Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Duruş ve Şehadet

Bu Yazıyı Paylaşın:
Duruş ve Şehadet

Sıvası dökülen duvarları ve pis kokulu iş hanının dik ve yorucu merdivenlerini mazbut giyimli orta yaşlı bir kadın yorgun, bitkin yüz ifadesiyle tırmandı. Nihayet Kadınca Giyim tabelasının bulunduğu kapının ziline bastı, açan olmadı. Tekrar bastı. Biraz daha bekledi, canı sıkıldı. “Hadi be açıl” dercesine demir kapıya baktı. Israrla bir daha zile bastı. Bu sefer kapıda hafif bir gıcırdama oldu. İyice aralanınca saçı sakalına karışmış otuz beş yaşlarında kumral, mavi gözlü bir erkek karşısına çıktı. Kadını görünce sert yüzünde küçümser bir gülümseme belirdi. Sonra göz atıp alaycı bir ses tonuyla kabaca: “Ne istemiştin?” Kadın soluğunu tazeleyip sıkılgan bir şekilde “İyi günler, patronunuzla görüşecektim.” dedi. Adam tepeden bir bakış attı. Sonra hafiften geri dönüp: “Ruhi, bir kadın seninle görüşecekmiş, gel bak.” İçeriden bu kaba gürültünün aksine kibar ve nazik bir ses duyuldu. “Kimmiş?” Kapıdaki adam bu kez sinirlenerek “Nereden bileyim. Üstelik ben senin sekreterin miyim? Gel kendin sor.” İçeriden cevap gecikmedi: “İyi ki bir kapıyı açtın. İçeri buyur et.” Kabaca kadına eliyle yol göstererek: “Sen geç bayan, karşı ki yazıhane.” Kadın büyük bir engeli aşmanın verdiği mutlulukla yorgun bacaklarla uydurma kontrplakla bölünmüş atölyede ilerledi. Yamulmuş plastik kapıdan içeri girdi. Başıyla selam verdi. Küçük eski masanın arkasındaki Ruhi eliyle oturun işareti yaptı. Ayakta durmakta zorlanan üç sandalyeden en temiz ve sağlam olana hafifçe sığıştı. Ruhi bu kötü ortamda her şeye rağmen mütebessim çehresiyle insanı rahatlatıyordu. Ruhi “Hoş geldiniz. Nereden geliyorsunuz?” Kadının yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Ruhi cevap beklemeden arkadaşına: “Bahri, hadi bize su ile çay getir.” Bu duydukları kadına derin bir soluk aldırmış yüzünde bir rahatlama belirmişti. Ruhi önündeki kâğıtlarla uğraşırken kısa bir sessizlik oldu. Suları damlayan tepsinin üzerindeki bardaklar ise küçük bir gölette yüzüyordu. Kadın bu manzara içinde sarımtırak ve pis görünümlü bardaklara tiksinerek baktı. El mecbur kendince en temizini aldı. Çayı yan tarafındaki boş kolinin üzerine koydu. Su bardağına şöyle hızla bir göz attı. En az pis olan yerine dudağını koyup suyu süzerek içti. Sonra tane tane konuşmaya başladı. “İsmim Sevgi Durgun. Sizleri rahatsız ediyorum, kusura bakmayın.” Ruhi başını hafiften öne eğerek “Estağfirullah” dedi. Bahri ise tam karşısına oturmuş derin ve sinsi sinsi onu