Yıkılan Asaletin Yeniden İnşası
Herkes saygı görmek ve saygı duymak ister. Belki de cennetin en güzel yanlarından biri budur. Kimsenin birbirine haset etmediği, herkesin varlığına derinden saygı duyulduğu huzurlu bir ortam. Böyle bir ortamda, varlık bulmak adına girilen cıvık insan karakterleri ya da kibir abidesi karakterler ya da karaktersizlikleri görülebilir mi?
Tarihin her döneminde kendini asil sanan kibirli insanlar ve kendini akıllı görüp insanları küçümseyen lakayt ya da ciddiyetsiz insanlar olmuştur. Ancak günümüzdeki kadar tuhaf bir tür ortaya çıkmamıştır. Bunlar, yetişkin bedenli çocuk zihniyetliler. Genelde dizi ve filmlerden türeyip topluma sirayet eden tiplerdir. Erkeklerde daha çok sürekli sevilmeyi isteyen, hiçbir ağırlığı olmayan, sürekli romantik ama sorumsuz, kendince çok rahat, çılgın, serseri havaları. Kadınlarda ise maalesef daha çok var; gördüğü her şeyi ilk defa görüyormuş gibi davranan, konuşması ilkokul seviyesinde, dünyanın bütün kötülüklerinden uzak, cennetten inmiş, sanki hiç nefs taşımıyormuş gibi ama ne hikmetse en zor meslekleri yapan kadın tiplerini görüyoruz. Sanki insan her kötülüğün farkında olup iyi niyetli olamıyor. Ya da iyi niyetli insan demek, 0-6 yaş zekâsı grubu davranışlar içerisinde olmak ya da patavatsızca her şeyi ortalık yerde konuşmak demek. He bir de bunu doğallık sanan var.
Değişik bir dönemde olduğumuz aşikâr. Neden böyle karakterlere bürünme ihtiyacı duyduğumuzu düşündüğümde ise karşıma birkaç seçenek –ya da hepsi- çıkıyor. Birincisi, sevgi, şefkat ihtiyacı; ikincisi, sorumluluktan kaçma; üçüncüsü, korkma; dördüncüsü, kendine güvenememe gibi gibi…
Hepsinin temeli gene sevgisizlikten kaynaklıdır. Ancak kimi zaman da çok sevgiden dolayı şımarıp sorumluluklarımızı unutabiliriz. Buradaki davranış bozukluğunun, çocuksuluğun sebebi sorumluluk almaktan kaçmaktır. Buradaki sorumluluktan kasıt; insanın hangi sebepler uğruna yaratıldığının idraki ve ona göre davranmak ve yaşamak demektir. Bunun idrakinde olan kişiler nerede olurlarsa olsunlar asaletli olacaklardır. Evet, sorumluluk bize asaleti getirir. Asaletse bize insana yakışır şekilde yaşama yönünü çizer.
Asaletin tanımına baktığımız zaman şöyle bir tanımla karşılaşırız: “Soyluluk, bir görevi yüklenmiş olma.” Bir kişi nerede ne yapıyor olursa olsun eğer tutunduğu bir amaç, bir ideali varsa her zaman bir duruşa sahip olacaktır. Biz genelde, asaleti düşündüğümüzde kibirle birbirine karıştırırız. Tabi dışarıdan görünüş babında değerlendirecek olursak kibirle karıştırırız. Burnundan kıl aldırmaz tavra asalet gibi bakabiliriz. Ancak asaletli insan daha farklıdır. Çarşıda, evinde, restoranda, hastanede, bir eğlencede, iş yerinde, akraba ve arkadaş ortamında, çocuklarıyla, eşiyle her yerde ve herkesle diyaloğu samimi, her ortama uygun, ancak kendi kişiliğinden de ödün vermeyen bir ruh hali, bir duruş içindedir. Biraz şuna benzer: Bir direk var. Bu bizim amacımız, idealimiz. Bu direğe tutunarak her türlü davranış içinde bulunuyoruz ancak düşmüyoruz. İnsanlar bizi çekiştirmek isteseler de biz sağlam duruyoruz. Öyle oradan oraya savrulup şaşkın ve ciddiyetsiz görünmüyoruz. Hem doğal hem sorumluluklarını bilen bir insan olarak gayet asil görünüyorsunuz.
İnsanın görev ve sorumluluğu asaleti oluşturduğu gibi, zaman içerisinde insan asalete, düzgün yaşamak için ihtiyacı olduğunu anlar ve buna sadece görev babında da bakmaz. Bizim fıtratımız buna müsait. Şu geçtiğimiz yüzyıla baktığımızda en yılışık senelerin şu son 20-25 yıl olduğunu görürsünüz. Bu yüzden midir bilmem, artık eskiye merak sarma durumu başladı. Giyimden, modanın her çeşidine tutun da pek becerilemese de davranışa kadar yapılmaya, uyarlanmaya çalışılıyor. Çünkü sıkıldık bu ciddiyetsizlikten. Ama gene de içimize işlediği için, üç cümle sonra, tabiri caizse cıvımaya başlıyoruz. Bazen filimlerde güya başka gezegenden ya da âlemden gelmiş yaratıkların çok nezih konuşmalarını görür, ona bile imreniriz. Düştüğümüz hale bakın.
