.” Tunç ise tanıştığından beri ilk kez büyülenmiş gibi nişanlısına bakakaldı. ‘Ne diyecek, hangi şımarık tepkiyi nasıl verecek?’ diye merak ediyordu. Daha çok da bir öfke kriziyle tezgâhın üstündeki her şeyi dağıtmasından endişe ediyordu.
Babasının bulduğu Ayan Kuyumculuk’taki işi beğenmeyip kendi yolunu çizme kararı alan Dorukhan’ın, Leonardo Kuyum Atölyesi’nde de iş bulma umutları suya düşmüş olsa da çok üzülemedi. Ortamın perişanlığına bakıp içinden, “Burada işe başlasam bile kaç gün çalışmayı başarabilirim ki? Aslan gibi, kendi dünyasından başka dünya tanımayan, geçmişin zengin ve ihtişamlı günlerinin hasretiyle yaşayıp şu anki düşkün haline her gün ahlar ve küfürler içinde lanet eden bu adama kaç saat tahammül edilebilir? Ya da bunun karşılığı ne kadarlık bir ücrettir? Hepsinden beteri, her şeye rağmen tahammül etsem bile burası bana ne kadarlık parlak bir gelecek vadediyor?” diye geçirdi. Yaşayıp şahit olduklarından sonra içindeki fırtına dinmişti dinmesine ama geride uçan çatılar, yıkılan ağaçlar ve birbirine girmiş bir enkaz bırakmıştı. Bütün bu maddi zarardan daha acısı, manevi olarak yenildiğini kabullenmekti. Vedalaşmak için ayağa kalkarken yassı şişesini elinden bırakmayan Aslan’ın pejmürde haline baktı. Yenilmişlikten daha kötüsü, onu kabullenemeyip geçmişin tatlı anılarında, yarı hayal yarı gerçek bir dünyada yaşamaktı. Oysa yenilgiyi kabullenmek, belki de gerçeklik algısını kaybetmemiş cesur savaşçıların erdemiydi. Şimdi bir karar vermeliydi: O yiğit insanlar gibi mağlubiyeti kabullenip yeniden ayağa kalkmaya mı çalışacaktı? Yoksa başkalarını suçlayıp kendi yalan dünyasında harap ve bitap bir hayat mı yaşayacaktı? Kendi hayatına dair bu cevabı meçhul sorulara rağmen nedense Aslan’ın, Onur’dan aktardığı o söz habire beynini ve yüreğini meşgul ediyordu, “Ya güç sahipleri değişecek ya da güç el değiştirecek.” Gıcırdayarak kapanan tarihî dökme demir kapı, aslında hoşlanmadığı bir hayatın üstünü örterken yeni bir hayatın kapısını aralıyordu. Varakçı Han’dan çıkınca yüreği farklı yollara dalmak istedi. Artık ayakları, bilmedik yollarda karşısına çıkacak çilelere ve zorluklara katlanmak istemiyordu. Geldiği yola yeniden girdi. Bağırış çağırışlarla altın ve döviz alıp satanların arasından sıyrılarak mağazaların olduğu caddeye erişti. Nihayet Nuruosmaniye kapısından çıkıp onuncu adımında, Nuruosmaniye Camii’nin kapısında soluklanmak için durdu ve sırtını kemerli duvara verdi. Avlu daha da kalabalıklaşmıştı. Burayı kestirme yol olarak kullananlar, hedeflerine kilitlenmiş bir halde, gözleri yoldan başka hiçbir şey görmeden ilerliyordu. Dünyanın dört bir yanından gelen turist kafilelerine ise rehberler “Caminin ismi Osmanlı’nın Nuru manasına gelen ‘Nûr-ı Osmanî’ gelmektedir.” Eliyle bölgeyi gösterip “İstanbul’un ikinci tepesi, Nuruosmaniye Camii’nin bulunduğu tepedir. Nuruosmaniye Camii, Osmanlı camilerinde kullanılan en büyük kubbelerden birine sahiptir. Camiinin en uzun ve en önemli kuşağına, Hattat Mumcuzade Mehmet Efendi tarafından yazılan ve Fetih