gözlüyordu. Sevgi, o yokmuş gibi davranıyor direkt Ruhi’yi muhatap alıyordu. Sevgi “Ben sizden iş isteyecektim beyefendi.” dedi. Ruhi “Tam size göre” cümleye başlamıştı ki Sevgi bu sefer ağlamaklı bir sesle “Üç çocuğumdan ikisi okuyor. Kocam alkolik bir adam. Devamlı beni ve çocuklarımı dövüyordu. En sonunda evi terk ettik. Çalışıp para kazanmaya soluk alıp vermek kadar ihtiyacım var.” dedi. Bu sefer Ruhi’nin başı öne düştü. Kalemiyle oynadı. Bahri ise kadına daha da dikkatli bakıyordu. Pis pis sırıtıp elini sandalyeden yana saldı. Tespihini salladı. Diğer eliyle de yüzünü hafiften sıvazlıyor, sanki daha önce görüp de tanıyamadığı birini hatırlamak istercesine kaşlarını çatıp gözlerini kısıyordu. Ruhi başını kaldırdı. Kadına biraz acıyan biraz mahçup gözlerle baktı. Ruhi “Kusura bakmayın ablacığım. Ben şu anda mevcut işçilerin maaşını ödeyemiyorum, üzgünüm.” Sevgi yüzünü buruşturdu. Sevgi “Garibanın işi hep böyledir. Bir günde tıkırında gitse şaşarım.” dedi. Bahri kinayeli kinayeli gülerek: “Bayan kendinizi böyle üzmeyin. Burada olmaz ise size göre başkaca bir iş mutlaka bulunur. Yeter ki sen talepli ol.” Sevgi bir anda ateş püsküren gözlerle baktı. Biraz da kaygılıydı. Sanki sakladığı sırrı ortaya çıkacak bir yalancının korkusunu taşıyordu. Ruhi: “Sevgi Hanım müteessir olup yeise kapılmayın. Üst katta Hacı Ramazan abi var. İşleri çok iyi, iki yüz kişi çalıştırıyor. Aynı zamanda hayır sahibi iyi bir insandır. Bir de onun kapısını çal. Belki de nasibiniz oradadır.” Duyduklarıyla güç toplamış bedeninde Sevgi birden kalktı. Sevgi “Ruhi Bey size teşekkür ederim. Gördüğüm kadarıyla iyi bir insansınız. Bana müsaade.” dedi. Bahri’ye bakmadan kapıya yöneldi. Ruhi “Allah yardımcınız olsun.” dedi. Kadın rızkına hemen kavuşmak istercesine hızlı adımlarla işyerini terk etti. Sevgi kapıdan çıkınca Ruhi öfkeli bir yüz ifadesi ve ses tonuyla “Ulan Bahri! Kadına niye asıldın? Hem de benim mekânımda.” Bahri çok sakindi. Salladığı tespihi bileğine geçirip eliyle kapıyı göstererek “Oğlum, sen safın da safısın. Bu kadın sana yalanlarını rahat rahat söylüyor. Yok, kocası sarhoşmuş, çocuğu varmış... Geçsin bunları.” Ruhi, bu sefer o zayıf elini yumruk yaptı. Üzeri kâğıtlarla dolu masaya vurdu. Ruhi: “Ne olursa olsun benim işyerimde bu ayakları yapamazsın. Hee, illa da yaparım diyorsan seninle dostluğumu keserim.” Onun bu öfkesine Bahri oralı bile olmadı. Birbirine girmiş sakal ve bıyıklarının arasından pis pis gülerek: “Sana bu dünyadan zevk almayı öğreteceğim.” Ruhi: “Kes lan! Bir daha yanımda bu muhabbetleri açma.”

