Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Dua ve Rahmet 2

Bu Yazıyı Paylaşın:
Dua ve Rahmet 2

Osman, cami dönüşü elinde iki çayla geldi. Gayet sakin direkt; “Patroncuğum sıkma canını, işler açılır daha çok iş yaparız. Ben seni hiç yalnız bırakmam. Sakın ha, bu çocuk ilerde benden ayrılıp kendine yer açar diye de aklına gelmesin. Sen kovmadan ben gitmem. Kendime yer açarsam asla sana rakip olmayacağım bir yerde tezgâh açarım. Ya da başka işler yaparım. Gül biraz.” dedikten sonra devam etti. “Hem bak sana yeni haberlerim var...” Uzun uzun yeni projelerden bahsetmişti. Son duydukları Erol’u çok neşelendirdi. Okumuş, kafalı adam hakikaten farklı oluyordu. Osman’ın verdiği tüm güvene rağmen Erol en kısa zamanda yine aynı boşluğa düşecekti. Zaten insanoğlu acayip bir varlıktı. Bunun en açık delili de; Kur’ân ayetlerini okuyup Rabbi’nin vaadlerini duyduğu halde sanki yokmuş, gerçekleşmeyecekmiş gibi yaşamaya devam etmesi değil miydi?

Aradan birbirine benzer birkaç sıradan gün geçtikten sonra, bir akşam Osman dükkânı kapatmak için hazırlanırken içeri iki sivil polis girdi, selam verdiler. Aynı boylarda deri ceketli ve esmerdiler. Biraz yaşı büyük görünen: “Biz Hami Bodur’u arıyoruz. Bu dükkânda çalışıyormuş.” Polislerin tavırlarından işkillenen Osman yine de bir şey belli etmeden: “Ben beş yıldır buradayım, tanımıyorum.” dedi. Bu cevabı bekliyormuşçasına rahat davranan polisler; “O zaman gelmişken iki çay içelim.” El mecbur, gıcık ola ola “Buyurun.” dedi. “Yalnız ocak kapalıdır size gayfe söyleyeyim.” “Şekerli olsun, benim ki orta...” Diyafona basıp “Mehmet abi! Bir şekerli bir orta kahve, acil misafirim var.” “Tamam.” Tam koltuğa oturdu ki telefon çaldı. “Hayırdır inşallah akşam akşam.” Ahizeyi kaldırıp karşıdan gelen sesi duyunca istemsiz olarak yüzü güldü. Arayan çocukluk arkadaşıydı. Önce selam kelam, hal hatırlaştılar. “Osman, seninle bir konuyu konuşmak için bizim ofise bekliyorum.” “Hayırdır?” “Hayır, sen bekarsın bizim ev sahibinin bir kızı var. Dün akşam bizdelerdi. Hanımla konuştuk sana uygun gördük. Teferruatı gel konuşalım.” Osman istese de konuşamazdı. “Tamam” diyerek telefonu kapattı. Kahvelerinden ilk yudumu alan polislere döndü. Memurlar havadan sudan konuşup gittiler. Belli ki çaktırmadan bir şeyler öğrenmek istiyorlardı. Dükkânı kapatıp tekrardan Üsküdar iskelesinin yolunu tutu. Menzili, arkadaşının Üsküdar meydandaki avukatlık ofisiydi. His dünyasındakiler zahir olmaya mı başlamıştı? İçini müthiş bir heyecan kaplamıştı. Nedense bir dakika bile kaybetmek istemiyordu. Taksiye atlayıp Üsküdar iskelesine gitti. Denize açılan vapurla birlikte heyecanı, sevinci, merakı daha da arttı. İnsan hayatının her evresinde iletişimde olduğu canlı-cansız yaratılmışı seviyordu. Anne, baba, kardeş, arkadaş şimdi de sevgili, eş... Bu farklı bir sevgi türüydü. Onu takiben evlat muhabbeti, belli bir zamandan sonra da torunlar olacaktı. Hepsini ayrı ayrı farklı tonlarda sevecekti; ilerleyen yaşla beraber ihtiyaç olan bir gıda gibiydi bu sevgi türleri. Sonra ev, araba, zenginlik; onların muhabbeti. Bir an üzerine müthiş bir ağırlık çöktü. Bir kalpte iki sevgi olmaz derlerdi. Kendi yüreğine baktı, sanki çıfıt çarşısına dönmüştü. Peki Allah, peygamber ve onları sevenlerin sevgisi azalıp yok mu olacaktı? Karışık kalp, kafasını da karıştırdı. Bu soru ve sorunları, geceyle birlikte kararan boğazın derin sularının koynuna bırakıp sonra hallederiz dercesine “boş ver hapı”ndan bir tane yuvarlayıp gözünü karşı kıyıdaki şehrin yanan ışıklarına dikti.