Suresi’nin tamamını içeren yirmi dokuz ayet kesintisiz olarak sığdırılmıştır.” Rehber mimari detayları ince ince anlatırken, bazıları ayrıntıları tek tek fotoğraflıyor, kimisi de adetten dinliyordu. Ama hepsi de bu şahesere az veya çok, hayranlıkla bakıyordu. Öğle namazından çıkanların simalarında, Rablerinin huzurunda ruhlarına cennet kokuları sinmiş gibi bir sevinç gülümsemesi vardı. Abdest alanlarda ise namaza kavuşacak olmanın tatlı heyecanı bedenlerini sarmıştı. Dorukhan’ın yüreğine mağlubiyetin hüznü yerleşince, gözleri farklı görmeye, algısı ise başka bir boyuta sıçramaya başlamıştı. Arkadaşları, dost bildikleri, abisi, ablası, babası, anası... Kimsenin ona bir faydası yoktu ve yapayalnızdı. Sadece on altı yaşına kadar yaptığı iyilikleri, başarıları, yetenekleri ve hatalarıyla baş başaydı. O an caminin avlusu ve kalabalık ona mahşeri, mahşer yerini hatırlattı. Allah’ın huzuruna kavuşanların ve kavuşmakta olanların sevincini gördü. Bir de o huzurdan uzak kalıp o güzelliğin sadece adını duyacak ya da onu seyredecek olanlar vardı. Aniden başı öne düştü. Kendisine baktı; arada kalanlardan, hatasını anlayıp yenilgiyi kabullenmesine rağmen üzerine gidecek cesareti olmayan sahte bir kahraman mıydı? Okuldan kalma birkaç kelimelik yabancı diliyle, rehberin anlattıkları kulağına çalınıyordu, “Bu taşların her biri taş ocaklarında büyük bir sabırla kesilip bin bir emekle hayvanların sırtında ağır ağır taşınarak yüz yıllara meydan okuyan bu duvarlar örülüp...” Eliyle de göstererek ekledi: “Bu şaheser inşa edilmiştir.” Dorukhan sadece “sabır” kelimesini çekip aldı. Sabır...
Siyah mermerler ve duvarları siyah granitlerle kaplı şatafatlı mağazadan çıkan genç çift caddede yürürken, gözü Sevde’den başka hiçbir şey görmeyen Tunç meraktan çatlamak üzereydi. Bütün o şımarık tavırlarını kirli bir gömlek gibi üzerinden çıkarıp atan Sevde’ye, “Canım, o değersiz altın yüzük seni nasıl oldu da bu kadar etkiledi?” diye sordu. Sevde, ürperti içinde, yarı güzel yarı kâbus dolu bir rüyadan uyanmış gibi, aklı hâlâ karışık bir halde duygularını anlatacak cümleleri kuramıyordu. İnce, zarif yüzük parmağını gösterip, “Yüzüğü parmağıma geçirince önce bir sıkıştırdı. Sonra kalbime doğru siyah, pis, iğrenç kokulu, inceden yakan, acı veren katran gibi bir hat çekildi. Sonra kalbimi yakmaya başladı. Sanki bir kaleyi ele geçirmeye çalışan barbar bir istilacıydı. Kalbim ise kendiliğinden, içinde en güzel sarayların olduğu o kaleyi savunmaya başladı. Çatışmanın şiddeti saniye saniye artarken bedenimi ve benliğimi ele geçirmeye başladı. O an ben, ben olmaktan çıkıp artık sadece sahip olduklarımın biçimlendirdiği, insanlıktan çıkmış bir ‘ben’e dönüşecekken...” Derin bir nefes aldı, korktuğu büyüyen gözlerinden belliydi. “İşte o an Onur Bey yüzüğü çıkardı ve senin de tanık olduğun o konuşmayı yaptı. “Tunç, sevgilisinin elini şefkatle tuttu. “Acaba bu adam büyücü mü?” diye sordu. Sevde kesik kesik, “Hiç sanmam... Belki de modern dünyanın ötesinde, metafizik güçleri olan bir bilgedir.” diyebildi.
