Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Tövbeyi Doğru Anlamak ve Tövbeyle Gelen Algı

Bu Yazıyı Paylaşın:
Tövbeyi Doğru Anlamak ve Tövbeyle Gelen Algı

Her zaman her şeyin en iyisine sahip olmak isteriz. Bunun için çalışıp, bunun için mücadele ederiz. Ancak isteklerimiz doğrultusunda karşılık alamadığımızda basarız isyanı. Biz içten içe burası cennet olsun isteriz.

İnsan ister tabi her şeyin dört dörtlük olmasını ancak herkesin mutlaka canını sıkan sürekli bir sorunu ve ara ara kısa vadeli, geçici sıkıntıları oluyor. Kimi zaman sabırlı oluyoruz, kimi zaman sabırsız. Bunlar da bizi bazen küçük, bazen büyük hatalara sevk ediyor. Bazı zamanlarda da bir sıkıntı yokken biz koşuyoruz yanlışların içine. Bu hayatımız boyunca süregelen bir durum olacak mevzu bizim bu yanlışlardan, hatalardan dönüşümüz yada dönemeyişimizdir.

İnsan “iyi olmak, iyilik” kavramını kabul etmeli ki hatadan samimi bir dönüşü olsun. Tabi bir de yaptığının kötü olduğunu kabul etmeli ki iyiye dönüşü olsun. Çoğu zaman sebeplere sarılsak da içten içe hata yaptığımızı biz de biliriz. Geri dönemeyişimizin sebebi de ya karşımızdakinin yaptığı küçük bir hatayı büyütme ya da suni hatalar yükleyerek bahane üretmemizdendir.

Bir de günümüz toplumunun geldiği tuhaf bir durum vardır: kötülükten kaçınmama. Toplumumuz öyle bir hale geldi ki insanlar kötülükten zevk alır durumda. Nasıl bir zillet, nasıl bir bastırılmış öfke, nasıl bir kişiliksizlikse başkasının canını yakmaktan varlık bulan insanlar epey bir türemiş. Değil kötülüğünü görmezden gelip de inat etmeyi, kötülüğü bir yaşam şekli haline getirmiş. Tabi bunda ekranın katkısı büyük; fitneyi, fesadı akıllılıkmış gibi aktarmak, kişilerde kötülüğü kötü olarak algılatmıyor. Aksine savunma mekanizması ve gereklilikmiş gibi algılatıyor. Kendini savunmakla kötülük arasındaki farkın farkında olmayan biri hatanın farkına nasıl varabilir.

Bazen öyle şeylere şahit olursunuz ki insanı “doğrudan” şüphe ettirir. Bir insan bir günaha düşer, bırakın sebep saymayı günah olduğunu bile kabul etmez. Hatta gereklilik olduğunu hatta böyle bakmayanı da aptal gibi görür. Maalesef günümüzde o kadar çok ki, insan “doğrunun” peşinden gitmeye çalışsa “pusulasız” bende bir acayiplik var deyip geri döner ki böyle de oluyor. Ama bir insan akıllıysa er ya da geç gerçeği görür. Ahmak insanlar ise oldukları gibi yaşamaya devam ederler.

Ölçü bozukluğundan geçilmeyen şöyle bir zamanda kötülük oluşturacak fiillerin ne olduğunu tam kestiremeyen insanlar gibi, iyi olmanın ne olduğunu da sınırlarını da yanlış anlatan bir sürü örnek mevcut. Her şeye eyvallah eden, insanın fıtratına uygun olmayacak, adalete uygun olmayacak, merhametten soğutacak bir tarzda anlatılması da kişilerin ben yapamıyorum deyip ya da bu işte bir tuhaflık var deyip kendilerine göre yaşam biçimi oluşturmasına sebep oluyor. Bu yaşam biçimindeki kurallar da çoğu zaman şeytanın ve nefsin kuralları oluyor. Böyle bir durumda güvenilir bir merciinin bulunmadığı bu boşlukta insanın hatalarını fark edebilmesi ve dönmesi zordur. Zaten fark etse dahi boğazıma kadar battım deyip bu psikolojinin içinde artık kendini iyi hissedebilmesi için kötülüğünden varlık bulup kendini hep haklı görerek yaşamaktan başka çaresi kalmadığını düşünüyor. Bu yüzden doğru ölçülerle, sınırları belli bir iyilik anlayışımız, iyi insan olma anlayışımız mevcut olmalı. Bunu da en mükemmel belirleyecek olan sistem Kur’an’dır.