Meydana yürüme mesafesindeki Çelikoğlu Han - dördüncü kat - daire kırk beş/Av. Cezmi Çamdereli. İnşa edildiği zamanın en modern binasıyken, yıllara yenik düşmeye başlayan yapının emektar asansörüne bindi. Gıcırtılar arasında Allah’a emanet dördüncü kata çıktı. Yirmi metre karelik ofislerden oluşan hanın çoğu sakini avukatlardan oluşuyordu. Önce sağa döndü, on adım sonra arkadaşının kapısının önündeydi. Zili çaldı. Kapıyı açanın gözleri okumaktan yorulmuş, onları anlamak için kendini zorlayan beyni yorulmuş ve saçları dökülmüştü. Ama içtenliği ve sıcaklığından hiçbir şey kaybetmemişti. Dostuna, “Hoş geldin ilkokul arkadaşım.” diyerek sarıldı. Her şey bildik hukukçunun ofisiydi. Birkaç masa, sandalye, koltuk, kalın kalın hukuk kitapları, pembe pembe dava dosyaları, davaların ve günlerinin yazılı olduğu ajanda. Önce çay ocağını aradı. İki kahve söyledi. Hal hatırdan sonra düzgün cümleler kuran Cezmi: “Osman, bizim ev sahibini sekiz yıldır tanırız. Almanya’da yaşayan temiz, dindar, neşeli insanlar. Aslan amcanın iki kızı var. Biri burada evli, küçüğü de sana uygun hanım hanımcık bir kız. Kur’ân kursu hocalığı yapıyor. Benim hanımla aramızda konuştuk. Sizi birbirinize uygun gördük. Senden kıza da bahsettik. Bir görüşün.” Osman tabi ki önce biraz şaşırdı. Kahvenin yanındaki sudan bir yudum alıp kuruyan boğazını ıslattı. Avukat bu arada konuşmaya devam ediyordu. “Üsküdar’da iki tane daireleri, Bostancı’da bir tane daireleri...” Mal varlığı ifşasına devam ediyordu. Osman bu anlatılanları duysa da işitmiyordu. O, mülkten çok kızı düşünüyordu. Şemailini, boyunu posunu, daha da önemlisi zevklerini, kişiliğini, ahlaklarını, ruh dünyasını merak ediyordu. İçinden, uyuşup uyuşmayacağının analizini yapmaya çalışıyordu. Ama eldeki veriler doğru bir karar vermek için yetersizdi. İçinden “Hayırlısı, görüşmeden bir karar veremem.” diye düşündü. Sonra da “Tamam kardeşim, uygun bir yer ve zamanda görüşelim.” dedi. “Nasıl yapalım? En iyisi bizim ofiste görüşün. Ben hanıma söyleyeyim. Sabah telefonlaşırız.”