Kamuran, en küçük evladı Dorukhan’ın bulduğu işi beğenmemesi bir yana, kendisini takip etmemesine daha çok üzülüyordu. Dirayetli görünmek için olağanüstü gayret gösterse de hüznün gölgesi yüzüne düşmüştü. Sıkıntısını bir nebze dağıtmak için eşini aradı. Kamuran, “Alo hanım, nasılsın? Ben de iyiyim.” Karşıdan gelen ses tedirgindi. “Dorukhan hâlâ seni aramadı mı?” Kamuran, “Yok, seni?” diye sordu. Anne “Aradı. Senden sonra işe girmek için yakın bildiği Baskın Cafe’nin sahibi Cezmi, abisi ve ablasıyla görüşmüş. Ne yazık ki olumsuz cevap alınca yalnız bırakıldığı düşüncesine kapılmış. Gerçi ben gerekli teskin edici konuşmayı yaptım. Pişman olup sana yetişir diye umuyordum.” dedi. Yüzünde iyice belirginleşen tecrübe dolu kırışıklarıyla Kamuran, “Ne de olsa ergen kişiliği zamanla oturacak, şimdi ararsam bana karşı olan sahte öfkesini ve düşmanlığını körüklerim. En iyisi biraz daha bekleyelim, kafası dağılsın. Sonra arar, teskin ederim. Sen gönlünü ferah tut.” dedi.
Rehber, anlattıkları yetmezmiş gibi taşlara çekiçle vurma hareketi yaparken, bir yandan da elini kulağına götürüp uzaklardaki sesleri duymaya çalışır gibi yaparak “Bakın, taşlara hâlâ sabırla vurulan çekiçlerin sesleri yankılanıyor. Kaç bin ya da kaç milyon çekiç darbesi...” Eliyle alnının terini silip devam etti: “Alın teriyle yoğrulan büyük sabrın sonunda, yüz yıllara meydan okuyup insanlara ilham veren bu muhteşem eserler...” Bu sözlerden sonra Dorukhan yürümeye başladı. Artık o, alacağını almış ya da bulacağını bulmuştu. Bildiği ama kana kana yaşamadığı, tadını almadığı bir duyguydu sabır. “Neye, neden, nasıl sabredecekti?” Bilmiyordu. Bildiği tek şey, şuurunun dışında onu yöneten ikinci bir şuurun, adım adım onu ‘Ayan Kuyumculuk’a doğru çektiğiydi. Önü sıra yüksek sesle, isyankâr bir edayla konuşan iki kızın sesi ister istemez kulaklarına kadar geliyordu. Saçları beline kadar gelen siyah saçlı kız, “Tatlım, niye ben sana sabredeyim ki? Çalışıp zamanla zengin olacakmış... Mış mış da mış mış...” diyordu.
Arkadaşına göre daha kısa boylu ve tombul olan kız ise, “Tabii ki tatlım. Senin gençliğin geçtikten sonra gelen paranın ne tadı olur ki? O da tabii gelirse.” diye karşılık verdi. Siyah saçlı kız, saçlarını eliyle savurur gibi yapıp, “Attım yüzüğü suratına. Gözünün içine bakıp sözümü de sakınmadım: ‘Sen ancak bir evliya ile evlenebilirsin.’ dedim.” diye ekledi.
Dorukhan kızları geçerken aklından şu soru geçti: “Bir yanda sabırla taşı işleyip yüzyıllara meydan okuyanlar, diğer yanda sabırsızlığın pençesine düşüp bir yuva kurmaktan aciz kalanlar...” Bu sorunun cevabını belki ona zaman verecekti. Şimdi, aynı gün içinde ikinci kez kapısına geldiği, dışı parlak siyah granitle kaplanmış duvarların içine gömülmüş, içindeki mankenin sürekli döndüğü üç küçük kare vitrininde bir gerdanlık, bir saat ve bir de güneş gözlüğü sergilenen Ayan Kuyumculuk’a baktı. “Bazı şeyler bana ters gelse de babamın hatırına sabredeceğim.” diyerek şartlarını beğenmediği işe başlamak için kapıdan içeri girdi.
DEVAMI GELECEK AY