Sevgi Hanım pis duvarları ve aşınmış merdivenleri yine homurdanarak ve yorgun adımlarla çıktı. Bu sefer Hamra Tekstil yazan beyaz çelik kapının zilini çaldı. Kapıyı genç bir bayan açtı. Gülen bir sima ile hemen içeri buyur etti. Sevgi beklenmedik bu sıcak karşılamaya şaşırdı. Birkaç saniye ne yapacağını bilemedi. Bu kötü handaki bu tertipli, temiz yeri ve mütebessim çehreyi görünce acayip bir huzurla adımını attı. Sekreteryanın önündeki koltuğa bu sefer içi rahat ede ede oturdu. Gözüne hemen sehpanın önündeki çikolatalar çarptı. Sekreter de yerine oturdu. Sekreter: “Ne içersiniz?” Sevgi: “Su ve çay.” Sekreter telefonu kaldırdı. “Leyla teyze misafirimiz var. Bize su ve çay getirir misin?” Sonra Sevgi’ye bakıp: “Size nasıl yardımcı olabilirim?” Sevgi kendine güvenen bir sesle: “Ramazan Bey, Hacı Ramazan Bey’le görüşecektim.” Sekreter: “Kim diyelim? Sizi bekliyor muydu?” Sevgi hafiften başını öne eğdi. Sizi bekliyor muydu sorusu biraz ümidini kırmıştı. Sevgi: “Ben, eee iş için geldim. Beklemiyordu. Alt kat komşunuz tavsiye etti.” Sekreter başını sallayıp “Tamam anladım.” dedi. Beyaz önlüklü elli beşli yaşlarındaki kadın çay ile suyu getirdi. Sehpaya bıraktı. Sevgi: “Teşekkür ederim.” Leyla: “Afiyet olsun.” Sekreter ayağa kalktı, eliyle göstererek “Siz çayınızı için, ikramlarımızdan buyurun. Ben Ramazan Bey’e geldiğinizi haber vereyim.” dedi. Ve deri döşemeli kapıdan içeri girdi. Sevgi hafiften başını salladı. Çikolatadan bir tane aldı. Mutluluk hormonuna çok ama çok ihtiyacı vardı. Peşi sıra ikincisini yedi. Çayını içtiğinde sekreter dışarı çıkmıştı. Kız yine kibarca: “Buyurun, Ramazan Bey sizi bekliyor.” Sevgi ayağa kalktı. Üstüne başına çeki düzen verdi. İçeri girdi. Odada ilk gözüne çarpan, kütüphaneye sığmayan kitaplardı. Kahverengi masanın arkasındaki elli beşli yaşlardaki takım elbiseli beyaz yüzlü adama başıyla selam verdi. Çok heyecanlanan Sevgi ayakta konuşmaya başladı: “Benim adım Sevgi, sizden iş istiyorum.” Ramazan gülümseyerek: “Sakin olun. Önce oturun rahat rahat derdinizi anlatın.” Sevgi biraz nefeslendi ve oturur oturmaz Sevgi: “Ramazan Bey çevre esnaftan methinizi duydum. Çok merhametli bir insanmışsınız. Benim kocam hayırsızın biri; içki, kumar ne ararsanız var. En son üç çocukla Allah’a sığınıp kapıyı çarpıp çıktım. İkisi okuyor. Evlatlarım pırlanta, onları okutacağım. Benim para kazanmam gerek. Acil iş lazım. Ne olur bana bir iş verin. Ele güne el açmayayım. Bu yaştan sonra ağır geliyor.” Ramazan sabırla kadını dinledi. Ramazan: “Daha önce nerede çalıştınız?” Sevgi hemen cevap verdi: “Daha önce mahallede çocuk bakmıştım.” Ramazan “Anladım.” dedi. Tek eliyle kravatını düzeltir gibi yapıp telsiz telefonu eline aldı. Dâhili numarayı çevirdi: “Muhiddin usta gelir misin?” Telefonu kapattı. Birkaç dakika sessizlik oldu. Sevgi’nin yüzü gülmeye başladı. Kapı çalındı. İçeri