Dua ve Rahmet
Şehirler ve insanlar... Hangisi hangisine benzer bilinmez. Kimi şehirler var; verimsiz, bomboş, ruhsuz ve sevimsiz. Yeryüzündeki bencil ve kibirli insanlar gibi. Bazılarına ise Allah bir zenginlik vermiş, insanlar el mecbur olmuşlar, o yörede parasına ve gücüne hürmeten “Beyefendi” denilen insanlar gibi. Bazısı ise cazibeli, cıvıl cıvıl, hayat dolu olmuş. Güç ve ihtişam, hepsi bir arada. Oraya sahip olmak için ne sultanlar uğraş vermiş, kaç asker toprağa düşmüş... Orada soluk alıp vermek için nelerden vazgeçmişler. Allah kimi kullarını öyle sevmiş öyle sevmiş ki yedi cihanı titreten krallar o kulun karşısında içten ve doğal olarak diz kırmışlar. Evinde sadece bir hurması olan fakirler bile yemeyip içmeyip onu ikram etmişler, çünkü onlar yemeden biz doyamayız diye. Bazısına ilahi güzellikler verilmiş, akın akın insanları toplamış. Debdebe, şaşalı günlerin ve gecelerin arkasından harap olmuş, isyanların bedelini ödeyen efsane şehir ve insanlar... Hepsi göz önünde. Şu bir gerçek ki yaratılan her varlık kendi dilinde kendince hayat bulmayı, yaşamayı, yaşatılmayı ve sevilmeyi seviyor. Mermer sütun kaidesiyle ayakta durabilirken, binalar sağlam temellerin üzerinde yıllara meydan okuyabiliyor. Her şey birbirine ve bir şekilde muhtaç. Bu muhtaçlık ve ihtiyaç halinde olma en çok insanoğlunda göze çarpıyor.
Mekke, Medine, Kudüs, Antik Efes, göl ve bozkırların küçük resimleriyle desteklenen bu makaleyi okuyan yirmi beşli yaşlarındaki genç, yazının sonunu getiremeden elinden bıraktı. Siyah gözleri yere düştü. Aklı hesaplara koyulurken gönlü; “Düşünme! Allah büyüktür.” diyordu.
Ceketini giydi. Küçük bekâr evinin kapısını kapatıp dar merdivenlerden döne döne aşağı indi. Hedefi bilen ama şuursuz adımlarla yürümeye başladı. Bugün düştüğü bu muamma çukurundan çıkıp tam bir karar almalıydı. Düşünceler, fikirler bir kıvama varıp kalpte tam niyet oluşturmalıydı ki doğru ya da yanlış hedefine yürürken çıkan tüm engelleri aşabilsin. Şehzadebaşı Camii’ne vardığında Fatih Camii arkasından el sallıyor, Süleymaniye ise tüm ihtişamıyla beni görmezden gelemezsin diyordu. Tarihin yaşandığı ve yazıldığı sokaklarda düşünceleri aklının içinde savaşırken hepsini geride bırakıp Üsküdar vapuruna bindi. Üst kattaki açık bölümde oturdu. Öncelikle beyninin, aklının ve bedeninin dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bunun da en kolay ve bedava yolu boğazın mavi sularının derinliklerine dalmaktı. O da öyle yaptı. Tam her şeyi az bir zaman için bile olsa unutacakken, vapurun kalkmasına yakın üst kata gelen sekiz kişilik gençlik grubu onu çekip geri getirdi. Kızlı erkekli bu grup sarmaş dolaş oturmuş, aşk dolu gözlerle birbirlerinin gözbebeklerine bakıp adeta birbirimiz için ölürüz diyorlardı. Gerçekte gıptayla bakılacak bu sevgi gösterileri, bu sahneler gerçek aşksa ölesiye sevmekse bunların pek çoğu niye kısa bir zaman sonra “elektriğimiz bitti” gibi sudan bahanelerle bitiyordu? Gerçek