Denge ve Ahlak
Binalar, insanlar her şey görünüşte aynıydı. Ama anlayamadığı bir gariplik, farklılık vardı. O ihtişamlı gökdelenler yerlerindeydi ama hayat emaresi yoktu. Adeta cam ve çelik hurdalıkları gibi duruyorlardı. Fütursuzca küfreden bayan sürücüler, pısırıklaşmış erkeklerden daha da şaşırtıcı olanı neredeyse elli yıl geri gitmiş hayat tarzı ve teknolojisi hükmediyordu. O bunlara kafasının içinde bir yerlerde mana vermeye çalışırken ezber bozan olaylar zinciri devam ediyordu. Yaşlı yaşlı insanlar kendilerinden küçük insanlara anne, baba diyor, muhatapları da gayet doğal olarak evlatları gibi muamele ediyordu. Zaman adeta geriye doğru ilerliyor ve ilerlerken her şeyi de kendisiyle beraber başlangıç noktasına doğru taşıyordu. Lakin bu bir filmin geri sarılmasına hiç mi hiç benzemiyordu. Film geri sarılırken belli bir düzen, kurallar manzumesi içinde olaylar gerçekleşir. Ama gördükleri, bütün akıl kurallarının dışında tam bir kargaşayla ifade edilebilirdi. Hatta doğum yapan bir erkek görse artık şaşırmazdı. Vücudundaki bütün savunma mekanizmaları çökmüş, ayakta duracak hali yoktu. Öylece kendini bırakmak istedi. Tam o anda karısı ve çocukları aklına geldi. Damalı bir taksi çevirdi. Şoför, nadir olarak araba kullanan filinta gibi bir erkekti. Kapıyı açıp “Buyurun beyefendi.” dedi. Taksinin temizliği ve yayılan mis kokular insanın daha bir içini açıyordu. “Nereye gideceğiz?” “Beykoz”. Şoför birinci köprü yoluna girince “Fatihten daha çabuk gideriz kaptan.” dedi. Şoför sanki ilk defa duyuyorcasına “Fatih?” dedi. “İkinci köprü”. “Siz İstanbul’a yeni geldiniz anlaşılan. Temennimiz ikinci köprünün de yapılması.”
İnsanlarda adeta bir hafıza kaybı vardı. Kendini gelecekten gelmiş gibi hissetti. Sonra rüyada olup olmadığını anlamak için kendini cimcikledi. Yaşananlar gerçekti ve onun kadar acı olan başka soğuk bir gerçek daha vardı ki kâinatın ve hayatın kuralları değişmişti. Beğenmediği, hep eleştirip adaletsiz bulduğu işleyiş rafa kaldırılmış, yerine daha da kötüsü gelmişti. Bütün bu düşünceleri beyninin bir yerlerine def edip karısını, çocuklarını, annesini, babasını ve sevdiklerini düşündü. Tek isteği bir an önce sağ salim onlara kavuşmaktı. Araba ilerledikçe görünen şuydu ki; modern ve yeni olan her şey bir kenara bırakılmış, daha doğrusu keşfedilmemiş gibi dururken insanlık eskiye doğru asimetrik bir yol alıyordu. “Ya karım beni tanıyamaz ise... Eyvah! Ya çocuklar, onlara ne oldu?” “Peki ben nasıl her şeyi hatırlıyor ve biliyorum?” Beyni hep fizik, kimya, matematik sorularını çözmeye alışmıştı. Ve onların denklemleri, kuralları içinde çözüyordu. Ama hayatın içinden bir soru karşısında adeta dona kalmıştı. Gayri ihtiyari taksiciye sordu: “Hangi aydayız?” “Ay derken?” “Peki yıl?” “Lütfen beni kınamayın ama dediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum.” “Zaman, gün, yani yaşadığınız ânı neyle ölçersiniz be adam!” “Sakın bu cümleleri başka bir yerde kurmayın. Bu değerler, terimler yasaklandı.” “Ama niye?” “Fazlası başıma bela açar lütfen kapatın.” İşte söylediğiniz adrese geldik. “Kaptanlar sokak değil mi?” “Evet.” Koşarak dairesine doğru çıkmaya başladı. Şoför arkasından bağırıyordu. “Beyefendi bana gerçek para verin.” Ama o hiçbir şeyi duymuyordu. Kalkan apartmanın 3. katına vardığında dairesinin kapısının öylesine kapatılmış olduğunu gördü. Korkuları ve merakları içinde kahverengi tokmağından tutup iterek kapıyı açtı. İçeride hiçbir hayat belirtisi yoktu. Odaları tek tek dolaştı. Hiçbir şey bıraktığı gibi değildi. Sevdiklerini bir daha göremeyecek olmanın hüznü içini kapladı. İçi boşalmış asırlık bir çınarın rüzgârda yıkılması gibi kendisini koltuğun üzerine bıraktı. Ortalık iyice sessizleşti, tam bu sırada merdivenlerden gelen ayak seslerini duydu. Ağır ağır kendi dairelerine doğru geliyordu. Yavaşça kalkıp kapıya doğru yürüdü. Merdivenlerin başına vardı. Alt kattan merdivenlere yönelenin babası olduğunu görünce derin bir “ohh” çekti. Üç-beş merdiveni inip hasretle babasına sarıldı. Sonra uzun uzun baktı. Sanki babasının gençlik fotoğrafına bakıyor gibiydi. “Ne oldu böyle baba?” dedi. “Ne, ne oldu Şinasi?” “Karım, çocuklarım, bilumum her şeye baba.” “Hee, nişanlın iyi, dün Bostancı’da yanlarındaydım. Sana selamları var. Çocuklarını görmek inşallah nasip olur.”