kısa boylu, esmer tenli, dolgun yanaklarında yumuk gözleriyle beyaz önlüklü bir erkek girdi. Ramazan: “Ustam, hanımefendi ortacı olarak işe başlayacak. Yardımcı olalım.” Muhiddin şaşırmış ve reddeden gözlerle bakıp “Ama...” diye söze başlarken Ramazan emrediciliğin baskın olduğu gözlerle gözünün içine baktı. Muhiddin mecbur boynunu eğdi. Başını yana sallayıp memnuniyetsiz bir tonda “Gelin bayan.” dedi. Sevgi ayağa kalktı. Mihnet dolu riyakâr bir sesle “Allah senden razı olsun.” dedi. Ramazan sadece tamam manasında başını öne doğru hafiften eğdi. Sevgi, Muhiddin’in peşi sıra dışarı çıktı. Makina seslerinin uğultu halinde geldiği atölye bölümüne geçtiler. Muhiddin, yan tarafında Sevgi beraber yürürken usta yüksek sesli arabesk müziğin sesini bastırmak için bağırarak konuşuyordu. “Sevgi! İşi biten partiyi diğer bölüme taşıyacaksın. Kim ne isterse yetiştireceksin. Kademe kademe gösterdi. On dakika sonra bant sistemini bitirip ilk başa geldiler. Sevgi “Çok iyi anladım. Hemen işe başlayayım.” dedi. Muhiddin sağ elini kaldırıp: “Bir dakika! Önce muhasebeye uğra girişini yapsınlar.” Sevgi heyecanla iki elini havaya kaldırıp başını hafif geri doğru esneterek “Ben sigorta migorta istemem, o parayı bana verin. Benim nakit paraya ihtiyacım var.” dedi. Muhiddin kaşlarını çattı: “Kadın! Sen ne dediğinin farkında mısın? Burada şu kadar insan var. Hiçbirisine bir şey olmaz olmaz, sana bir şey olur. O zaman ben istememiştim demezsin. Patron çeksin ceremesini der kenara çekilirsin. Hadi o olmadı denetlemeye gelirler. Bakarlar sigortasız, hemen yapıştırırlar. Dediğini duymamış olayım. Beni takip et.” Yine peş peşe yürüyüp muhasebenin önüne vardılar. Küçük bir masanın bulunduğu dar odada muhasebeci Celil’den başka ancak bir kişilik yer vardı. Muhiddin, Sevgi’yi eliyle göstererek: “Celil, bayan bizimle birlikte çalışacak, girişini yapar mısın?” Yuvarlak yüzü, gözlüklerine rağmen huzur veren gülen gözleriyle Celil ufak bir kâğıda bir şeyler yazdı. Sonra Sevgi’ye uzattı: “Bunları yarın hazırlayıp getirin, girişinizi yapalım.” Sonra da beyaz bir zarf uzatıp: “Bunu patron vermemi söyledi. Avansınız.” Sevgi zarfı da alıp hemen bir göz attı. Yüzünde gülücükler belirdi. Yazıyı okuyup “Ben bunları yarına kadar tamamlayıp getiririm.” dedi. Sonra Muhiddin’e döndü. Sevgi “Bana şimdilik müsaade.” dedi. Mutlu adımlarla dışarı çıktı. Merdivenlerden inerken Bahri’ye rastladı. Bahri yine art niyetli bakışlarla baktı. Sevgi soğukkanlı bir tavırla ona yokmuş muamelesi yaptı. Adımlarını da hızlandırarak inerken Bahri arkasından kendi şahsiyetsizliğine yakışır nitelikte konuşuyordu: “Ah ulan dünya ah...” Sevgi sokağa çıkıp köşeye saklanıp beklemeye başladı. Bir yandan da telefonunun kamerasını açtı. Birkaç dakika sonra da Bahri dışarı çıktı. O hain bakışlarla etrafı şöyle bir süzdü. O arada Sevgi gizlice