sevgi, aşk neydi? Bir uyuşturucu hap içilip etkisi geçince yaşanan her şey unutuluyor muydu? Efsane aşklar, fedakârlıklar sadece edebiyat mıydı? Ya da hevesle aşk başka başka duygular mıydı? Eğer öyleyse şu koca dünyada insanlar, hevesleriyle yaşayıp evcilik oyunu oynayan çocuklar gibi canları sıkılınca mızıkçılık yapıp kavga ederek ayrılıyorlar mıydı? Anlaşılan bugün ona rahat bir an yoktu. Aya gitse bu arkası kesilmez sorular ondan önce orada olacaktı. Lise ve üniversite yılları gözünün önüne geldi. Arkasından konuşanların alaycı gülüşlerine karışmış zırlamaları canlandı kulağında: “Osman, ne salak adam yahu! Adamda tip, karizma var, bir kıza alıcı gözle bakmaz, elini tutmaz. Acaba bilinmez veya kimselere söyleyemediği bir sorunu mu var?” Osman ise müsamahakârlık duygusu içinde şimdilik karşılık vermediği bu zavallıları geride bırakıp yoluna devam eder, arkasına bile bakmazdı. O herkesle sosyal ilişki kurabilecek kadar cesur ve rahatlığa sahip bir yaratılıştaydı. Bilinmez ve kimselere söylenemez bir derdi yoktu. Ama arkasından gülüşen sığların anlamayacağı bir duruşu vardı. Bir insanın sevmek ve sevilmek gibi en yüce duygularını istismar etmeyi, onu aldatmayı, oyalamayı kendine yakıştıramıyor, şahsiyetsizlik addedip tiksinerek bakıyordu. Böyle bir şey kendi kız kardeşine ya da bir tanıdığına yapılsa “Herhalde boğazlarım!” diye düşünüyordu. Bu hissiyat onu dengeleyip insanları yöneten şehvetlerinin peşi sıra giden anlık basit ve haram zevklerden uzak tutuyordu.
Gözünün önünde, peşi sıra o düşük tahlilleri yapan hain mantıklı insanların siluetleri belirdi, içi burkuldu. Bu da yetmezcesine beyninin ta derinlerinden bir ses yankılandı: “Bu zamanda evlenilecek kız yok. Ben şimdiye kadar sağlamına rastlamadım.” Bu hayâsız cümleleri kuran, kendince açıkgöz ve ar damarı çatlamış mahlûkata şöyle demişti; “Peki sen evlenilecek adam mısın?” Bu soruyu duyunca kalın kaşlarının altındaki merhametsizlik merkezi iri siyah gözleri daha da büyümüş ve şaşkınlıkla yumruğunu sıkarak; “Erkek gibi erkeğim, buna şüphen olmasın.” demişti. “Senin erkekliğinden at’ta da var. Hatta bu kâinattaki en güçlü erkeklik serçededir. Sen her türlü namussuzluğu kendine hak görürken, evleneceğin kadından tertemiz olmasını bekliyorsun. Peki, o insanın senden bunu bekleme hakkı yok mu? Ya da senin hıyarlıklarını öğrenince aynı duyguları sana yaşatmak isterse haksız mısın diyeceksin?” İçinde bir yerlerde kalan hayâ kırıntılarından olsa gerek, yüzü az da olsa ilk defa kızarmaya başlamış, başıyla “Hayır” diyebilmişti. Osman ise ona Ahzab suresinin 35. ayetini okudu: “Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler ve Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
Bugün yirmi beş yıllık ömründe, evlilik, kadın-erkek ilişkileri üzerine gördüğü, duyduğu ve bildiği bütün olumlu ve olumsuzlukların hesaplaşma günüydü. Karar almak yiğit bir adam için hiç de kolay bir olay değildi. Çünkü o ölümüne o kararı uygulardı.