İnsan beyni zor zamanlarda normalden fazla performans gösterip en güç problemleri bile çözebiliyordu. Bu bazen bir anlık bir zaman dilimine sığıyordu. “Baba, arabanın anahtarlarını ver.” Babasının uzattığı, ilk arabaları Anadol’un anahtarlarıydı. Hızla Gebze’deki iş yerine doğru yol almaya başladı.
T.U.A.M. Kuruluşunda görev aldığı ve çok emek verdiği kurum. Türkiye Uzay Araştırmaları Merkezi. Gebze’de yüz dönümlük bir arazi üzerinde kuruluydu. Kuruma yaklaştıkça vücudundaki hararet yükseliyor, elleri titriyordu. Korkuya heyecan da karışmıştı. Soruların ve sorunların cevabını orada bulacağına adı gibi emindi. Nizamiyeye geldiğinde kendisini kimse karşılamadı. Nöbetçi kulübesi bomboştu. Zoruna gitse de inip kapıyı kendisi açtı. Dünyanın sayılı merkezleri arasında yer alan bu teknoloji üssünde şimdi in cin top oynuyordu. Tanıdık birkaç sima aradı ve nihayet buldu. Prof. Dr. Tarık Gürcan hem dostu hem de meslektaşıydı. “Tarık” diye seslendi. Karşısındaki, yabancıyı tanımak isteyen bakışlarla baktı. Cevap alamayınca tekrarladı “Tarık”. “Ooo sen misin Şinasi? Baya yaşlanmışsın be dostum.” “Yok yok, sen gençleşmişsin.” “Sağol” “Dostum, bu yaşananlar nedir?” “Hangi yaşananlar?” “Sen bari yapma. Dünyada sanki her şey birbirine girmiş. Hatta daha beteri tepe taklak olmuş.” “Ben daha genç bir doktora talebesiyim. Nereden bileyim?” Şinasi ümitsiz bir yüz ifadesiyle “Tamam, anlaşılan sen de bu olanlardan nasibini almışsın.” İçindeki bilim adamı ruhu kamçılanmış daha bir hırslanmıştı. Gerçeği, nedenlerini, nasıllarını mutlaka çözmeliydi. Koşarak odasına gitti. Orada günlük raporları, şahsi notları, gazete, görüntü ve ses kayıt arşivi vardı. Kilitli çekmeceyi kırarak açtı. Günlüğündeki en son sayfaya baktı. “21 Haziran 2040” tarihi kayıtlıydı. “İnsanlık için büyük gün.” yazmış ama cümleyi tamamlayamamıştı. Dolaptan gazete arşivini çıkarttı. Manşet: “İnsanoğlu Tanrıyla Savaşını Kazanacak mı?” “Ölümsüzlük Hayal Değilmiş.” “Sınırlar Aşılıyor!” Manşetlerin altında kendi fotoğrafı ve açıklamaları vardı. “Bugün Türkiye saatiyle 12.00’de bizim de dâhil olduğumuz gelişmiş on ülkenin bilim adamlarının da katkılarıyla, insanoğlunun mâkus talihini değiştirecek çalışmalar başlayacak. Belirlenen noktalardan yerkürenin merkezine radyoaktif dalgalar verilerek çekim kuvveti belli bir oranda azaltılırken, uzaya gönderilen dalga boylarıyla da dünyanın dönüş hızı düşürülüp zaman yavaşlatılacak.
Şu unutulmamalıdır ki bulunan Tanrı Parçacığı sayesinde kâinatın nasıl oluştuğu biliniyor. Ayrıca gelişen genetik biliminin geldiği son noktada insanoğlunun tüm kodları çözülmüş olup oluşacak yeni şartlara uygun kodlamalar yapmak mümkündür. İnsanlık bilim tarihinin bütün birikimleri ve bizlerin uzun yıllar yapmış olduğu ince hesaplar ve çalışmalar korkacak bir şey olmadığının en büyük garantisidir.”