Sonrası varlığımızı iyilik üzere kurgulamak, bir nevi fıtrat üzere davranmak. Daha sonrası ise yaptığımız her şey içinde kalbî boyuttaki riyayı, fitneyi temizleyip adaletli olmaya çalışmaktır. Aslında başta kendimize karşı dürüst olmaktır. Ancak o zaman yanlışlarımızı fark edebiliriz. Tabi sadece hatayı algılamak, fark etmek tövbe etmeyi ve doğruda sabit kalmayı kalıcı kılmıyor. Bu yüzden insanın müspet manada “ben” duygusunun olması, bunun üzerine sağlam bir temelinin olması gerekir ki hata yaptığında tövbeyi geçerli kılan pişmanlığı yürekten hissedebilsin ve hissettiği vakit de düşmesin.

Neden Tövbede Zorlanırız?

Çoğumuzun tövbe edemeyiş sebebi izzet-i nefs duygusunun oturmayışından gireceği zillet korkusudur. Bu aşağılık duygusuna girme korkusu bizi hep küçük gibi görünen çok büyük günahlara sokar. Efendimiz (sav) bile her gün 100 defa tövbe ettiğini söyler. Bizse her gün tövbe edecek olsak bugün ne yaptım ki deriz. Bir de iki sevap işlemişsek tamam, bizden âlâsı yok. Oysaki gün içinde bir sürü günahımız olur. İnsanlarla muhatap oluruz. Bir sürü işte bir sürü fiiliyatımız olur. Evin içinde bile olsanız adabına göre yaşamak vardır. Çocuğumuzla, eşimizle, arkadaşımızla, annemizle, babamızla vs… herkesle bir diyaloğumuz vardır. Bu kadar hareketlilik içinde olup günaha düşmemek olur mu? Ama biz öyle bir haldeyiz ki temiz kalmanın ne demek olduğunu bilmedik ki üzerimize değen kirin farkında olalım. Yaptığımız adapsızlıklar, kurduğumuz diyaloglar içindeki riyakârlık, haset, kibir vs… hepsi içinde bulunduğumuz gafletten, bilinçsizlikten, bilgisizlikten oldu. Biriyle muhatap olurken bir iş yaparken, yalnızken bizi bu günahlara sokan sebep Allah (c.c) ile yaşamamak. İçinde bulunduğumuz bu hal dünyaya geliş amacımızı ortadan kaldırıp büyük bir gaflet içine sokuyor bizi. Basit gibi görünür ama bunu o kadar çok yaparız ki. İşte bu gafletten uyanmak ve her daim uyanık kalmak için tövbe etmek ve her zaman etmek gerekir. Çünkü tövbe insanı dinç tutar. Pişman olma korkusu, mahcup olma korkusu insanı diri tutar.

Tövbe dediğimiz, hadislerde de beyan edildiği üzere “pişmanlıktır”. Pişmanlık nedir? Yaptığın bir işten, bir fiilden ya da kalbî boyuttaki bozukluklardan rahatsız olmaktır. Bu duyguyu yaşayamamanın altındaki sebepler nedir diye düşünürsek; sürekli ufak tefek de olsa kendini haklı gördüğü bir sebep ya da sebepler vardır. Elbette sebepler iter bizi hata yapmaya. Her şey sebepler dairesinde oluştuğuna göre, bizi de hatalar ve günahlara sebepler iter. Kulluğu idrak için, acziyetin farkında olmak için de Yaradan formatı böyle düzenlemiştir. Ama çoğu zaman, yaptığımız hatayı görmek yerine sebeplere takılır o hatayı yapmamızdaki gerçek sebebi, zafiyeti, acizliği, kendi içimizdeki kötülüğe çabucak teslim olan o iradesizliği görmeyiz. Evet, bu hatayı yaptım ama ondan ama bundan diye diye bir türlü tövbe edemeyiz. Kendimize sürekli bahaneler uydururuz. Çünkü hatayı kabul etmek bizi büyük bir yıkıma sürükler. Çünkü bizler her daim günah işleme potansiyeline sahip olduğumuzu tam manasıyla idrak edemedik. Kendi gözümüzde biz aslında içten içe mükemmeldik. Bu mükemmelliğin yıkılmaması için de her türlü sebebi yığdık ortaya, hayalî dünyaların içine girdik ve söylediğimiz yalanlara biz bile inanır olduk ve başkalarını da kandırır olduk.

