Türkiye'nin Suriyeli Misafirleri / Yrd. Doç. Dr. Ahmet Koyuncu
Göç olgusunu değerlendirir misiniz? Göç olgusunun Ortadoğu coğrafyasında yaşananlara yansıması sizce nasıldır?
Göç, birçok olgu gibi insanoğlunun varoluş serüvenine eklemlenen ve insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Göç sadece bir nüfus hareketi olmanın ötesinde sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal alanda etkileri olan da bir olgudur.
Göçler açısından Ortadoğu’ya baktığımızda, 2010 yılında Arap coğrafyasında yaşanan Arap Baharı’nın, 2011 yılı Mart ayında Suriye’ye yansıdığına şahit olduk. Kısa sürede bir iç savaşa dönüşen olaylar sebebiyle yüz binlerce sivil hayatını kaybetti, milyonlarcası Lübnan, Mısır, Irak, Ürdün ve Türkiye gibi ülkelere sığındı.
Söz konusu olaylar baş gösterdiğinde bölge insanının savaştan kaçmak için yaptığı göçler, kısa bir süre bilinçli bir stratejinin de parçası haline geldi. Bugün egemen güçler ve mevcut rejimin, bölgede parçalı ve küçük çaplı butik devletler inşa etme ve bölgeyi kendi çıkarları ve egemenlikleri çerçevesinde biçimlendirme talepleri doğrultusunda bölge insanı bilinçli olarak göçe zorlanmaktadır. Bu yolla bir taraftan her an yeni fay hatları oluşturmaya imkân tanıyan etnik, dinî, mezhepsel, siyasî açıdan birbirinden farklı olan grupları içeren butik devletler için yeni alanlar oluşturulurken, bir taraftan da Türkiye gibi bölgesel güç olma iddiasında bulunan daha büyük devletlerin bölge ile (sosyal, kültürel, siyasî, ekonomik) bağları zayıflatılmakta, dahası, söz konusu fay hatları üzerinden yeni çatışma alanları ihdas edilmeye çalışılmaktadır. Bu kapsamda gerek Türkiye’yi talebinden caydırmak, gerekse Müslüman dünyada istikrarsızlığı sürekli kılmak için, Güney Azerbaycan’dan başlayıp (İran, Irak ve) Suriye/Lazkiye’de Akdeniz’le buluşan, kuzeyinde sünni Türkiye güneyinde ise sünni Arapların yer aldığı bir Şii hattı oluşturma çabası dikkati çekmektedir. Dünyanın en kanlı savaşlarının mezhep kavgalarından çıktığını bizzat tecrübe edenler için bu durum son derece işlevseldir. Benzer şekilde, kuzey Suriye’de Türkiye’ye komşu PYD yapılanması da benzer stratejinin bir sonucudur.
Suriye örneğinde göç politikamızı değerlendirir misiniz? Bu konudaki tartışmalarda neler var?
Bu sorun tek başına mevcut iktidarın sorunu değildir. Bu sorun Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal şartları ile ilgilidir. Nitekim son yıllara kadar Türkiye, uluslararası göçler açısından transit ülke konumundadır ve bu durum Batı’da olduğu gibi stratejik eylem planları ile desteklenen, hatta bakanlık seviyesinde temsil edilen bir politika geliştirilmesine ihtiyaç duyulmamasına da zemin hazırlamıştır. Bununla birlikte vurgulamak gerekir ki Türkiye, kendisine sığınanlar konusunda geçmişten bugüne başarılı bir sınav vermiş şaibesiz bir ülkedir.
Ancak günümüz şartlarında konuya ilişkin hukukî mevzuatın yeniden gözden geçirilmesi ve yenilenmesi elzemdir. Ayrıca başta Ortadoğu coğrafyası olmak üzere son dönemde yaşananlar göz önüne alındığında hukuk, nüfus, istihdam, barınma, eğitim, çevre gibi tüm alanlarda yeni göç politikaları oluşturulmalı, sistemli bir biçimde verilerin toplandığı ve güncellendiği bir veri bankası oluşturulmalıdır. Elbette bu anlamda atılan adımlar da vardır. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün kurulması bile başlı başına konuya verilen önemin bir göstergesidir. Malum, göç yolda düzülür.