İçinde daha önce hiç hissetmediği yüksek derece heyecan ve karmaşık düşüncelerle geçen uykusuz bir gecenin sabahında saat dokuz gibi iş yerindeki telefon çaldı. Açtı, telefon beklenen yerden geliyordu. “Osman, bugün saat on dörtte bizim ofise gelebilir misin?” “Olur dostum.” Gitti evde tıraş oldu, saçına bakım yaptı, en güzel takım elbiselerini giydi. Kendine çeki düzen verdi, yola çıktı. Görüşme saatine az bir zaman kala dostunun kapısının zilini çaldı. Kapıyı Cezmi’nin eşi açtı. “Buyurun Osman Bey.” Mütebessim bir şekilde: “Eşim duruşmada. Ben konuştum Tuğçe Hanım da birazdan gelir.” Bu durum, ismini tam koyamasa da inceden canını sıktı, fakat belli etmedi. Hadi hayırlısı duygusuyla el mecbur beklemeye başladı. Avukat hanım bu arada çay söylemişti. Bekleyişin sıkıcı havasını bozmak için havadan sudan konuştu. “Biliyor musunuz? Bizim ilk evlendireceğimiz kişiler siz olacaksınız. Tabi olursa.” Osman gülümsedi. “Önce bir görüşsek.” dedi. Bunun üzerine avukat Zeliha gayet sakin numarayı çevirdi. Sessizlikten, çalan telefonun sesini rahatlıkla duyabiliyordu. “Canım nasılsın?..” cümlesini bitirip karşı tarafı dinlemeye başlayınca yüzü kızarmaya başladı. “Evet, evet canım ben söylerim.” Daha ilk dakikadan bir terslik olduğunu sezen Osman, için için durum analizi yapıyordu. Zeliha, yalancı çıkmışlığın mahcupluğuyla “Ablasına, Kartal’a gitmiş.” diyebildi. Osman: “Üzülmeyin, sizin bir suçunuz yok. İş olacağına varır. Bana Müsaade…”

Aldatılmak veya atlatılmak; hele hele böyle bir konuda ne kadar kötüydü. Hiç tanımadığınız, söz alıp vermediğiniz bir kişi tarafından, hayatınızın en önemli kararını alacakken yok sayılmak. Neden? En azından başta gelmeyeceğini söyleseydi olmaz mıydı? Olurdu elbette olmasına da “Allah” diyerek derin nefes aldı. Yetmedi bir daha “Allah” lafzını zikretti. Ve “Rabbim en içlisinden bana bu acıyı yaşatırken neyi murat etti?” diyerek Mihrimah Sultan Camii’nin avlusuna oturup koşuşturan insanlara, yanaşan vapurlara, transit geçen tankerlere bakarak düşündü. Her zaman kalbinin sezgilerine ve aklına çok güvenirdi. Niye böyle oldu diye ona sordu. Yüreği: “İlk dakikadan itibaren haz etmedim, bir terslik olduğunu sezdim.” derken; aklı: “Kula düşen sebeplere sarılmaktı. Sen de öyle yaptın. Doğru davranışı sergiledin.” diyordu. Kulağına gülüşme sesleri geldi. Dört-beş genç kendi arasında şakalaşıyordu. Bir anda kendisini, Türk filmlerinde arkadaşları tarafından cebine aşk mektubu konularak buluşma yerinde boş boş bekletilen, salak durumuna düşen tip gibi hisseti. Güldü, aklına arkadaşı iplikçi Şerafettin geldi. O an kahkaha atacak kadar neşelendi. Bir gün muhabbet ederken şöyle demişti: “Osman ben 1995’te evlenmek için görüşmeye başladım, 2003’te ancak evlendim. Hiç abartısız yüz kızla görüşmüşlüğüm var.” Bunu duyduğunda içinden şöyle demişti: “Rabbim benim bu işimi, zamanı geldiğinde kolay ve tez bir şekilde nasip eyle.” Evet, belki duası da kabul olmuştu. Allah onu boş umutların peşinden koşturmayacaktı. O, Rabb isminin bir tecellisi olarak insanı olaylarla terbiye ediyordu. “Benim için de böyle olmuştur.” diyerek bu olayı da kapatıp işi oluruna bıraktı.

Ertesi gün; alt geçit çarşısı, alışılageldik insan manzaraları, rutin dükkân temizliği. Ama her şeye rağmen içinde bir acaba var. Bastırmaya çalışıyordu ama en sonunda yenik düştü. Arkadaşına telefon açtı. Karşısındaki ses biraz mahcup “Osman, bizim Aslan amca Almanya’dan bir arkadaşının oğlu için söz vermiş, kusura bakma...” “Önemli değil canın sağ olsun.” Böylece içinin en karanlık yerlerinde belkilerle yanan son umut ışığı da sönmüş oldu.

