Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Zaman Yenik Düşmek / Araştırmacı Yazar Davut Zat

Bu Yazıyı Paylaşın:
Zaman Yenik Düşmek / Araştırmacı Yazar Davut Zat

Zamanın karşısında erimeyen ve aşınmayan ne kaldı ki? Zaman da yolculuk yaparken ne tüneller gördü insanlık, ne tünellerden geçti insanlar. Neler aşındı, neler direndi zamana karşı? Evet, zamanın aşındırdıkları da çok, aşınmaya karşı direnmeler de. Bunu her sahada görmek mümkün! Aşınmışlıklardan geriye sadece hatıralar kalırken, zamanın aşındıramadıkları ise tarihe yolculuk yaptırıyor hiç kuşkusuz.

Hatıralar, geçmiş zamanın maddi, manevi, duygusal, tarihi, kültürel, sosyal vb. boyutlarındaki yaşanmışlıklarına dair bize ipuçları veriyor. Hatta o zamanı bugün de yaşama inceliğini bizlere sunarken, tahminler ve çıkarımlar yapmamıza da olanak sağlıyor…

Zaman nedir sorusuna; Augustinus; “Sormazsanız biliyorum; sorarsanız, bilmiyorum" diyor. Nafi ise; "Hayat nedir diye soracak olursan evlat, bilmiyorum. Sormayacaksan, biliyorum" diyerek herkesin üzerinde durduğu bir soruyu böyle bir ima ile cevaplıyor.

Sahi size göre zaman nedir? Zamanın hangi boyutunda yolculuk yapıyoruz. Bizden öncekiler, bizler ve bizden sonrakiler… Bu zincir nereye kadar uzar? Zaman içinde benim görevim ve işlevim niye var? Zaman bir gün nasılsa benim için de tükenecekse varlığımın gerçek gayesi ne olabilir? Bu sorular hep kafamızı kurcalayan ve cevabı aranan düşünceler değil midir hepimiz içinde..?

Eski zamanlara nispetle teknoloji çok gelişti, işler daha süratli yapılır oldu. Lakin koşuşturmaca da misli misline arttı, zaman adeta yetmez hale geldi. Oysa her teknik gelişme insan hayatını kolaylaştırdığına göre, neden zamana yenik düşüyoruz? Günü; üç dilime bölüp, sekiz saatlik planlamalar yapılırdı eskiden. Şimdiler de öyle mi? Elimizden gelse günün tamamını dünyevi çalışmalara ayıracakmışçasına bir kısır döngünün içindeyiz. Evet, kendimize soralım; bu gafilane hız nereye?

Tükettiğimiz sadece zaman mıdır? Kendimiz de tükenmiyor muyuz aynı zamanda. Hayata bir kez geliyoruz ve yıllarımızın ne zaman geçtiğini hatırlayamıyoruz. Bize tanınan süremiz bitmek üzere! Emanet edilen zamanı, en verimli ve kıymetli şekilde değerlendirmemiz gerekmiyor mu? Elbette ki yetişme ve inanç biçimlerimize bağlı olarak, herkesin bakış açısındaki farklılıklar da ortada. Zamana, mekâna ve duyguya yüklenen değer ve kıymetlerde bu yüzden farklı farklı oluyor. Hayatta neyi amaç edinmişsek, mücadelemiz de o doğrultuda gelişiyor, tıpkı hayat şartlarının farklılıkları sayısınca. Maddiyatımızı, maneviyatımızı, inancımızı veya ahlakımızı olduğu kadar, zorluklarımızı da kolaylıklarımızı da, sağlıklılığımızı ve sağlıksızlığımızı da psikolojimizi ve ekonomik bakış açımızı da velhasıl her şeyimizi, bu amaçlarımız eksenindeki hareketlerimiz tayin ediyor...