Geçenlerde, Yüzüklerin Efendisi filminin tüm serisini seyrettikten sonra, “Nedir bu filmde bizi bu kadar içine çeken?” diye düşündüm. Evet, görsellik ve hayal gücü muazzam, ancak en önemlisi oradaki dünyayı kurtarmak isteyen çeşit çeşit ırkların birbirleriyle olan diyaloglarıydı. Çok nezaketli ve saygılılardı. Tabi kimi zaman sertlik de vardı, olması da gerekli. Boş kelimelerin olmadığı, herkesin saygı ve nezaket içinde olduğu sahneler… Hani Nebe suresi 35. ayette diyor ya Allah: “Orada ne boş bir söz işitirler ne de bir yalan.” Boş sözler ve bayağı davranışlar içinde olmamak da cennetin bir parçası, yani içimizde olan ve sevdiğimiz bir şey. Gene bununla birlikte asaletin bir tanımı da şöyledir: “Yazıda veya sözde, bayağı söz ve deyim bulunmaması.” Asaletin bu tanımı da aslında cenneti anlatır. İnsanın has kimliğini.
Elbet bu görev ve sorumluluklar bizi kaskatı bir robota çevirmemeli. Bu hususta önemli olan, yüklenmiş olduğumuz görevin bize asalet katacağı yerde ahlaksızlaştırmamasıdır. O yüzden en önemli misyonumuz ahlaklı ve iyi bir insan olmak olmalıdır. Her türlü yüklenmiş olduğumuz görev bize yalancı asaleti yükleyip ahlaksızlaştırabilir de; bu yüzden amacımızın temeli sağlam olmalıdır. Mesela krallara, padişahlara asil denir. Bu şu yüzdendir: Bir kral sadece kendi keyfi için istediği şekilde davranamaz. Bir ülke yönetiyordur ve buna göre bazen en zor kararları vermek zorundadır. İşte bu davranışı hasebiyle büyük düşünen, kendi isteğinden önce halkının refahını düşünen bu insanlara asil dedik. Tabi bu durum babadan oğula geçtiği için de asalet tanım itibariyle soylulukla bir tutulmuş. Yoksa böyle bir ruha sahip olmayan, zulmeden yöneticilere ve ondan sonra gelen ve sorumluluğunu bilmeyen kişilere asaletli ya da asil diyemeyiz cahiliye devri insanları gibi. Bir Müslüman olarak da soya bakıp saygı duyulacak, sevilecek, Efendimiz’in (sav) sevin dediği bir tek soy biliriz, o da Ehl-i Beyt’tir ki asaletlerinin derinliği de bilinir. Biz de kendi hayatlarımıza indirgeyecek olursak asaleti; iyi insan olmak, iyilik üzere olmak gibi bir misyonla yola çıkmalıyız.
Tüm Fiiliyatı Allah İçin Olandan Daha Asil Bir Canlı Olamaz
Ne yaşarsak yaşayalım, nerede olursak olalım, amacımız Allah’a iyi bir kul olmak olmalıdır. Temeli sağlam bir asaleti, bünyemizde böyle oturtabiliriz.
Dergimizin sahibi ve başyazarı Şenel İlhan Beyefendi’nin “Müminin Hayatında Vakar ve Ciddiyetin Önemi” sohbetinden bir bölüm aktarmak isterim:
“Vakar ve ciddiyet, İslam’ı anlamanın ve yaşamanın ağırlığından ve güzel ahlaktan olmalı. Yine ciddiyet, cahilliği ve samimiyetsizliği gizleme için olmamalı. Bu sebeple ciddiyetin sebebini ikiye ayırıyorum.
Birincisi: “Sığların sığınağı olan ciddiyet”
İkincisi: “İlkelerin meydana getirdiği ciddiyet”
Sığların sığınağı olan ciddiyet; kişiliksiz, şahsiyetsiz insanların, ciddi görüntü altında ego ve kibir dayatmasıdır. Gerçek ciddiyet ve vakar, ilkelerin insanlara verdiği ciddiyettir ki önemli olan budur.”