fotoğrafını çekip hemen mesaj attı. Altına da “Bu hıyar beni rahatsız ediyor.” yazdı. Hemen geri dönüp yürüdü ve köşe başından bir taksi çevirip arka koltuğa oturdu. Şoföre “Aksaray” dedi. Sonra özlemişliğin aceleciliğiyle çantasından bir sigara çıkartıp yaktı. Şoför “Abla yasak.” dedi. Aldırmayan bir tavırla Sevgi: “Koçum, cezası neyse ben öderim. Sen yoluna bak.” Kaptan başını sallayıp devam etti. Sevgi derin derin soluduğu sigaranın dumanını camı açıp dışarı üflerken düşünceli düşünceli bakıyordu. Adeta dünyadan ilişiği kesilmişti. Geldikleri yolu fark bile edemedi. Kaptan “Aksaray’a geldik.” dedi. Sevgi “İSKİ binasından hemen sağa dön, sonra tekrar bir sağ daha yap. İlerideki siyah kapının önünde dur.” dedi. Beş dakika sonra araba durdu. Sevgi çantasından bir yüzlük çıkartıp attı. Aşağı indi. Yürürken peşi sıra taksici indi. “Bayan bir dakika, paranızın üstü.” diyerek para uzattı. Sevgi “Kalsın.” dedi. Şoför gülümsedi ve “Kalmasın, hakkımız neyse o, lütfen alın.” dedi. Sevgi şaşırmış bir yüz ifadesiyle parayı aldı. Aceleci adımlarla sanki bir şeylerden kaçıp sığınmak istercesine içeri girdi. Bu aslında huzursuzluk veren gerçeklerle yüzleşmekten korkmaktı. Ve bu kaçışların faydasının olmadığını en çok kendisi biliyordu. Masaları düzenleyen garson “Hoş geldin abla.” dedi. Ayla: “Serkan odasında mı?” Garson “Evet” dedi. Hızını hiç kesmeden odaya girdi. Kumral, ela gözlü, pos bıyıklı, sinekkaydı sakal tıraşlı, kel Serkan ayaklarını uzattığı masadan indirdi. Garson da hemen içeri girdi. Garson “Ne istersiniz abi.” dedi. Serkan: “Sorulur mu oğlum? Her zamankinden getir.” Garson hemen dönüp çıktı. Ayla oturdu. Serkan: “Nasıl geçti?” Ayla elini açıp kapatarak “Umduğumdan da iyi.” dedi. Serkan: “On beş güne hal olur mu?” Ayla: “Bu ne acelecilik, amma doymaz adamsın. Bir aydan önce bir şey bekleme.” Serkan yüzünü asarak: “Ne yapalım? El mecbur artık bekleyeceğiz.” Ayla çantasından kâğıt çıkartıp Serkan’a uzattı: “Al şu evrakları hazırlat.” Serkan: “Bunlar ne?” Ayla: “Evliyim, üç çocuğum var. Ayrıca, Sevgi Durgun’um. Adam hacı, sigortasız işçi çalıştırmıyormuş.” Serkan kahkahayı bastı. Sevgi sinirlendi: “Ne gülüyorsun?!” Serkan: “Sen şimdi hacıya büyük bir gol atacaksın. Öğrenince adam kahrından ölür.” O arada garson içeri girip içecekleri bırakıp çıktı. Ayla önce suyu aldı. Bir dikişte yanmışçasına bitirdi. Serkan elini kaldırıp: “Oops ağır ol. Boğulacaksın, ne bu hız?” Ayla alaycı umursamaz bir tavırla: “Her fani bir gün ölümü tadacak.” Serkan: “Eeee?” Sevgi: “Varsın Hacı Ramazan da bu sebepten ölsün.” Serkan: “Benim için hava hoş.” Sevgi: “Bu arada, resmini attığım zirzopun işini hallettirdin mi?” Serkan: “Merak etme, unutamayacağı bir dayak yiyecek.” Sevgi: “Öyle bir dayak yesin ki her gördüğü kadına sarkmak neymiş görsün adi.” Serkan gülerek: “Amma karmaşık bir insansın, seni anlamakta