Evet, tatminsizliğimizle baş edemiyoruz bir türlü. Neden? Çünkü tüketim çoğaldı da ondan. Artık insanlar kendi ürettiklerini değil, üretemediklerini de tüketir oldular. Özendirildik, tüketimde yarışa itildik. Her şeyi eskitmeden değiştirir olduk. Çok çabuk sıkılıp bunalır olduk da bu hallere geldi; insanlığımız, ahlakımız, maneviyatımız ve toplumsallığımız. Zira bilimsel ve teknik gelişmelerin hayatımızda meydana getirdiği değişim, sadece araç ve gereçlerde görülmedi. Pek tabii ki sosyal ve özel hayatlardaki değişimle birlikte kültürel yapımızda bir o kadar değişime uğradı. İnsanımızın iç dünyasına ait ruhi değerler de bir bir yön değiştirdi. İşte bu hızlı değişimden doğan tatminsiz ihtiyaçları karşılamak için bu kadar yarış ediyoruz; kendimizle ve çevremizle!

Öyleyse ne yapmak gerekiyor? Maneviyat dediğimiz içsel güzelliği ve ahlak dediğimiz iç ve dışın bütünleşmiş güzelliklerini kendimize ev sahibi yaparak orada konaklamak, belki de ihtiraslarımızı dizginleyebilmenin en anlamlı cevabı olmalı. Kanaatin kanatları altına girerek yarışımıza yeniden yön vermeliyiz. Tıpkı eskiden olduğu gibi; dünyevi tüketimler yerine, insanlık kalitemizi artırmak için çaba harcamalıyız. Ne dersiniz? Yardımlaşmayı, iyiliği, güzel ahlakı ön plana çıkartacak bir yaşam biçimini kendimize armağan etsek, kötülük mü yapmış sayılırız (!) Bence bu söylediğimi başarabilirsek, şu kısacık hayat yolculuğumuzda gerçek gayeye hizmet etmiş olabiliriz.

Hani ne demişti büyük Hak dostu Sadi-i Şirazi: “Sen dünyaya geldiğinde ağlıyordun, etrafındakiler gülüyorlardı. Öyle bir hayat yaşa ki ölünce sen gül, onlar ağlasın...” Böyle bir hayatı kendinize armağan edebilmeniz tamamen sizin elinizde…

Hayat dediğimiz gerçek bu kadar işte. Zamana yenik düşmemek ise imkânsız! Gün gelecek, vakit tayin olacak hepimiz de sebepler dairesinde çeşitli nedenlere bağlı olarak hayata veda edeceğiz. Zaman bizi de kendisine yenik düşürecek.

İbret almalı, hayatı güzel yaşamalı ve arkamızda güzelliklerle anılacak bir gönül insanı olmaya çalışmalı diyorum...

GÖNÜL İNSANI OLMAK

Gönül ne umutlar taşır, ne beklentilerin sahibidir ve ne derin sırlar gizlidir gönlün sahillerinde...

Gönül; duygularımızın kaynağı, kalbimizin merkezi ve ruhun kalbi hükmündedir. Belki de diğer yaratılmışlardan insanı ayıran en bariz özellik, bir gönlünün olmasıdır.

Aynı zamanda O, Allah’ın her gün nazar ettiği bir merkezdir. Gönlümüze kıymet vermeli, onu korumalı ve gönlümüze misafir ettiklerimize dikkat etmeliyiz. Ve insanların gönüllerinde yatanlara da saygı duymalıyız. Niye mi? Gönülde olan sahibine güzel, önemli ve değerlidir de ondan…

Gönlün dereceleri de kat kattır, insanların sayısı adedince. Herkes gönlünün derinliğince insandır bana göre. Merhameti, şefkati, sevgisi, saygısı, vefası, üzülmesi, üzmesi, kırması, kırılması, sevinmesi, sevindirmesi, acıması gibi tüm halleri, insanın gönlünde beslediği duygu yoğunluğunun hassasiyeti kadardır ancak.