Hayat, sizin müdahalelerinize ne kadar aldırıyordu ya da ne kadar tesiriniz oluyordu? Cevabı hem kolay hem zordu. Daha doğrusu evet ile hayır arasında bir yerde duruyordu. Belki de böyle olmalıydı. En güçlü olduğunuz zamanda yenik düşebilirken, kalan son nefesinizle zafer nasip olabiliyordu. Kaderiniz ve nasibiniz bazen size ufak bir taşı oynatmanıza bağlı olarak büyük kapılar açabiliyordu. Nihayet Osman, Ankara’da öğrenciyken tanıştığı son sınıf tıp öğrencisi arkadaşı Yusuf’un hanesinde muhabbet ederken konu bir şekilde açıldı. Evin içinde döndü dolaştı geldi. Esmer yakışıklısı arkadaşı: “Bizim bir aile dostumuzun kızı, hanımla yakın arkadaş, sözümüze de itibar ederler. İstersen sizi bir tanıştıralım.” Taze ama derin tecrübenin getirdiği duygular içinde “tamam” dedi.

Mevsim, maneviyatın zirve yapacağı zamana yani Ramazan ayına birkaç gün kalmıştı. Yusuf aradı: “Kardeşim, Ramazan’ın birinci günü seni iftara bekliyoruz. Asuman kızımız da iftardan sonra bize gelecek...” Osman’ın içinde ismini koyamadığı, sebebini bilmediği bir huzur vardı. Annesini aradı. Kadıncağız çoktandır biricik oğlunu evlendirmek için can atıyordu. Osman müdahale ettirmediğinden “şu kız var” demeye cesaret edemese de imalarda bulunuyordu. “Anne, hazır olun! Yakında kız istemeye geleceksiniz. Eksikleri giderin.” Kadın sevinçle hüznü bir arada yaşıyordu. Kocasının bozulan işleri sebebiyle bütün birikimleri bitmiş, sadece tez zamanda satılır ümidiyle babadan kalma üç-dört dönümlük zeytinliğe ümit bağlamışlardı. O da satılmaz ise düğün yapacak para yoktu. İstediğini yapamadığından gönlü hep mahzun kalacaktı. Yine de sevinçli bir sesle; “Olur evladım.” dedi. Sonbahar, günler kısa, havalar serindi. Zaten günlerden de pazardı. Akşam vakti hızla yaklaşmıştı. Osman ve Yusuf beraber eve geldiler. Nurcan Hanım her zamanki güzel ve leziz sofralarından birini daha hazırlamıştı. Yusuf, okuma delisi bir adamdı. Elinizi attığınız yerden bir dergi, gazete ya da altı çizili yarım kalmış bir kitap çıkarabilirdi. Bir doktor evinden ziyade bir sahaf dükkânına benziyordu. Yusuf, kızın babası Zarif Bey’le olan dostluğundan bahsetti. Özellikle annesi Fatıma Hanım’ın çok ince, kibar bir bayan olduğunu ve insan ilişkilerindeki başarısını, özel vurgu yaparak anlattı. Bu arada ezan da okundu. İftar hızla yapılıp çaylar içildi. Akşam namazı kılındı. Artık Osman’ın heyecanla beklediği zaman iyice yaklaşmıştı. Yüzünü gözünü hayal etmekten, kişiliğini ahlakını düşünmekten iyice yorulmuş, artık gerçekle karşılaşmak istiyordu. Ama ikinci bir hayal kırıklığı yaşama ihtimali de onu korkutuyordu. Zor geçen dakikalardan sonra nihayet kapı çaldı. Gelen, beklenen kişiydi. Nurcan Hanım kapıyı açtı. Yusuf işin biraz tadını çıkartıyordu. Heyecandan ayaklarını birbirine geçirmiş, gözleri merakla kapıda olan arkadaşının bu hali hoşuna gidiyordu. “Nurcan, kim geldi?” “Asuman” “Beklesin” dedikten sonra Osman’ın haline tebessüm ederek salondan dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra eşiyle birlikte asude, naif, ortadan biraz uzun boylu, ceylan bakışlı, kibarlığı her halinden belli, aklı davranışlarına sinmiş genç bir bayan da yanlarındaydı. Osman rahat olmaya çalışıyordu ve öyleydi de. Çünkü ilk gördüğünde içine bir sıcaklık akıp gitmiş, bütün soruları ve heyecanını eritmişti. Yusuf eliyle işaret ederek: “Asuman Hanım! Bu beyefendi dostum Osman. Kardeşim! Aile dostumuzun kızı Asuman hanım. Siz buyurun oturun.” Hep beraber üç-beş dakika muhabbetten sonra Yusuf: “Biz mutfaktayız. Siz karşılıklı konuşun.” Osman ve Asuman muhabbete başladılar. Memleketlerinden, kişiliklerinden, zevklerinden, hayata dair görüşlerinden, beklentilerinden, ailelerinden, birçok konuyu konuştular. Yusuf arada içeriye girip çıkıyordu. Ama bu konuşulanlar sanki çok mühim değil gibiydi. Asıl, ruhlarında bir uyum olmuştu. Birkaç saatlik konuşmadan sonra ayrılık zamanı gelmişti. İki genç arasındaki çekim o kadar kuvvetli ve aşikârdı ki Yusuf ile Nurcan karşılıklı gülüştüler. Hatta Nurcan, “Kızı versek Osman şimdi alıp gidecek.” diye eşine takıldı.