İşte bir olumsuzluk daha; tarihi İstanbul kadar eski olan Galata Kulesi’nin yakınında eski tahta tabanların gıcırtılarının hala duyulduğu Şair Ziya Yokuşunun başındaki arkadaşının elektrikçi dükkânında otururken içeri heyecanlı bir genç geldi. Daha oturmadan, üzerinde Cemal Alkan ve ailesi yazan gösterişli sarı bir davetiye uzattı. Davetiyeyi memnuniyetle alan Cemal: “Demek düğün günün yaklaştı. Tam olarak ne zaman?” “Nasip olursa 10 Haziran Cumartesi günü.” “Var mı bir eksiğin, hazırlıklar nasıl?” “Sorma abi” diye başlayan cümlenin sonunda adamın ıvır zıvır dediği harcamalarla iki düğün daha yapılırdı. O adam yaptığı masrafları biraz da gururla anlatırken Osman gerim gerim gerilmişti. “Ben böyle olursa asla evlenemem.” moduna girmişti. İşin gerçeği hala o moddan çıkamamıştı. Evlilik hayatında ekonomik yeterlilik bir evi geçindirebilir miydi? Gözlerini ufka doğru dikti, oradan da bir yol bulup çocukluğuna gitti. Kerpiç evlerinin avlusunda kazanlar kaynatıp elde çamaşır yıkayan annesi gözünün önüne geldi. Müstakil evin çeşmesine ve tuvaletine kışın gitmeye ne kadar üşenir, zor gelirdi. Ya bahar ve yaz mevsimlerini ne etmeliydi? İmkân olsa onları uzayın en kuytu yerindeki kara deliğe hapsederdi. Havayı ısıtan güneş ışınlarının toprağı da ısıtmaya başlaması tarla işlerinin başladığının habercisiydi. Arkadaşları top peşinde koştururken, o yaya gidip geldiği tarladan yorgunluğunun üstüne hep ahlarla dönerdi. Okuyup memur olacak böylece çileli bir hayat yaşamayacaktı. Bir de en çok, izleyemediği ve ertesi günü sokakta ve okulda arkadaşlarının ballandıra ballandıra anlatacağı “Kara Şimşek” dizisindeki “Kitin” maceralarını zamanında izleyememek onu yakıyordu. Hatta bir keresinde sırf bu yüzden sabah evden kaçmaya kalkışmıştı. Babası yakalayıp “Oğlum! İzleyince ne olacak?” diye sorunca çocuk aklıyla “Dövüşmeyi öğreneceğim.” deyince babası kızgın ve sert bir ifadeyle “Ben seni bir güzel döveyim o zaman öğrenirsin.” demişti. Şimdiki hayatını düşündü, eskiye göre daha iyi bir yaşamı vardı. Fakat eli bol rahat değildi. Göğsünü gere gere bana şunu, şunu ver diyemiyor, binbir hesaptan sonra alışverişini yapabiliyordu. Evlenince her şey katlanacaktı. Hem bakalım kim böyle bir hayata razı olurdu ki? O bu soruları sorarken bilgi dünyası onu alıp Hz. Muhammed (sav) dönemine götürdü. “Hz. Hatice” dedi. Yeni evlenenlere hep şu dua edilmez miydi: Allah aranıza Hz. Muhammed (sav) ve Hz. Hatice muhabbeti versin... Hatta Hz. Aişe’nin; “Hayatta olmadığı halde en çok Hz. Hatice’yi kıskanırdım.” dediği kadar zirve bir sevgi ve muhabbet ile her zorluk zora düşmeden aşılırdı.
Yanlarından hızla geçen deniz otobüsünün geride bıraktığı dalgalarda yalpalanarak yol alan vapur, Üsküdar rıhtımına yanaşmaya başlamıştı. Ağır ağır ayaklanan diğer yolculara uyup çıkışa yanaştı ve iskelenin verilmesini bekledi. Ama her zamanki gibi uyanıklar tek tek atlayıp inmeye başladı. Osman da bütün çevikliğine rağmen, düşüncelerin ağırlaştırdığı bedenini sağlam adımlarla iskeleden geçirdi. Uykudan yeni uyanmış insan edasıyla yürüyerek Kız Kulesi’nin önüne kadar geldi. Küçük sedir tabureye otururken garsona işaret etti. Koşarak gelen gence; “Çocuğum bana çay getir. Bardağımın boşaldığını görünce de sormadan yenisini getir.” dedi.