Göç olayından sosyal ve ekonomik hayat nasıl etkileniyor? İş, emek, işsizlik, yoksulluk, çaresizlik, eğitim ve uyum sorunları konularında neler söylenebilir?
Çok kısa bir sürede iki milyondan fazla sığınmacıya kapılarını açan Türkiye’de Suriyeli sığınmacıların durumu ve beraberlerinde getirdikleri problemlere ilişkin birçok tartışma ortaya çıktı. Söz konusu tartışmalar da daha ziyade sorunlar temelindedir. Bu anlamda ülkemizdeki Suriyeli misafirlerden hareketle göçün sosyal, siyasî, kültürel, ekonomik etkileri Türkiye ölçeğinde çeşitli çalışmalarla ele alınmıştır ve hali hazırda da ele alınmaktadır. Bu tartışma ve çalışmalarda ekonomik boyut oldukça önemli bir başlık olup tartışmalar daha ziyade göçle gelen külfet üzerine odaklanmaktadır. Henüz gelişmekte olan ve ekonomik göstergeler açısından kırılgan bir yapıya sahip olan Türk ekonomisinin bu kadar fazla misafire ev sahipliği yapmasının ekonomiye büyük bir yük getireceği ve hatta ciddi bir tehdit oluşturacağı görüşü en sık dillendirilen konuların başında gelmektedir. TV programlarından gazete köşelerine, Suriyelilere ilişkin raporlardan sokaklara, benzer tartışmalara şahit olmak mümkündür. Elbette göç söz konusu olduğunda istihdam, işten çıkarma, ucuz emek, işsizlik, yoksulluk, kamu yardımları gibi konular ilk elden gündeme gelmekte ve daha ziyade olumsuz etkiler vurgulanmaktadır.
Takdir edileceği üzere, bu kadar yoğun göç alan her ülkede olacağı gibi ülkemizde de bu sorunları görmek mümkündür. Ancak konuyu sadece külfet ya da olumsuzluklar üzerinden ele almak, her şeyden önce göçün karakteri ile örtüşmemektedir. Nitekim her göç kendi ekonomisini de beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda genelde göç, özelde ise Suriyeli sığınmacılara ilişkin tartışmalarda madalyonun diğer yüzünü de görme, kazanımları da hatırla(t)ma ve belki de bir ezber bozma imkânını da gözetmek gerekir.
Konuya bu açıdan bakıldığında Suriyelilerin özellikle (inşaat, tekstil, ayakkabıcılık vb.) mevsimlik/geçici sektörlerdeki vasıfsız eleman açığını kapattıklarını görüyoruz. Bu sektörler, statüler ve ücretler düşük olduğu ve sigorta yapılmadığı için zaten Türkler tarafından tercih edilmemektedir. Dolayısıyla Suriyelerin gelişi ile bu sektörlerdeki vasıfsız eleman açığı ortadan kalktığı gibi, birçok işletme teknolojik açıdan imkânı olmasına karşın eleman yetersizliği sebebiyle gerçekleştiremediği tam kapasite çalışma imkânına da kavuşmuştur. Yani Suriyeliler bu sektörler için bir nevi can suyu olmuştur. Bir başka katkı, nitelikli işgücü ve ara elemanlara ilişkindir. Gerek sanayimizin ihtiyaçları gerekse 2023 hedefleri açısından Suriyeliler birçok sektörde nitelikli işgücü ve ara eleman noktasında katkı sağlamaktadır.
Ek olarak, Suriyelilerin vasıfsız ve düşük ücretli işlerde çalışmaları daha önce bu işlerde/pozisyonlarda çalışan yerel halkın bir kısmının bir üst statüdeki daha yüksek ücretli işlerde istihdamına imkân sağlamıştır. Yani bir nevi nöbet değişimi gerçekleşmiştir.