Ama asıl iş bundan sonra başlıyordu. Aileyle tanışıp onların oluru alınacaktı. Ya “hayır” derlerse ne olacaktı? Kız isteme, nişan merasimleri... Yusuf burada inisiyatifi ele aldı. Zarif Bey ve Fatıma Hanım’a uzun uzun izahatlar, güven verici konuşmalar yapıldı. Aile kendi içinde istişare ve istihareler yaptı. İki taraf da kendince en doğru karara varmak istiyordu. Nihayet kız tarafı, içlerindeki huzursuzluğu gidermek için damat adayını yakından tanımak istediklerini Yusuf’a ilettiler. İş yine Nurcan’a kalmıştı. Yine şahane bir iftar sofrası hazırlandı. Osman ve kızın ailesi davet edildi. Bir terslik olma ihtimali Osman’ın canını sıkıyordu. Empati yaptığında karşı tarafa hak veriyordu. Hangi ana-baba üzerine titreyerek yetiştirdiği kızının kötü bir insanla ya da yanlış bir evlilik yapmasını isterdi. Acaba alkolik ve kumarbaz bir baba bile kendi kızını böyle bir insana verir miydi? Bu duyguların verdiği gerginlikte Yusuf’un evine gitti. Zarif Beyler gelmişlerdi. Yusuf tanıştırdı. Müstakbel kayın peder devlet terbiyesi almış, ne konuşacağını, nasıl oturacağını bilen, insanı tanıyan, deneyim sahibi bir kişiydi. Seyrekleşmiş saçları bunun eseriydi sanki. Fatıma Hanım, Anadolu’da âdet olduğu üzere genç yaşta evlendirilmişti. Bundan sebep eşi tarafından hamurunun yoğrulduğu belliydi. Zarif Bey ince ince Osman’ı süzüyor. Ailesi ve kendisiyle alakalı sorular soruyordu. Osman ciddi, abartısız ve net cevaplar veriyor, hatta daha fazla yorulmasınlar diye sorulabilecek soruları da peşin peşin cevaplıyordu. Nihayet gece bitmişti. Osman evden ayrılırken diğer misafirler orada kaldı. Osman için sabah bir türlü olmayacak gibi geliyordu. Saat üç civarı mesaj geldi. “Tamam aileni çağırabilirsin.” “Sahur vakti annem mutlaka ayaklanmıştır.” Heyecanlı bir şekilde memleketin telefon numarasını çevirdi. Gece aranmak kadını telaşlandırmıştı. Ama duyduğu haberle şimdiden mesut olmaya başlamıştı. “Anne haftaya Cuma günü kız istemeye gidiyoruz.”

Cuma günü...