Kişileri en çok zorlayan durumlardan biri de budur. Kendimizi kandırdığımız gibi başka insanları da kandırır, kar tanesini çığa dönüştürürüz. Kendimizle yüzleşemememiz ya da yüzleşsek dahi istemeden de olsa başkalarının bu duruma şahit olması daha çok inkar ve yalan sarmalına düşürür. Böyle bir duyguya girmemizse etrafımızdaki kötülük peşindeki insanlara karşı gardımızın düşeceğinden ya da iyi insanlar da olsa kaale alınmamaktan korkmamızdır. Başka insanların hem de yaşadığınız durumla hiç alakası olmayan insanların kendi yapıp ettiklerine bakmadan, belki de bizden kat be kat günahkar olmalarına rağmen tövbe etmeyi bile akıl edemeyen birtakım insanların bizi günahımızla bir tutma çabası insanı çileden çıkarır. Hem de bizi idare eden ve de iyiliğimizi düşünüyormuş gibi yapan bir tavırla. Bu da bir imtihan sürecidir. Allah mı (c.c) önemli yoksa başka insanlar mı yoksa başka insanlar diye sığındığımız aslında içimizdeki nefsimiz mi daha önemli? Bu gibi durumlarda kişiler rezil olma korkusuyla tövbe etmiş gibi görünüyor. Kendi vicdanıyla baş başa kalıp adaletli olmak yerine “mış” gibi yapıp alelacele hayatına devam ederler. Nefsimiz, psikolojik etmenler, toplumsal etmenler, hakiki bir tövbeye erişemememize sebep oluyor, ancak engel olamaz.

Tövbede zorlayan bir diğer durum da yaşanan olaylardaki hadiseleri iyi analiz edemeyişimiz. Bir kişi bir durum üzerine doğru bir tutum sergilerken orada yaptığı bazı hatalar yüzünden bu duruma baştan sona tövbe etmesini, pişmanlık duymasını gerektirmez. Çünkü böyle bir durumda kişinin kafası karışır ve ölçü bozukluğuna düşer. Bu yüzden de bir kişi iyi analiz yapamadığı için oluşan duruma canı sıkılır, kafası karışır ve tövbe edemeyebilir.

Bu kafa karışıklıklarının oluşmaması için çok dikkatli olmamız gerekiyor. Sadece özel hayatımız içindeki sorunlar için değil, bilinen net olanlar hususunda bile kafa karışıklığı oluşturulabiliyor. Maalesef birtakım gruplarca fıtri ihtiyaçlar günah, birtakım gruplarca en ağır günahlar mübah hale gelmiş durumda. Bunları iyi idrak etmek için, sağlıklı bir ruh haliyle yaşayabilmek için algımızın açık olması, neyi ne için yaptığımızı iyi bilmemiz gerekiyor ki huzurlu yaşayabilelim. Yoksa oluşan kafa karışıklığı yüzünden birçok insan içten içe isyankar olup İslam ile ilgili açılan konulara anlamadan dinlemeden tepkili tavırlar sergileyebiliyor.

Daha da derine inecek olursak bazı işler iyi gibi görünür ama kötüdür, kötü gibi durur ama iyidir. Bu, Allah’ın hikmetidir. İşte bunu algılayamadığımız ve Allah’ın bizi uzak tuttuğu şeylere de meyil etmekle Allah’ı incittiğimiz halde algılayamamaktan tövbe edemeyiz.