zorlanıyorum.” Sevgi gözlerini büyüttü, özlemle bakarak: “Sen anlamazsın. Bir kadın ne olursa olsun hep evlenip temiz bir yuva kurma hayaliyle yaşar. Ama erkekler anlık zevklerin peşinde amacına ulaşana kadar bin bir yalan söyler.” Serkan: “Farklı bir bakış açısı ama yalanların da yalan olduğu biline biline hep hoşa gider inanılır?” Sevgi: “Sığınacak bir yer olmayınca hoş yalanlara inanıyoruz. Sonra, kendini bu kuyuda yalnız hissetmemek için başka masumları yanına çekip günahlarımıza ortak arıyoruz. Ah zavallı bizler.” Serkan: “Neyse, fazla felsefe bizi bozar. Kara düzen devam, cahillik en güzeli. Tunç, Sabri! Gelin koçlarım.” İki genç içeri girer. Serkan elindeki notu uzatıp “Sabri al bunları sabaha kadar hazırlat.” Sabri “Hemen abi.” der çıkar. Sabri: “Tunç, otur oğlum.” Uzun boyu, sarışın sık saçları ve mavi gözleriyle beyaz perdeden fırlayıp çıkmış jön Tunç oturur. Serkan, Tunç’a bakarak: “Oğlum, hazırlıklı ol. Sevgi ablan sinyal çaktığında zengin kuzen rolünü oynayacaksın. Haberin olsun.” Tunç “Eyvallah abi de...” Serkan: “Abisi ne?” Tunç biraz daha yayılıp gevşeyerek: “Abi internet diye bir icat var. Bu kadar zahmete ne gerek var?” Sevgi atılır: “Lan! Orası adı üstünde sanal ortam. Yalan söylemek, aldatmak kolay. Kimin arkasında kim var bilemiyorsun. Ama ben bir sigara, bir çay, iki samimi muhabbet, bir haftaya hepsinin şeceresini döktürürüm. Hatta çocukken okulu kaç kez kırdığını bile öğrenirim.” Tunç memnuniyetsiz bir göz atışla: “Yorucu ve zahmetli eski bir yöntem onu destekleyen gereksiz korkular.” Sevgi: “Kendine fazla güvenen genç adam! Bir şikâyet, bir teknik takip, hop polisin elindesin.” Tunç elini sallar: “Ooo! O işlerin de kolayı, yolu var. Kafana takma.” Serkan: “Hergele, ne gereksiz adamsın. Bırak zevzekliği de sana söyleneni yap.” Sevgi ayağa kalktı. Serkan’a bakarak “Sabah beni almaya gelenle belgeleri yolla.” dedikten sonra çıkıp gitti.

Sevgi açamadığı gözlerle çalan telefona bakıp “Kim bu densiz?” dedi. Erhan yazıyordu. Sevgi: “Ne var lan?” Erhan: “Abla seni bırakmaya geldim.” Sevgi: “Kahretsin! Bak unutmuştum. Saat kaç? Of, yedi buçuk olmuş. Tamam geliyorum.” Homurdana homurdana kalktı. Yüzünü yıkadı. Gardırop istemeye istemeye en ücra köşesindeki kıyafetleri alıp giydi. Alelacele kapıyı kilitleyip asansörle aşağıya indi. Hızlı adımlarla apartmandan dışarı çıktı. Erhan hemen kapıyı açıp “Buyur abla” dedi. Sevgi arka koltuğa bedenini boşluğa bırakırcasına bıraktı. Erhan direksiyona geçti hemen bir dosya uzattı. “Bunlar senin abla.” Sevgi alıp şöyle bir göz attı: “Hepsi tamam mı?” Erhan: “Tam tekmil hiçbir eksik yok.” Sevgi: “Aferin.” Erhan dikiz aynasından bakarak: “Abla uyanamadın, istersen sana bir sabah çayı ısmarlayayım.” Sevgi elini ileri doğru sallayarak: “Sür sür, Bağcılar’a sür. İşe herkesten önce gitmeliyim.” Erhan: “Tamam” der gazı kökler.