Suriyeliler ile ilgili tartışmalarda en çok göz ardı edilen ise sermaye sahibi Suriyeliler. Bu kesimlerin önemli bir bölümü yatırımlarını Türkiye’ye taşımışlardır. TOBB verilerine göre Türkiye’de kurulan yabancı ortak sermayeli şirketlere bakıldığında, 2012 öncesinde Suriye sermayeli bir firma mevcut değil iken; 2013 yılında kurulan 3.875 şirketin 489’u, 2014’te kurulan 4.736 şirketin 1.257’si, 2015 yılı ilk on bir ayında kurulan 4.307 şirketin 1.429’u Suriye ortaklıdır. Bu veriler sadece TOBB verileridir. Ama biz biliyoruz ki basına da yansıdığı üzere bugün Türkiye genelinde irili ufaklı 10 binden fazla Suriyeli ya da Suriye ortaklı işletme var. Dolayısıyla özellikle ülkemize yatırım yapan sermaye sahibi Suriyelilerin hem ülke ekonomisine hem de istihdama katkıları göz ardı edilmemelidir.
Suriyeli yatırımcılarla birlikte yeni iş imkânları ve işgücü piyasasında sektörel çeşitlilik de artmaktadır. Bu alanda en önemli katkılardan biri de başta ihracat ve ithalat olmak üzere ticaret hacmi ve potansiyelinin gelişmesidir. Özellikle Suriyelilerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika piyasasındaki bağlantıları, ülkemizin ticaret pazarını ve rekabet payını artırmaktadır. Bu noktada üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir başka konu da sermaye sahibi Suriyeliler ile kurulan işbirliği ve ortaklıklardır. Unutulmamalıdır ki bu savaş bir gün sona erecek ve o gün geldiğinde Suriye’nin de yeniden imarı gündeme gelecektir. Şayet bu konuda gerekli adımlar atılırsa savaş sonrası Suriye’nin imarı Türk ekonomisi ve iki ülke arasındaki siyasi, sosyal kültürel ilişkiler açısından yeni imkânlar sunacaktır. Irak’ta kaçırılan bu imkânın Suriye konusunda tekrar edilmemesi oldukça önemlidir. Ancak burada unutulmaması gereken en önemli husus, söz konusu kazanımların, göç edilen kentin başta ekonomik imkânları olmak üzere sosyal, kültürel ve siyasi potansiyeli ile doğrudan ilişkili olduğudur. Aksi halde göç, kazanımdan çok külfete ve olumsuzlukların dillendirildiği bir zemine kayacaktır. Örneğin bu kazanımları Konya, Antep, İstanbul gibi şehirlerde rahatlıkla müşahede edebilecek iken Kilis’te aksi bir durum karşımıza çıkmaktadır.
Son olarak, Suriye’den ülkemize dönük yaşanan bu göç (her ne kadar mevcut iktidar böyle bir amaç gütmese de) AB üyelik sürecine de katkı sağlamış ve ilk etapta AB’den gelecek 3 milyar dolarlık katkı da buna eklenebilir.
Sağlık ve eğitim konusuna gelince, esas itibariyle baştan beri sağlık ile ilgili ciddi bir problem yaşanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğitim konusunda da 2014’te yürürlüğe giren “Geçici Koruma Yönetmeliği” kapsamında önemli adımlar atıldı. Bu kapsamda Suriyeli öğrencilerin devam ettiği Geçici Eğitim Merkezleri’ne veya Türkiye’deki devlet okullarına yasal olarak kayıt olma olanağı sağlandı. Özellikle Geçici Eğitim Merkezleri’ne çok yoğun bir talep olduğunu mevcut rakamlardan da görmek mümkün. Suriyelilerin içinde bulunduğu zor şartlar, başta istihdam ve barınma olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamakta dahi sıkıntı yaşayan misafirlerin, eğitim ihtiyacını ilk etapta göz ardı ettikleri ya da etmek zorunda kaldıkları, dil sorunu, ülkemizde bulunan misafirlerin genel anlamda düşük bir eğitim seviyesine sahip olması, bir bölümünün hâlâ ikamet kaydının olmaması veya resmî prosedürden habersiz olmaları ve nereye başvuracaklarını bilmemeleri, diploma denkliklerine ilişkin sorunlar ve okul ortamında öğrenciler arasında Suriyeli çocuklara ilişkin sosyal dışlama, yok sayma, aşağılama gibi durumlar, eğitime ilişkin temel sorun alanları olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak gerek Ortadoğu gerekse Suriye’deki mevcut koşullar dikkate alındığında Suriyeli misafirlerin daha uzun süre burada kalacakları açıkça görülmektedir. Bu durum doğal olarak misafirleri burada yeni bir yaşam ve yeni bir düzen kurmaya mecbur bırakmaktadır. Dolayısıyla özellikle de okul öncesi ve okul çağındaki çocukların ve gençlerin Türk kültürüne uyum sağlamaları açısından eğitimlerinin teşvik edilmesi elzemdir. Burada, sadece kültüre uyum değil, misafirlerin savaş sonrası ülkelerine dönmeleri ya da bir başka ülkeye iltica etmeleri durumunda da Türkçe bilen ve gittikleri ülkede Türkiye adına bir nevi kültür elçisi olma ihtimalleri de göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla eğitim alanında ileriye dönük stratejik planların hazırlanması son derece elzemdir.