Tövbede en önemli görülen zorluksa ya affedilmeyeceği düşüncesiyle oluşan ya da tekrar yaparım ben bu hatayı düşüncesiyle oluşan ümitsizlik halidir. Allah samimi tövbe edeni her halükarda affedeceğini söylüyor; burada sorunumuz olmamalı ama genelde biz kendimizi affedemeyiz. Yeniden aynı hataya düşme korkusuysa kişinin kendine olan saygısını yitirme düşüncesinden ileri gelir. İnsanın kendisine de merhametli olması gerekir. Ayrıca Allah her seferinde temizlenme imkanı veriyorsa biz niye kaçıyoruz. Bu birazda bu tövbe işinin peşini bırakıp maneviyattan uzak bir dünya hayatı içinde yaşama arzusundan kaynaklanır. Düşünsenize, her gün vücudumuz kir tutuyor sürekli yıkanıp paklanıyoruz. Biri de çıkıp demiyor ki biz niye bu kadar kirleniyoruz ve niye bu kadar yıkanıyoruz. Çünkü bu kainat aslında çok hareketli, sürekli değişen bir hal var ama farkında değiliz. İnsan sürekli aynı psikolojide kalamaz. Nasıl ki yıkandıktan sonra o temizlik duygusu bizi yeniliyorsa tövbeden sonraki his de bize aynı duyguyu yaşatır. Hafifleriz, yüklerimizden kurtuluruz. Sürekli bu hafiflikte kalsak bir kıymeti kalmaz, idrak edemeyiz bu durumu. En önemlisi de ruhun her banyosu, Allah’a çok önemli bir yaklaşma vesilesidir. Bu psikolojide olmak insanı canlı tutar, yaşadığını hissedersin ve hangi ölçüde kalman gerektiğini anlatır. Ne merhametsizce, kibirli, her şeyi ben bilirim tavrı ne de canından bezmiş, zilletli, özgüvensiz bir hal; ikisinin ortasında duran, ölçülü bir insan.

Evet, nefsimiz her an hali hazırda bekliyor. Bir günaha gerçekten pişman olup tövbe etsek dahi bazen nefsimize öyle bir dokunuyor ve zorluyor ki aynı günahı başka kılıflara sokup gene yapıyoruz. Ama hangi kapıdan gelirsek gelelim –ki dolandıkça tövbe zorlaşır- gene de tövbe kapısı açıktır. Biz yeter ki temiz olmayı sevelim, iyi olmayı, ahlaklı olmayı sevelim. En en en önemlisiyse sevmekten vazgeçmeyelim. İnsanın içindeki sevgi çıtası ne kadar yukardaysa doğruyu bulması, pişman olabilmesi o kadar rahat oluyor. Ama içimiz kararmışsa, sevgisizlikten solmuşsak ne yaptığımız zulmü görürüz ne girdiğimiz hakkın farkına varırız. Çünkü dünyanın merkezi bizim kocaman egomuz ve üstüne kurulmuş şeytani mantıklarımızdır. Allah böyle durumlardan hepimizi muhafaza etsin. Biz es geçeriz ama Allah geçmez.

Pişmanlık Hali

Pişman olma hissi insana çok şey öğretir. Merhametli olmayı, kusurlu olduğunu, sağlam adımlar atmayı, olgunlaşmayı öğretir. Sabretmeyi öğretir. İnsanın idrakini açar. İnsana değişik pencerelerden bakmayı öğretir. Adaletli olmayı öğretir. İnsan, tövbeyle aslında ne kadar kıymetli olduğunu, ne kadar büyük olabileceğini gösterir. O yüzden tövbe, pişman olmak; kabiliyetli, akıllı, kaliteli insanlara hastır. Bir insan bir günaha pişman olmadığı takdirde onu üzerinden asla atamaz.

Günahımıza pişman olurken kendi değerlerimizi, kıymetimizi hiçbir zaman gözden çıkarmamalıyız. Çünkü nefsimiz ve şeytan, pişman olayım, üzerimi silkeleyip kalkayım derken o yerden kalkmamızı engeller ve daha beter sürüklenip daha büyük günahlara düşmemize sebep olur. “Senden adam olmaz, sen bunu yaptın ya bir daha eskisi gibi olmaz.” diye diye insanı yıpratır. Bu hususta nefsi iyi tanıyor olmak lazım. Her türlü günaha rahatlıkla girebilecek bir potansiyele sahip olduğunu bilmemiz lazım.