Fotoğrafına baktı, gayet kendinden emin bir duruşu vardı. Gazete, karşıt görüşlü hocaların fikirlerine de yer vermişti.
Prof. Dr. Hamdi Canoğlu: “Şu gayet bilinen basit bir gerçektir ki matematik mümkünlük gerçek mümkünlük demek değildir. Zamanda yoluculuk matematik olarak mümkün olsa da reelde gerçekleşemez. Yapılacak olan bu çalışma da aynen bunun gibidir. Ve yapılacak milyonda birlik bir sapma insanlığın onaramayacağı yaralar açacak, belki de sonu demek olacaktır.”
Bütün vücudundan kanının çekildiğini hissetti. Ayakta duracak gücü neredeyse kalmamıştı. O kudretli bilim ve adamları bütün bu yaşananların sebebiymiş. Nefes alan ve almayan her varlığın buğzu ona ve suç ortaklarınaydı. Ve kendi vicdanında kendine hesap veremiyordu. Çöken suçluluk psikolojisiyle bilinci ve duyguları kayboldu. Baygınlık geçirip olduğu yere yığılıp kaldı.
Kendine geldiğinde kulaklarına inanamıyordu. “Evladım, evladım.” Bu yaşlı müşfik bir erkek sesiydi. Asılmaya giden idam mahkûmunun korku dolu bakışlarına sahip gözlerle karşısındakine baktı. Saçı sakalı beyazlamış bir ihtiyardı bu. Burnuna gelen nem kokusuyla ve üşümüş bedeniyle çöktüğü duvar dibinden kalktı. “Burası zindan mı?” Gülümseyen ihtiyar; “Hayır. Evlat burası Merkez Efendi’nin çilehanesi. Al şu suyu iç.” Kana kana suyu içti. “Çilehane ne? Ve sen kimsin?” “Merkez Efendi, Osmanlı zamanında yaşamış bir Allah dostu. Çilehane de onun halvete girip nefs terbiyesi yaptığı mekânın adı. Ben de âcizane onun türbedarıyım.” Yaşlılık işte, dün gece burayı kilitlemeyi unutmuşum.” Bu işittikleri, üşüyen bedenini ve benliğini donma noktasına doğru yaklaştırdı. Somutluğun dünyasından çıkamayan bir insana böyle soyut kavramlar çok inandırıcı ve gerçekçi gelmiyor. Bir yaratıcının varlığını aklının reddedemeyeceği kadar güçlü delillerin mevcudiyetinden “Kahrolsun kaçacak yer yok!” yenilmişliğiyle kabul ediyordu. Daha ilerisine geçemiyor, zaten geçemezdi. “Burası tam olarak nerede?” “İstanbul Topkapı” “İyi de ben en son Gebze’deydim. Buraya nasıl geldim?” Kafası iyice karıştı. İhtiyar “Evlat, kalk mübareğin kabrini ziyaret et. Zaten sabah namazının da vakti geldi. Sonra namazı eda edersin.”
Belki de bu kısa boylu sevimli ihtiyarı kırmamak için ya da kavrayamadığı ve anlayamadığı olaylar zincirinin karmaşası içinde denenleri sorgusuzca yapmak için ayağa kalktı. Küçük kapıdan başını eğerek çıkartırken sol tarafındaki pencere ve su kuyusu gözüne ilişti. Yeryüzüne çıkmak için merdivenlerin basamaklarına her çıkışında narkozun etkisinden kurtulan bir hastanın şuurunun açılması gibi ruhunun sis perdeleri aralanıyor, başka diyarlardan bilmedik, hissedilmedik bahar kokuları içini dolduruyordu. Neyse ki bazen utanma pahasına cumalara gittiğinden abdest almayı biliyordu. Soğuk su onu çivi gibi yapmış, gözleri cam gibi bakıyordu. Türbedar Hasan amca “Gel evlat.” dedi. Eşikten geçti, solda küçük kabirler, tam karşıda ise büyük bir naaş vardı. Yanan elektrik sobası içerinin soğunu kırmıştı. Bildiği sureleri okudu. Yarım yamalak dua etti. Sonra dışarı çıkarken Merkez Efendi’yi anlatan broşür aldı:
“Esas adı Musa Muslihiddin olan bu âlim zât, Merzifon doğumlu Sümbül Sinan Hz.’lerinin müridi olur; onun dergâhında manevi irşadı tamam olur.
Bir gün Sümbül Sinan Efendi, aralarında Musa Muslihiddin’in de olduğu talebelerine bir soru sorar:
“Cenab-ı Hak, şu anda yönetimini sana bıraksa bu dünyayı nasıl idare edersin?”
Soruyu dinleyen mürid:
“Aman efendim, yeryüzünde bir tane namaz kılmayan bırakmadığım gibi bir tane de oruç tutmayan bırakmam. Herkesi ibadet ve taâte sevk ederim.”