Gönül sahibi olmak, gönlünün sahibinden gelene razı olmakla kendini ispat eder. Haksızlığa uğrasanız bile haksızlık etmemek, zulüm edenlere dahi dua edebilmek, gönül insanlarının işi değil midir? Hakkın ölçüsüne uyan, haktan gelene razı olan ve kişisel zararına bile olsa hak muamele içinde bulunandır gönül sahipliği. Onlar işlerine gelmiyor diye öyle kolay öfkelenmez ve bağışlayıcı olurlar. Söylemleri de farklıdır, diğer insanlara benzemez cümleleri. Onlar biraz da naz sahibi insanlardır, gönüllerinin sahibine karşı. Bu nedenle; bir mazlumluğu ve mahzunluğu da yüreklerinde taşırlar. O yüzden olmalı ki, gönül sahiplerinin kırılıp gücenmesine razı gelmez Yüce Allah..!

Empati yapabilen insandır gönül insanı. Başkasının veya karşısındakinin yerine kendini koyabilen bir vicdanı, muhasebeleştirebilmektir gönüllü olmak. Gönlü yaralı olanların sığınağıdır gönül sahibi insanlar. Bu tanıma karşılık gelen ve gönlünüze efendi olmuş insanlar, sizin için hep hayır murat ederler. Asla kötü olmanızı, üzülmenizi ve kalbinizin kırılmasını istemezler. Size kızarken de, sizi severken de, sizin üzerinize titrerken de tüm kaygıları yine “siz” sinizdir. Duaları sizin için, beklentileri sizin adınıza ve sizden daha çok sizi düşünmelerin de farklarını belli ederler. Onlara sırtınızı dönmeniz de fark ettirmez size olan bakış açılarını, yüzünüzü döndürmeniz de. Bir fırsattır hayatınızda böylesi insanların varlığı. Ve bir ömürde ya bir kez karşınıza çıkarlar ya da hiç çıkmazlar! Şayet böyle bir gönül sahibi ile karşılaşmışsanız; ona dört elle sarılmanız dünya ve ahiret menfaatinizedir hiç kuşkusuz.

Gönül, bir bakıma paylaşımın da adresi değil midir? Aralarında gönül köprüsü kurmuş olanlar, engel ve mesafeleri de kaldırmış olanlardır. Hangi diyara giderlerse gitsinler, hangi şartlarla imtihan olunursa olsunlar, hep gönüllerde yaşamayı sürdürürler. Daraldığında gönlünüz; gönül insanınızın varlığı, hayatta nefes alıyor olması, onun hayali ve rabıtası size nefestir, ışıktır, ruhunuzu serinleten bir ab-ı hayat iksiridir...

Gönül köprüsü kurduğunuz bu güzel insanların varlığı, sizin için gizli bir sığınaktır. Onlar, varlıklarını hissettirmezler bile! Ne zaman ki hayatınızdan yok olup giderlerse; işte o zaman yanar içiniz, kocaman bir boşluğa düşersiniz! Hissedersiniz yokluğunun yürek burkan acılı sızısını, kıymetlerini ve kuşatıcı enginliklerini daha bir fark edersiniz gidişlerinin ardından. Eksiklikleri, öyle bir hissettirir ki yalnızlığınızı; ancak nafile! Çünkü kaybetmişsinizdir bir kere onu. Artık bir zamanlar ondan sizin gönlünüze damlayanlarla yetinmek durumundasınızdır… Ve bu gerçeklik, gönül köprüsünün her iki yakasında kalmış her iki gönül eri için de geçerlidir maalesef!

Gönlünüzün efendisini bulduğunuzda onun kıymetini bilin, dostluklarını ve sevgilerini kaybetmeyin ki, gönlünüz her daim bir tüy gibi hafif, bir kuş gibi özgür olsun!

Gönüllere hitap edebilmek, gönüllerde kalıcı yer edinmek ve gönüllerden sürgün olmamanız dileğiyle; her şey gönlünüzce olsun.