On sekiz yaşlarındaki kuru zayıf delikanlı “Boğaz Cafe” yazılı önlüğü üzerinde; “Tamam abi” dedi. Osman’ı düşünceleriyle baş başa bırakarak çay ocağına yollandı.
Kıvır kıvır sarı saçları, pembe tişörtü, kırmızı pantolonu ve mavi gözleriyle potur potur koşan bir kız çocuğu geçti. Onun peşinden telaşlı bir anne sesi geldi: “Fatma, dikkat et yavrum!” Yüreği cız etti. Sanki evlat kokusunu ciğerlerinde, sevgisini kalbinin en derinlerinde hissetti. İçi bir hoş oldu. Sonra, o yürek yangınlarıyla evladı için gözyaşı döken anne babaları düşündü. Kötü alışkanlıkların pençesine düşenler, asi evlatlar ve hazin sonlar. Gerçekten de iyi evlatlar yetiştirebilmek kolay değildi. O anda kendi hayatından geçti, daha doğmamış çocuklarını düşündü. İçi kanadı. Sevdiklerini kaybetmenin sanki acısını derinlerde hissetti. Sonra boşanan çiftleri ve onların böldüğü küçük dünyaları analiz etti. Ya o da boşanırsa evlatlarının hep bir yanı eksik kalacaktı. Düşünmek bile istemedi.
Ve insanlık tarihi kadar eski benim diyen babayiğidin çözemediği bir sorun! Gelin-kaynana çekişmesi... Bir yanda of bile denilmeyecek bir ana, diğer tarafta ise her gün yüzüne baktığın çocuklarına analık yapacak kadın ve arada kalan bir erkek. Şunu peşinen kabul etti: Her zaman kucağında saatli bombaydı, vakti gelince mutlaka patlayacaktı. Bunun kaçarı yoktu.
Peki ya yalnız ihtiyarlamak... Kimsesiz, soğuk bir dairede tek başına ölüp gitmek. Cesedini bile kimler kaç gün sonra bulacak meçhul. Garson, bu dalgın ve hızla çay içen adama beşinci bardağı getirmişti. Şu anda emindi ki bir bu kadar daha getirecekti.
Sonra cıvıl cıvıl şenlikli evleri düşündü. Birbiriyle oynayan kardeş çocuklar, kavga da etse kardeş olmanın verdiği affedicilik, bir araya gelebilmek... Bayramda, ölümde, kavgada, belada tek olan yürekler ne kadar güzel. Cimriliğin yalnızlığından ve getirdiği tüm maddi zenginliklerden kalabalığın hırgürü, istismarı daha tatlı geldi. Anladı ki meçhulden payı olan aklın hesap ve kitaplarına bir yerde dur demek lazımdı. Ve o da öyle yaptı. Gönlünün dediği yere geldi. “Allah’a sığın.” Şimdi, dalgadan yorulmuş deniz gibi durulmuştu.
Beyninden diline, oradan da adeta yere bir kelime düştü: “Empati” Olaylara hep kendi merkezli bakıyordu. Ya karşı taraf Rabiatü’l Adeviyye gibiyse... Başını iki elinin arasına aldı. Gözlerini yumdu, işin bu yönü ilginçti. Ve bir o kadar da acıklıydı. Mübarek bir hanım ve nefs-i emmare bir adam... Allah dostu bir kadına nasıl davranılırdı ki? Sanki bir noktaya dönüşüyordu. O mu benimle, ben mi onunla imtihan olurum? Birden içinden bir ses; “Sen erkeksin ve kadın sana tâbîdir.” dedi. “Salak herif! Öyle bir kadın senin hukukunu çiğnemez; peki sen onun hukukunu koruyabilecek misin?