Pişman olma hissini yaşarken, Allah’ın bizi affettiği gerçeğini unutmamalıyız. Yoksa bu durum bizi günahın psikolojisinden çıkarmaz. Bu psikolojiden çıkabilmek için hem affedildiğimizi hem de günaha düştüğümüz sebepleri, çok fazla bağımlılık gösterip pişmanlığımızı bastırmaması kaydıyla irdelemeliyiz. Bir günahı ve hatamızı tespit ettik. Gerçekten pişman olduk ve tövbe ettik. Ancak şeytan ve bizi çok iyi bilen ve daha beter şeylere yuvarlamak isteyen nefsimiz bizi rahat bırakmaz, o günahın psikolojisinden çıkmamıza izin vermez. Biz de kendimizi affedemediğimizden bunalıma girer ve sonunda daha beter bir hale gelebiliriz. Ancak gerçek bir tövbeden sonra o günaha düşmemize sebep olan şeyleri irdeleyip “Evet şartların etkisi oldu. Şu şöyle olmasa, bu böyle olmazdı. Aslında ben de böyle bir şey yapmazdım. Ben böyle bir insan değilim.” deyip o günahı hem yaptığımızı kabul edip pişman olup hem de sebepler doğrultusunda olduğunu görüp ve ayrıca acziyetimizin bilincinde olup kendimizi günahımızla bir tutmayız. O günahın psikolojisinden de çıkmamız daha kolay olur.

İnsan pişman olurken neye pişman olduğunu da iyi analiz etmeli. Nefsimizi, psikolojimizi, içinde bulunduğumuz toplumu aşıp tövbe ettik. Ettiğimiz tövbeyi, kurallara uymak amaçlı mı yaptığımız, günahı kendimize yakıştıramadığımızdan mı yaptığımız, yoksa Allah’ı (c.c) sevdiğimizden dolayı mı yaptığımız gene de net olmuyor. Çünkü bu mesele Allah’la (c.c) aramızdaki irtibata bağlı. Derinlik ne kadar fazlaysa o kadar doğru oluyor. Evet Allah’ın (c.c) hükümlerine uymak gerekli; bu yüzden bu hissiyatla gerekli görüp tövbe etmek de doğru ama yüzeysel. Kendine yakıştıramamak çok güzel, izzet sahibi insanların yapabileceği bir şey ve herkeste de bunun oturması ve olması gerekir. Allah’ı (c.c) sevme, Allah’ı (c.c) incitme korkusuyla yapılansa muazzam ve tam bir incelik. En doğrusu budur ve gerçek tövbedir. Zaten bunu yapan insan günahı da kendine yakıştıramaz. Yani hedef, Allah (c.c) için tövbe etmek.

Tövbe psikolojisinin oturmasıyla açılan algımız, insanlara daha olumlu, kendimize daha olumlu bakmamıza vesile olacağı için, en küçük şeyde insanların üzerini çizme cehaletinden –ki bunun altında da kendinden emin olma cehaleti yatar- kurtarır. Daha medeni bir hale getirir. Ancak bu, şahsiyetimizi ezdireceğimiz, haksızlığa dur demeyeceğimiz anlamına gelmez.

Pişmanlık hissiden sonra gelen en büyük duygu nimeti, şükür duygusudur. Her şeye çok şükür demeyi öğrenir insan.

Evet, algının açılması huzura eriştiriyor. Bir bütün halinde baktırıp ruhu rahatlatıyor. Hiçbir şey boşuna değil hissini oluşturup hayatın her saniyesinin dolu olduğunu anlatıyor. Hayatın her saniyesi bütün hislerle her an doludur. Düşünsenize yeryüzünde bir saniyede bir insan öfkeli, bir insan heyecanlı, biri mutlu, biri hüzünlü, bir ağlıyor, biri kızgın, biri kahkaha atıyor, biri şaşkın, biri öylesine keyifli vs… gibi bir sürü duygu yaşanıyor. Allah (c.c) hiçbir saniyeyi boşa geçirmiyor. Bizim de kalbimiz bir kainat, her şey var. Hiçbir saniyemiz boş değil ama algısız. Ondan sonra hayatın anlamsızlığı içimizi bunaltıyor ve günahlara koşmaya başlıyoruz. Nefsimiz beslendikçe pişman olmak daha da zorlaşıyor. Sürekli huzursuz oluyoruz. Günahtaki ısrar var olan algımızı da kapatıyor. Her yerin Allah’la (c.c) dolu olduğu ve hiçbir saniyenin boş olmadığı algısına ulaşmak, ancak sürekli tövbeyi idrakle mümkün oluyor. Mevlam, gönlü sürekli tövbede olanlardan eylesin. Muhabbetle kalın…