Osman’ın ailesi on saatlik bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelmişlerdi. Sevinçleri her hallerinden okunuyordu. Akşam bir arkadaştan emanet aldıkları araba ile Fatih’ten yola çıkıp yatsıya yakın Ümraniye’ye vardılar. Yusuf’un arada olması ve kefilliği sayesinde birbirlerini hiç tanımayan iki aile çok hızlı kaynaşmışlardı. Klasik kız isteme merasimlerinden biri yaşanıyordu. Nihayetinde Kemal Bey “Allah’ın emri Peygamber’in kavliyle, kızınızı oğlumuza istiyoruz.” dedi. Söz Zarif Bey’e geldi. “Allah hayırlara vesile etsin. Bizler çok meşakkatli günler yaşadık. Para bir şekilde kazanılır. Önemli olan evdeki huzurdur. Bu sebeple evladımızın, evlatlarımızın yuva kurması için çabalamalıyız. Gücümüzün yetmeyeceği eşyayı, takıyı istemek, böyle isteklerde bulunmak engel teşkil eder. Bizim kolaylaştırmamız gerekir. Rabbim utandırmasın.” Böyle bir adamdan da ancak bu kalitede bir konuşma, tavır beklenirdi. Ertesi gün aile içi nişan töreni yapılması kararlaştırıldı.

Gece Osmanların bekar evinde aile toplantısı yapıldı. Babası oğluna bir deste para uzattı. “Al oğlum, bunlarla yarın nişan alışverişini yap. Şunu da bil ki bunlar son dakikada geldi. Biliyorsun, tarlayı geleceğimiz gün sattık. Adam “Kapora için nakit alıp geleyim.” dedi. Biz de bekledik bekledik para bir türlü gelmedi. Yapacak bir şey yok deyip otobüse binip geleceğiz ki adam son dakika koşarak geldi. Parayı verdi. Demek ki bunlar senin için ezelde ayrılmış. Al hayırlı olsun.”

Cumartesi akşamı, gençlerin gündüz yaptıkları alışverişin yorgunluğu üzerlerindeydi ama heyecanlarının verdiği enerjileri hala üzerlerinde. Nişana davetli komşular ise meraklı gözlerle damadı ve ailesini süzmekteler. Nişan yüzüklerini Zarif Bey’in savcı arkadaşı dualarla taktı. Asuman takılan kuyumlarla daha ziyade güzelleşti. Pastalar yenildi. Her iki tarafın artık tek isteği bir an önce düğünün yapılmasıydı.

Günler geçtikçe Osman’da heyecan ve ismi konulmamış hızlı gelişmelerin şoku azaldıkça, nişanlılığın ve âşık olmanın kendisini ne kadar değiştirdiğini, olgunlaştırdığını hissetmeye başladı. Artık hafta sonlarını iple çekiyordu. Sadece o günlerde nişanlısını alıp gezebiliyordu. Yine böyle bir günün sabahında neşe saçarak buluşma saatini beklerken, Asuman’ın güzel yüzünde hiç tanıdık olmayan bir hüzün ve sıkıntı gördü. Bir anda aklına bin bir türlü olmadık kötü şeyler geldi. Soğuk soğuk terlemeye başladı. “Ne oldu canım?” “Bir şey yok..” Ama vardı ve bunu bilememek adamın daha çok canını sıkıyordu. Üzerine bir kasvet çöktü. Konuşmadan öylece yürüdüler. Bir çay ocağının bahçesinde oturdular. Asuman uzun bir zaman sonra konuşmaya başladı: “Gelen gidenler, sizin memlekette gelinlere birçok eşya alındığını, takı takıldığını; bize ise bilerek az alışveriş yaptığınızı, iyi niyetimizin istismar edildiğini söylediler. Hadi birkaç kişi olsa neyse ama birçok tanıdığımız aynı ifadeyi kullandı…” Osman o gün ilk kez canı sıkkın olarak ayrıldı. Canını sıkan sevdiğinin üzülmesiydi. Onun boynunun bükülmesi, moralini bozmuştu. Parasızlığına isyan etti. Sonra böyle problemler ilerde de mutlaka yaşanacaktı. İyi ama bütün hüsnü niyete rağmen bunlar niye yaşanıyordu? Nasıl tavır almalıydı? Cevabını arayan bu sorularla sabahı zor yaptı. İstese de tebessüm edemiyordu. Asık bir suratla dükkânı açtı. “Ne oldu?” diye patronu, dostları da bir şey soramıyordu. Aklı karma karışıktı. Sevginin gözü gerçekten de kör müydü? Asuman... Zaaflarıyla güzeldi. Ama ona konduramıyordu. Bilmediği, göremediği başka ne tür eksikleri vardı. Ya da beklediği mutluluğu ve huzuru bulamayacak mıydı? Yoksa en iyisi yol yakınken dönmek miydi? Bütün olumsuzluklara rağmen gün içinde birkaç kere aradı. Konuştular ama neşesi yerinde değildi. Formalite konuşması oldu. Sorunu ilerleyen zamana bıraktı, konu bir şekilde soğudu.