Sümbül Efendi:
“Aferin... Salâbet-i diniye onu icab ettirir. Allah niyetinin karşılığını versin” dedikten sonra aynı soruyu diğer birine sorar. O da:
“Aman efendim, bütün kötülükleri ve kötüleri ortadan kaldırırım. Hatta tütün içenleri bile yok ederim.” der.
Hz. Sümbül, ona da:
“Aferin... Celâdet-i diniyye bunu icap ettirir.” buyurduktan sonra soruyu bir de Musa Muslihiddin’e yöneltir:
“Muslihiddin! Rab Teâlâ Hz.’leri şu anda yönetimini sana bıraksa bu âlemi nasıl idare ederdin?”
Muslihiddin Hazretleri:
“Aman efendim, hâşâ! der. Efendim ben her şeyi merkezinde bırakırdım. Rabb’in idaresinde bir bozukluk mu var ki ben yeni bir idare tesis edeyim? Bakarım, bir âbid giderse yerine bir âbid, bir fasık giderse yerine bir fasık getiririm.” deyince Sümbül Sinan Hazretleri:
“Şimdi iş merkezini buldu. Dersleri sen vereceksin.” der.
Bundan sonra Musa Muslihiddin’in lâkâbı Merkez Efendi olur.
Merkez Efendi aynı zamanda bir tıp âlimiydi. Kanunî Sultan Süleyman Han, Manisa’da hastalanan annesi Hafsa Sultan için devrin hekimlerinden Merkez Efendi’ye bir ilaç yapmasını emreder. Merkez Efendi de 41 çeşit baharattan şifalı bir macun yapar. Hafsa Sultan bu macunu kullanarak iyileşir.”
Şok olmuştu. Sanki bu satırlar bir anahtar olup ruh dünyasının kapısını açmıştı ya da aklındaki pazılın eksik parçasını tamamlamıştı. Büyük bir yanlıştan dönüyordu. Kendini sorguladı. İlmiyle Yaradan’a karşı savaş açıyor, sanki ben de tanrıyım diyordu. Utandı. Ama yıllarını verip tahsil ettiği ilmini, toplum içinde elde ettiği sosyal statüsünü de inkâr edemezdi. Bunları inkâr etmeden ya da yok saymadan Rabbiyle olan ilişkisini hangi duyguyla kuracaktı? Belki de ciddi manada ilk defa kalbine kulak verdi. Merdivenlerde hissetmeye başladığı o ılık güzellik burada daha da artmış ve ona kendince bir isim bile vermişti: “Huzur” Kenardan kenardan kaçacakken camiye girdi. İmam ayetlerin mealini veriyordu. “O gün onlar meydana çıkarlar; onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bugün hükümranlık kimindir?’ denir; hepsi: ‘Gücü her şeye yeten tek Allah’ındır.’ derler.” (Mü’min, 40/16)
İmamın okuduğu ayetler içindeki çıbana bir neşter vurmuş ve tüm pislik etrafa saçılmıştı.
Namaz süresince hep bunu düşündü. Mülkün sahibini unutmuştu. Benlik çukuru ve yalnızlaştıran bencillik. Sonrasında yakan sevgisizlik. Evet, büyüklenmek ne aptalcaymış. Benim zannettiği her şey Allah’ındı. Ve sen kendini ondan müstağni görüp O’na savaş açmıştın. İlk defa içten Rabbi’ne karşı utanma hissetti. O bunları düşünürken namaz bitmiş, cemaat dağılmaya başlamıştı. Akan nehirde yuvarlanan çakıl misali dışarı çıktı.
Yürürken kendi kendine Merkez Efendi’nin meşhur mesir macununun mucidi bir tıpçı olduğunu düşündü. Demek ki kariyerli bir insanmış. O Allah adamlarını hep meczup zannederdi. “Kahretsin ne kadar ön yargılıymışım.” dedi. Kariyer ancak benim gibi aptallar için var. Hakikat bir çalıdan gelse ne fark eder. Kulağına son gelen söz türbedarın sözleriydi: “Nefs çukuruna düşene dünya büyük bir çilehane olur. Allah için çile çukuruna düşene dünya hizmetkâr olur.”
Atomu parçalayan, genetik şifreleri çözen insanoğlu, maalesef ruh dünyasının sırlarının kenarına bile yaklaşamamış. Kendinin yabancısı ve düşmanı olarak yaşamaya devam ediyordu.
Şimdi evrenin bilinmezlerini çözmekten daha büyük bir bilinmezi bilmek için yola devam ediyordu. O da ilk önce o gördükleri ya da yaşadıkları rüya değilse neydi? Ve oraya nasıl gelmişti? En mühimi de kendini tanımak, belki de en zoruydu.