Çalışmanız Konya ölçeğinde olduğu göz önünde bulundurulursa yerel halkın kanaatlerinden bahseder misiniz? Trajik olaylar da olduğu biliniyor. Biraz bahseder misiniz?
Esasen Suriyelilere ilişkin temel kanaatler konusunda Konya halkı ile Türkiye geneli arasında bir farklılık göze çarpmamaktadır. Ayrıca başta medya olmak üzere şehir efsaneleri ve bireysel olaylar da mevcut algıların oluşmasında önemli bir imgeleme sahiptir. Bu bağlamda söz konusu algının oluşmasında etkili olan saiklere bakıldığında sadece Suriyelilere değil, genelde Araplara yönelik olan üç temel argüman dikkati çekmektedir.
• İlki ve en sık dile getirileni (I. Dünya Savaşı’nda) Arapların bizi sırtımızdan vurdukları, dolayısıyla şu an yaşadıkları sıkıntıyı kendi elleriyle hazırladıkları,
• İkincisi, savaştan kaçanın ancak vatan haini olacağı,
• Üçüncüsü ise aynı durum bizim başımıza gelse Arapların (daha özelde Suriyelilerin) bırakın bize yardım etmeyi bir tekme de onların atacağı yönündeki inançtır.
Ayrıca kimi zaman medyaya yansıyan, çoğu zaman da şehir efsanesi haline gelmiş yanlış ya da eksik bilgiler ile dilencilerin ve risk gruplarının yapıp ettikleri, kanaatlerin şekillenmesinde etkilidir. Örneğin, Suriyeliler geldikten sonra yerel halkın işsiz kaldığı, devletin Suriyelilere sağlık, kamu yardımları, eğitim vb. konularda yerel halktan fazla imkân tanıdığı, Suriyelilerin tüm imkânlardan faydalandıkları halde bir de üstüne nankörlük edip şikayet ettikleri vb. ilk elden aklıma gelenlerdir. Bununla birlikte Konya’nın ayrışan yönleri de mevcuttur. Özellikle açık kapı politikasına verilen destek, Suriyelilerin sınır dışı edilmesine yönelik talebe ilişkin tepki dikkat çekicidir. Ayrıca komşuluk ilişkileri, maddi yardımlar, kültürel özelliklere bakış vb. konularda da ayrışan yönler mevcuttur.
Trajik olaylara gelince… Aslında her zorunlu göç, başlı başına bir trajedidir. Bireysel olarak bakıldığında her bir göç, nev-i şahsına münhasır hikâyelerin şahitliğini üstlenir. Yaşanmışlıkları, hatıraları, zorlukları ve eziyetleri ile her biri bir edebî esere ilham kaynağı olacak insan manzaralarını içinde barındırır. Şu an aklımda o kadar çok trajik olay var ki birini anlatmak sanki diğerlerine haksızlık yapmak gibi geliyor. Malumunuz gerek basında gerek halk arasında dillendirilen hikâyeler çok hüzünlü. Belki de artık hüzünlü hikâyelere değil biraz da tebessüm ettirecek hikâyelere yer vermek, bu konuyu sadece trajediler üzerinden ele almayı bırakmak gerekir diye düşünüyorum.