Günler hızla geçmiş, düğüne aylar kalmıştı. Ev eşyalarını almak için mağaza mağaza dolaşılıp beğeniliyordu. Eksikler neredeyse ağır ağır tamamlanmıştı. Sıra ev tutmaya gelmişti. Osman’ın gönlünden Fatih veya Eyüp’te oturmak geçiyordu. Günlerce ev aradı ama istediği gibi ev bulamadı. Kiralar ödeyebileceğinden yüksekti. Bir gün iş yerinde otururken kartvizitleri karıştırmaya başladı. Önce müşterisi sonra dostu olan müteahhit Murat Kuralcı’nın kartı eline geldi. Aradı durumu anlattı. “Benim elimde yok. Fakat İsviçre’deki amcamın dairesi var Güngören’de; ona bak, beğenirsen sana veririm.” Anahtar hâlâ eski kiracıdaydı. Onunla beraber nişanlısının ailesi daireye baktı. Gerçekten de güzel bir evdi. Tutmaya karar verdiler. Osman hemen Murat Kuralcı’yı aradı. “Murat Bey, evinizi tutmaya niyetimiz var. Şartlarınız nedir?” Osman bir yandan bunları sorarken cebinde beş kuruş yoktu ve talepleri bir şekilde halledecekti. İçin için planlar yapıyordu. Ama kader ona bir güzellik yapacaktı. “Kardeşim, senin düğününe ne kadar var?” “Üç ay” “Benim bir şartım yok. Sen düğününü yap öyle gel. Depozit mepozit istemem.” “Düğün yapanla ev yapana Allah yardım eder.” hadis-i şerifi aklına geldi. “Vayy be iman ne güzel şey. Allah’a güvenince neler oluyormuş.” dedi.