Sonra yüzünde gülücükler açtı ve; “Tabi ya ben de; ‘Hatun! İlminden bana da öğret.’ derim, bunun nesi ayıp ki?” dedi.
“Çok mu cimriyim martılar?” diye denize doğru haykırdı. Bencillik neydi? Sadece kendini düşünmek miydi? Ama insan kendini düşünmeli, değer verip korumalıydı. Bunu yaparken de her bir yaratılanı yok görmeden bi hakkın değerini vererek düşünmek ve her şeyi yoktan var eden Rabbü’l Âlemîn’in asıl güç ve kudret sahibi olduğunu hiç ama hiçbir şartta unutmamak herhalde bencillik olmazdı... Bu arada, artık klasikleşip normalleşen o ses geldi: “Tıpp” Bu, cep telefonuna gelen mesaj grubundan paylaşılan mesajın sesiydi. Gelen mesajda;
“Aşk nasıl birşey midir? Buyurun Okuyun....Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki: “Ya Rasûlallah! Yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?” “Asla!” “O halde beni niçin insanlar hor görüyor, niçin kimse kızını bana vermiyor?” “Amir bin Veheb’in evine git ve Rasûlullah’ın selamı var, kerimeni bana nikâhlamanı emretti, de.” Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır. Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
“Babacığım! Vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbim’in emretmediğini ve Efendimiz (s.a.v.)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Rasûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Rasûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.” Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler: “Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikâhlısıdır.” Efendimiz’in gence emri: “Git, evini hazırla; aile oturacak şekilde döşe.” “Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..” “Öyleyse Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.” Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunur. Ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta... Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir: “Ey kendini Allah’ a asker bilen Müslümanlar! Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!” Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır... Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır. “Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir.” derler.
Ancak onun siyahlığını fark eden Rasûlullah aleyhisselam: “Sen Saad mısın?” buyurur. “Evet” deyince de dua eder: “Ceddine saadetler!..” Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuştur. Şehitler tespit edilirken bir ses: “Allahu Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!” Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar ve şöyle der: “Seni Havz-ı Kevserim’in başında bekleyeceğim!” Bir hayret nidası daha: “Allahu Ekber!” Sonra döner, oradakilere hitap eder: “Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki: “Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence, Allahu Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!”
Kendini sevmek, düşünmek kesinlikle bencillik değildi. Çünkü o fark ettiğin benliğin, sevdiklerin ve en çok sevilen için feda edince kıymeti vardı. Kıymetsiz olan neyi feda edebilirdi? Nihayet karar almıştı. Ve en önemli noktaya gelinmişti. Osman hayatındaki en önemli kararlarında, kırılma noktalarında, Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın veli kulları için korku yoktur, onlar mahzunda olmayacaktır.” diye tanıttığı, tarif ettiği hikmet ehlinden mutlaka dua almış, istifade etmişti. Ve bugün Berat gecesiydi. Sükûnet duyguları içinde, ikindi namazını rahleyi tedrisat gördüğü Burhan Efendi’nin camisinde kılmak için yola viran oldu. Camide kalabalık bir cemaat yoktu. Muhtemelen yatsı namazında yer bulunmazdı. Bu sakinlik Osman’ın işine geliyordu. Rahat bir şekilde Burhan Efendi’yle görüşebilirdi. Okunan ezanla birlikte Burhan Efendi de camiye girdi. Yüzüne bakınca gamı, kasaveti alıp götüren bir siması, huzur veren bir hali vardı. Namazlar eda edildi. Tesbihatlar, dualar bitti. Cemaat iyice azalınca Osman edeple mürşidinin yanına vardı. O nur simasıyla: “Nasılsın evladım?” Bir anda kan basıncı artmış, kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. “Elhamdülillah, sağlığınıza duacıyız.” İlk dökülen kelimelerden sonra normalleşti. “Ben sizden hayır bir izdivaç için dua istirham edecektim.” Burhan Efendi biraz duraksadı. Şaşırmış bir yüzle “Sen bekâr mıydın?” diye sordu. Sanki daha önce niye söylemedin der gibi bir hali vardı. “Evet” cevabını duyunca biraz murakabe etti. “Tamam, inşallah.” dedi. Bu birkaç dakikaya sığan ömürlük bir diyalogdu. Osman, Efendi’yi tanırdı veya tanıdığı kadarıyla hissettiği şuydu; o bu konuda kendisi için hususi bir dua, bir yakarışta bulunacaktı. Üstelik Berat Gecesi gibi bir gecede... Hürmetle elini öpüp müsaade istedi. Sabah bir makalenin kıvılcımıyla ateş alan iç yangınları, bunu takip eden zıt düşüncelerin dipsiz girdabından Osman en son dua ile eminlik durağına varmıştı. Şimdi yapması gereken sadece beklemekti.
