Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Tarihi Bile Tahrip Ediyoruz! / Yavuz Bahadıroğlu

Bu Yazıyı Paylaşın:
Tarihi Bile Tahrip Ediyoruz! / Yavuz Bahadıroğlu

Gençlik üzerinde tarih şuurunun ve bilincinin oluşmasında sizin yazmış olduğunuz kitapların önemi çok büyük. Genel olarak dünden bugüne tarihe bakış açımızı değerlen­direbilir misiniz? Tarihimizle barışabildik mi?

Evvela teveccüh gösteriyorsunuz, teşekkür ederim. Gerçekten ben yazmaya başladığımda tarihi roman adına pek bir şey yoktu, en azından gerçekleri yoktu ve müthiş bir boşluk, müthiş bir açlık vardı. Sanırım bu yüzden de teveccühe mazhar oldu yazdıklarım. Bir de doğruyu duymaya hasretti insanlar ve doğru olanı görünce yapıştılar ve hâlâ çok satanlar listesinde. Yani 30 sene önce yazdı­ ğım kitaplar... Mesela bu günlerde o filmin de etkisiyle “Kanun-i Sultan Süleyman” kitabı -gavurların ifadesiyle- “best seller” oldu. Tabi bunun gençlik üzerinde etkili olması kaçınılmazdır.

Tarihi açıdan baktığımız zaman doğru bir tarih yapan ama doğru bir tarih yaza­mayan bir milletiz. Kaynaklarımız yabancı, yerli kaynaklara çok fazla itibar ve iltifat etmiyoruz ne hikmetse. Belki şundan kaynaklanıyor, tarihçinin niyetine göre şekilleniyor her şey. İlle de olumsuz olanı bulmaya çalıştığı için bizim ekser tarih­çiler, yabancı kaynakları tercih ediyorlar; Osmanlı’nın ruh yapısını, yürek yapısını algılayamadıklarından. Parantez içinde söylüyorum, çünkü bunu algılayabilmek için Müslüman olmak gerekiyor.

Osmanlı Devleti Selçuklu ile birlikte devr-i saadet tarihinin devamıdır. Yani İslam tarihinin bir parçasıdır. İslam tarihini bilmeden onu yorumlayabilmek mümkün değildir. Özellikle ilk ve orta zamanlardaki padişahların pek çoğunun davranış kalıp­larına baktığınız zaman sünnet-i seniyyeyi esas aldıklarını ve hatta Osmanlı insanının belki de bunun etkisiyle sünneti farz olarak yaşadığını, öyle algıladığını görürsünüz. Mesela İkinci Beyazıt meşhur Beyazıt Camii’nin açılışında Cuma günü şöyle bir şart ileri sürmüş, demişki : “İkindi namazının sünnetiyle yatsı namazının ilk sünnetini terketmeyen biri açsın benim camimi…” Kimse çıkmayınca “Seferde ve hazerde hiç terketmedik elhamdülillah.” deyip kendi camisini kendisi açmak durumunda kaldı. Halbuki baktığınız zaman Peygamber Efen­dimiz zaman zaman o sünnetleri kendisi terketmiştir. İkinci Beyazıt’ın buna getirdiği yorum da çok enteresandır: “O Peygamberdi, bizim O’nun eteğine yapışabilmemiz için bizim O’ndan daha fazla ibadet etmemiz gerekiyor. O affedilmişti, bizim affedilip edilmeyeceğimiz ne malum. O zaman Pey­gamber Efendimiz’in şefaatine ihtiyacımız var. O’nun davranışlarını, sözünü ve özünü hayata geçirmek gibi bir derdimiz olmazsa bize şefaat etmez.” İşte o zamanki anlayış buydu. Bu anlayışı anlayabilmek için bi­raz o yürekte olmak gerekiyor. O yürekte olmadığınız zaman sadece maddi taraftan bakarsınız gördüğünüz şey savaşlar, zaferler ve yenilgilerdir. Bundan bir tarih çıkmaz.

Biz tarihe bakışımızda köklü bir değişiklik yapmak zorundayız. Osmanlı medeniyet tarihini yazmamız lazım, Osmanlı’nın medeniyet tarihi üzerine beyin egzersizi yapmamız lazım. Çünkü o amaca yöne­liktir. Amacını en iyi anlatan, Osmanlı’nın vurgusu, medeniyetidir. Bu tam anlamıyla bir sünnet medeniyetidir. Zaten devlet de bir sünnet devletidir. Çünkü İstanbul’u fethetmek üzere kurulmuştur. İstanbul Peygamber vasiyeti olduğuna göre, onu hayata geçirme çabası sünnet olarak idrak edilmeli, kavranmalı. Bu itibarla bizim özümsemeye çalışmamız gereken ilk şey; savaşlar, zaferler, tarih, şu şuruya gitti, bu buraya geldi filandan ziyade, medeniyet kavramı üzerine teksif edilmeli çabamız ve o insanı kavramaya çalışmalı. Zira İstanbul’un fethi işte bu günlerde kurtarıcı. Herkes fethi anlatıyor, Fatih’in yüreğini merak eden yok, Fatih’in yetişme şartlarını merak eden yok, Fatih’i yetiştiren insanları, anneyi, babayı, Taye Hatun isimli sütanneyi, hocalarını yani mektebi, o zamanki eğitim sistemini ve çevreyi, sokağı yani bunu gündemine alan yok. İstanbul’un fethi... İşte Haliç’ten bir zincir girildi, büyük toplar döküldü, gemiler karadan götürüldü… Bunlar maddi şeyler; bunların arkasında bir idrak vardır, bir yürek vardır, bir Peygamber arzusunu yerine getirmek vardır.

Yine bu çerçevede bir misal verelim. Tahtını terkeden İkinci Murat’ın mazeret olarak ileri sürdüğü şey bizim tarihlerimiz­de, “Efendim, ben bundan sonra Allah’la beraber olacağım…” şeklindedir. Şimdi bir soralım. Edirne Sarayında Allah yok muydu? Onun için Manisa’ya çekilmeye ne gerek vardı. Hayatının en verimli çağıydı, 40’lı yaşlarıydı, en deneyimli zamanıydı. Niye tahtı bırakıyor diye kafa patlatan ta­rihçi yok. Yani en azından bildiğim, benim dışımda yok.

Ben ayrıntıya çok meraklı bir adamım ve bunu şöyle değerlendiriyorum: İstanbul’un fethini kendisinin gerçekleştiremeyeceği, vazifeyi kendisinin yerine getiremeyeceğini öğrenmesinden sonra, Manisa’ya gitmeyi fethi gerçekleştirecek padişahın önünü açma çabası olarak gördü. Yani o kadar cahil bir insan değil; âlim, fazıl bir insan İkinci Murat.

Hatta Fransız tarihçi Jean Alp diyor ki: “Faziletleri çok fazlaydı.” Böyle bir insan onu idrak edemiyor mu? Ben ibadet yapacaksam padişah olarak da yaparım ve daha makbuldür. Onca işin arasında ibadet etmek; niye uzlete çekileceksiniz ki… Bir de böyle bir hakkınız da yok yani, devleti ortada bırakmak gibi, 12-13 yaşlarında çocuğun eline teslim etmek gibi. Nitekim bunu öncelikle çok tecrübeli bir vezir olan sadrazam Çandarlı Halil Paşa hazmedemiyor -Fatih’in de ilk sadrazamıdır- ve bu olay yüzünden bir ayaklanma bile tezgahlıyor.

Devamı Gönül Dergisi 1.Sayımızda