İnsan, ancak ilkeleri ve idealleri olduğunda gerçek asalet ve vakarı yakalayabiliyor. Bu ilkeler ve idealler hayatımızın amacı üzerine kurulu olacaktır. Asıl mesele bu amacı doğru belirlememiz. Asaletin, vakarın, ciddiyetin bir amacı olunca doğru oluyorsa sağlam bir temele sıkıca bağlamalıyız. Evet, iyi bir ebeveyn, iyi bir evlat, işini iyi yapan bir çalışan ya da patron, iyi bir yönetici, oturmasını kalkmasını bilen, güzel yemek yiyen, kısacası nerede nasıl olması gerekiyorsa öyle olan biri olmak, bu hayatta yaşadığımız müddetçe zaten gerekli ve çok da önemli bir husus. Tüm bunları yaparken yılışık da olabilirsiniz, fazla ciddi de ya da ahlaksız da. Bunu ölçülendirecek olan şey bizim ilkelerimiz ve de inancımızdır. İnsan fıtratına uygun, ölçü dini olan İslam kadar bunu yerli yerine oturtacak bir inanç ya da sistem yoktur.
Gene, her yerde ölçülü hoş bir insan olarak görülebiliriz. Ancak işimize gelmeyen bir durumda birazcık bile aksiliğe tahammül edemeyen ve hemen ahlaksızlığa başvuran biriysek işte asaletimizin altındaki sığlığımız, cehaletimiz. Ancak tüm bunların temelinde Müslüman olmanın bilinci varsa işte o zaman iş değişir.
Biz kendi rahatı ve egosu için ya da birilerine iyi görünmek için asaletliymişiz gibi davranamayız. İnsanın fıtratında, temelsiz ahlak ilkelerine sadakat pek mümkün değildir. Alacağımız en güzel ve en doğru sorumluluk olan “Müslümanlığı, İslamiyet’i” en güzel şekilde yaşama ve temsil etme, Allah’a kulluğu temsil etme noktasında asaletli, vakarlı bir insan olma mücadelesi vereceğiz. Çünkü böyle bir dönemde en çok ihtiyacımız olan şey bu.
Asaletin diğer bir tanımı da; saygı uyandıran davranış şekli demektir. Çoğu zaman konuştuklarımızdan çok bakışımız, davranışımız, duruşumuz, yani ruhun iletişimi devreye girer. Bir insana bir sürü şey anlatabilirsiniz ama o sizin bir davranışınızdan etkilenebilir ve size saygı duyabilir. Her fiilimizde saygı uyandıran davranışlar içinde olmak, sorumluluğumuzu en iyi ifade ediş ve yerine getirme halidir. Bunun içine, bir bardağı bir yere koymayı bile eklemek gerekir. Bunu bile yaparken asaletli oluyorsak, biz her anımızın farkında ve içini doldurarak yaşıyoruz demektir. Bu durum kendimize değer vermemizi sağlayacak, eğer temeline İslam’ı yaşama gayretini koyarsak ahlaksızlaşmadan, kibirlenmeden çok hoş, kendimize has bir asalet yakalayabiliriz.
İletişim uzmanlarının, zarafet uzmanlarının bazı tespitleri şöyledir: “Siz kendinize nasıl davranırsanız başkalarına da öyle davranırsınız; başkalarına olan davranışlarınız da onların size olan davranışlarını belirler.” Başta kendimize ve kendi değerlerimize değer vermezsek insanlardan da saygı bekleyemeyiz. Biz İslamiyet’e değer veriyorsak bu Allah’a değer verdiğimizi göstermeli, sıradan ritüeller gibi bakılmamalı İslam’a. Biz bunu iliklerimize kadar yaşayarak yaparsak başkaları da inancımıza saygı duymak zorunda kalır. Hatta örnek alır.
İslam; bize bu dünyada asaleti öğretip cennete hazırlamak için, ebedi âlemde nasıl yaşanacağını öğretmek için gelmiştir. İslamiyet gelmeden önceki o son yıllara baktığımızda, aslında İslamiyet’in gelişi, insanın kaybedilen haysiyet ve onurunun tekrar kazanılması idi. Toplum, sadece belli ailelerin saygı duyulduğu değil, tüm insanlığın saygı gördüğü bir düzene dönüştürülmüştür.
Evet, şimdi de yavaş yavaş geriye doğru sarmaya başladık. İçi doldurulmamış bir şekilde de olsa bir çaba var. Asaletin, güya eski dönemleri anlatan filmlerde sergilenmesi, günümüzden ne kadar uzak olduğunun ve uyarlanamayışının göstergesi. Modayla, filmlerle giriş yapsak da gerçek asaleti anlayabilmek için, yaşayabilmek için bir 1500 senenin daha geçmesini bekleyecek ömrümüz yok. Bu dünyaya geliş amacının farkında, İslam’ı en güzel şekilde temsil eden, huzur ve sükuneti yakalamış, gönlü sekinetli, adaletli, tüm bunları prensip edinmiş asaletli bir insan olmayı Allah bizlere nasip etsin… Muhabbetle kalın…