Sevgi arabadan birkaç sokak geride indi. Dar ara sokaklardan geçti. Hanın o dik ve yorucu merdivenlerini can havliyle tırmandı. İşyerinin kapısının önünde bekleşen iki erkek bir kız çalışan vardı. Sevgi “Selam” dedi. Kız: “Hoş geldiniz.” Erkek: “Abla! Siz yeni ortacı mısınız?” Sevgi: “Evet, bugün iş başı yapıyorum.” Bu arada Muhiddin geldi. Biraz soluk soluğa selam verdi. Kapıyı açtı. Gençler parmak izlerini makinaya okutup geçtiler. Onlara bakan Sevgi’ye Muhiddin “Sen geç, birazdan parmak izini tanıtırız.” dedi. Sevgi geçti. Bu arada çalışanlar aşağıdan büyük gürültüyle gelmeye başladılar. Kapıdan girişleri, arı kovanına giren işçi karıncaları andırıyordu. Bir anda ortam insan kaynadı. Bütün çalışanlar tam zamanında iş başı yaptılar. Muhasebeci belgeleri alıp “Abla! Sen başla ben gerisini hallederim.” dedi. Sevgi kendisini ispatlamak istercesine yüksünmeden canhıraş bir şekilde çalışıyordu. Nihayet ilk çay molasında ufak ufak çalışanlarla tanışmaya başladı. Birkaçını kendisine yakın buldu. Artık her molada bu dostluklar derinleşecekti.

Sevgi bu tempoda devam etti. İşe başladıktan on gün sonra bir sabah Muhiddin “Sevgi Hanım, patron sizi çağırıyor.” dedi. Sevgi: “Hayırdır?” Muhiddin: “Bilemiyorum.” Sevgi meraklandı. Biraz gerildi. Ramazan Bey’in odasına girdi. Ramazan: “Sevgi Hanım, gelin oturun.” dedi. Sevgi çekinik adımlarla biraz daha yürüdü. Tam masanın önündeki rahat deri koltuğa otururken karşısında dünyalar güzeli yirmili yaşlarında, tokaların bir arada tutmakta aciz kaldığı gür siyah saçlı, iri gözlü kızı gördü. Bir ara göz göze geldiler. Bakışlarını alamıyordu. Şaşkınlıktan neredeyse otururken yere düşecekti. Ramazan: “Sevgi! Mahallemizden Zeynep kızımız. Babası rahmetli benim arkadaşım. Abisi yurtdışında başına buyruk hayırsızın birisidir. Bir de hasta annesi var. Kısacası dünyada anacığından başka kimsesi yok. Kızımız hem çalışıp hem okuyacak. Onu, sana yardımcı olarak aldım. Sen işi öğret. Daha sonra sizi paketleme bölümüne alacağım.” Sevgi: “Ne demek. Ben de aynı sıkıntıları çekiyorum.” Ramazan: “Ona aynı zamanda ablalık yapın. İçeride kızı ezmesinler. Aman ha olmaz da yine de asılan filan da olmasın. Hayat tecrübesi yok.” Sevgi o kadar mutlu oldu ki neşeli bir tonda: “Tabi tabi, hiç şüpheniz olmasın. Gözünüz arkada kalmasın.” Zeynep Sevgi’ye bakıp: “Sizin burada olmanız benim için büyük şans.” Ramazan iki elini hafifçe birbirine vurup: “Hadi bakalım Zeynep kızım, iş başı yap!” Beraber çıkarlar. Sevgi hazine bulmuş fakir kadar sevinçlidir. Onu tek tek atölyeyi dolaştırır. İşi anlatır. Molada ise beraber fotoğraf çekilirler. Sevgi gizlice fotoğrafı Serkan’a gönderir. “Nasıl?” yazıp gönderir. Serkan gelen mesajı görünce şaşkınlıktan ağzına götürdüğü lokmayı düşürür. Keyfi yerinde bir gülen surat atar...

Devamı Gelecek Ay.