Bütün bu güzel gelişmelere rağmen nişanlılık döneminde yaşadığı bazı olumsuzlukları hâlâ aklında bir yere koyamıyor, cevabını bulmak istiyordu. Bu hercümerç içinde akşam yaklaşmıştı. Hava almak için dışarı doğru çıkarken dikkatini olağanüstü bir olay çekti. Vesvese Nazif abi... Kuru, ince ve yüzü neredeyse hiç gülmeyen, hep şüpheli gözlerle bakan, geçimsiz, en ufak mevzunun bile suyunu çıkartan, bu sebeple mecburiyetsiz kimsenin konuşmadığı “Vesvese Nazif” lakaplı Nazif Kulpçu. Adam belki de böyle davranmakta haklıydı. Çünkü ortağı tarafından dolandırılıp büyük bir borç batağına saplanmıştı. Şu anda bile onun ceremesini çekiyordu. Şimdi bu adamı ilk defa gülümserken görüyordu. Yer döşemelerin, halıflekslerin, parkelerin satıldığı dükkâna girdi. Nazif, yüzü kapıya bakarken iki kişinin sırtı ise dönüktü. Ve biri hararetle bir şeyler anlatıyordu. Hani son söz söylenir, tam çıkarken önemli bir bilgi de söylenmesi lazımdır; otursanız olmaz çıkıp gitseniz hiç olmaz ya işte öyle bir durum anlaşılan. Osman, sorular beyninde zonglarken dalgınca bir vaziyette içeri girdi. Konuşulanları sessizce bir kenarda dinlemeye başladı. Çünkü bu adamlar mutlaka önemli birleri olmalı. Vesvese Nazif’i susturup güvenle baktırıp hayretle dinletenler sıradan olamazdı, olmamalıydı. Kulağını iyice kabarttı. “Nazif Bey yaşadığınız olayları atlatmak tabi ki kolay değil, ben size önemli bir ölçü vereyim. Buna öyle sıradan bilgi muamelesi yapmayın. Kulağınızı ve kalbinizi açıp iyi dinleyin. Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetidir. Allah dünyada kuluna bir şeyin en iyisini değil en uygununu verir. Senin yetişmen, sınavın için en uygunu. Yani en uygun ana-baba, çevre, eş, çocuklar, iş arkadaşları... Yani aklına gelen her şeyin en iyisi değil ama sana en uygunu. Misal; peygamberlerin yaşadığı dönemde daha hayırlı hanımlar varken, bazılarına kendilerine iman etmeyen eş verilmiştir.” Osman yüreğinden vurulmuştu sanki. “Evet, evet!” dedi. “Nişanlılık sürecindeki yaşadığım olaylar olmasa ben bu sohbeti anlayamazdım.” Konuşan kişi devam etti. “Adam evlenecek istihare yapar, hayırlı çıkar. Sonra evlenirler, iki gün sonra kavga olur. Hani bu hayırlısıydı? İşte hayırlı olan durum bu yaşadığın olaylardır.” Sözünü bitirip elini sıktı. “Yani imtihan son nefese kadar devam eder.” Tanımadığı birisinden duyduğu küçük bir sohbet Osman’ı ortamdan koparmış, doğduğu günden o ana kadar her şeyin muhasebesine başlamıştı. Ne için yaşıyordu? En büyük ideali neydi? Ev, araba, iyi bir eş, iş ve çocuklar... O iki kişi arkalarını döndüler, Osman’a selam verip oradan ayrıldılar, arkalarında bir hayran bırakarak. Osman peşlerinden koşup yakalamak istedi. Tam adım atacaktı ki Nazif kolunu tuttu. “Ne o evlat, nişanlını mı özledin? Şapşal âşık!” “Abi kim bu insanlar?” Nazif’in gözleri daldı. Bu kişiler benim dünyada en çok güvendiklerim. Eliyle masayı gösterdi. “FEYZ” isimli bir mecmua var, orada çalışıyorlar. Bazen ben onlara giderim, kimi zaman onlar bana gelir. Yüreğime su serpip giderler. Osman’ın gözü kapaktaydı. “VESVESE” başlıklı bir yazı vardı. Altında ise ŞENEL İLHAN yazıyordu. Dergiyi almak için elini uzattı. Nazif havada kaptı. “Hoop birader orada dur. Önce ben okuyacağım. Öyle yağma yok. Yarın gel.”

Vakit akşamdı. Terakki etmek için en uygun insanla evleniyordu. Tamam da yeni soru şuydu: Bu insanlarla bugün tanışmasının sebebi neydi? Daha önce değil de şimdi? Onlar bunun cevabını mutlaka verirlerdi. Üstelik de şu açıktı ki hikmet ehli bir Peygamber torunun yanındaydılar. Belki bir ömür bu an için yaşamıştı...

Bir yıl sonra...

Cezmi Çamdereli ile Osman sohbete dalmış konuşurlarken: “Osman biliyor musun?” “Neyi?” “Hani o kız var ya, evlendikten altı ay sonra boşanmış.” “Hangi kız kardeşim.” “Yahu seni evlendireceğim kız. Zaten düğün esnasında da bazı olumsuzluklar olmuş. Sonra bitmeyen huzursuzluklar...” “Evet, ne yani benimle evlenmediği için pişman mıymış?” Cezmi “evet” diyemezdi. “Hayır, öyle bir şey demediler ama…” Osman her şeye rağmen üzülmüştü. “Allah yardım etsin.” dedi. O Berat gününe gitti. Ne mübarek bir dua almıştı. Bizzat bereketini yaşayarak görmüştü. Bir yıl içinde manevi ve maddi hayatı katlanarak değişmişti. Her şeyden önce hem Allah’ı, peygamberini, ahireti, cenneti hem de eşini, çocuğunu yani dünyayı nasıl aynı anda ama birbirlerine destekler şekilde seveceğini öğrenmişti. Artık bir şeyi bilmemekten korkmuyordu. Çünkü dünyanın doğurduğu bütün bilinmezleri bile bilecek birisinin var olduğunu bilmek onu güçlü kılıyordu. Ve mihenk taşı olan gün ve mekân, Feyz Dergisi’yle tanıştığı Vesvese Nazif’in dükkânına adım attığı o an olmuştu...