Camiden dışarı çıkınca önce beyninde, sonra bedeninde, son olarak da ruhunda müthiş bir ferahlık hissetti. Çevresindeki insanları, nesneleri, olayları fark etmeye tekrardan başladı. Vapurla geri dönerken sanki Aziz Mahmut Hüdayi yolundan gider gibi huzurlu bir yolculuk yaptı. İzin günü olmasına rağmen iş yerine gitti. Komşuları, patronu ve iş arkadaşıyla şakalaştı. Neşesi bariz fark deliyordu. Yüzü çoğu zaman asık patronunu bile güldürmüştü. “Ne oğlum, hazinemi buldun?” “Evet patron.” Adamın bir an yüzü düştü. “Ama senin sandığın hazinelerden değil.” “İlahi çocuk adamı fıtık edersin, söyle bakayım neymiş?” “Adı üstünde hazine... Herkes görebilse anlayabilse hazine olmazdı. O benim uhdemde, kimseyle paylaşamam.” Kısa, kalın boynuna adeta gömülmüş gibi duran başını şöyle bir kaldırdı. Ufak kafasına aykırı duran iri patlak gözlerini sözün içeriğini anlamak istercesine kıstı. Anlamasa da anlamış gibi göründü. “Oğlum, benim hazinem de bu işyeri ve sizsiniz.” Erol Kararsız’da bencillik hat safhadaydı. Ama bu sözünde çok haklıydı. Alt geçitte sıradan bir duvar kâğıtçısıyken Osman’ın işe başlamasıyla her şey değişmişti. İlk önceleri bu çocuğu hayalperest bulmuş pek güvenmemiş, yine de çalışkanlığı ve dürüstlüğüne mukabil küçük bir şans vermişti. İnsani ilişkileri güçlü, dostları kaliteli olan Osman, bu sayede piyasanın bilmediği kalite ve desende duvar kâğıtlarını Avrupa’dan getirtmişti. Kısa zamanda çok tatlı paralar kazandırmıştı. Bunu her zaman söylemese de Patron Erol, onu kendisine verilen bir nimet görüp elinden kaçırmak istemiyordu. Zaman zaman küçük bir ortaklık teklifi bile aklının bir köşesindeydi. Ama Osman’ın insaniyeti ve ahlakı, ticaretinden daha ziyade güzel ve tatlıydı. Dokunduğu insana güven veriyordu. Zaman zaman kalpten geçenleri de okuyordu sanki. Yağan yağmura sebep işlerin doğal olarak düştüğü günde, Erol’un mutat can sıkıntısı nöbetleri gelmişti. Elindekileri kaybetmekten korkuyordu. Hele bir de evlenmeye karar verirse maaşını mutlaka az bulur kesin ayrılır gözüyle bakıyordu. Osman’ın yoluna girse acaba ne yapardı?
Devamı Gelecek Ay
