Tarih ve İktisat / Prof. Dr. Coşkun Çakır
Tarihî gerçekliği mutlak doğru olarak ele almak ya da tarihin derinliklerinden “doğruları” tam olarak devşirmek mümkün müdür? Yalan tarih nedir? Tarihi araştırmalarda yalan ile gerçeğin ayrımı hangi metotlarla yapılır?
Aslında tarih dediğimiz mesele, insanın kadim zamanlardan beri tanımlamaya ve içini doldurmaya çalıştığı bir husustur. “Tarih nedir?” sorusuna cevap vermek o kadar çok kolay birşey değil. Şunu söylemeye çalışıyorum; genellikle tarih dediğimizde aklımıza ilk gelenler geçmiş ile ilgili şeylerdir, geçmiş bilimdir. Oysa bugün tarih, geçmişten daha çok gelecek bilim ile tanımlanıyor. Elbette olup biten şeyler; geçmişte olmuştur, geçmişte seyretmiştir. Lakin günümüzde yaşamış olduğumuz problemler, çözümü noktasında geçmişe ihtiyaç duymaktadır. Bu bakımdan şöyle söylüyoruz: Problemlerimizin kaynağı eğer geçmişte yer alıyorsa çözümünü de geçmişten esinlenerek, geçmişi referans alarak üretmek durumundayız. Bugün dünyanın muhtelif coğrafyalarında yaşanan siyasal sorunlara baktığımızda mutlaka onun arka planında tarihsel bir problemin yattığını gözlemliyoruz. Bu bakımdan Batı, tarih bilimini bugün sadece geçmişte olup bitenleri anlatmak, hikaye etmek şeklinde değil, aksine diğer disiplinlerle de beraber çalışmak suretiyle, geleceği inşa etmek için, geleceği yeniden kurmak için tarih ismini kullanıyor ve tarih disiplinine, tarih ilmine, tarih çalışmalarına olağanüstü bir önem atfediyor.
Tarih, hiç kuşkusuz aynı zamanda birtakım probremleri de içeriyor. Çünkü tarihle ilgili bir şey yaptığınızda objektif olmak şeklinde bir kaygı taşırsınız. Evet, tarihçinin bir görevi objektif olmaya özen göstermesidir. Fakat mutlak objektiviteden söz etmek mümkün değildir. Şöyle ki; bizim için bulunmuş olduğumuz bir dünya vardır. Ailemiz, gelmiş olduğumuz sosyal çevremiz, içinde bulunmuş olduğumuz alt kimliğimiz, okullarımız, cemaatlerimiz, vs. Hepimizin içinde bulunduğu kurumlar, müesseseler, yapılar söz konusudur. Böyle olunca o yapıların, o müesseselerin bizim tarih algımıza, tarih anlayışımıza etki etmemesi düşünülemez. Bu bakımdan tarihte öznellik, nesnellik, subjektiflik, objektiflik tartışmaları çok temel tartışmalardan birisidir ama bunun çok kolay bir cevabı da yoktur. Bundan mutlaka şu çıkarılmaması gerekir. Tarihi çarpıtalım anlamında kuşkusuz ne iddia ederiz ne de ima ederiz. Tarihi çarpıtmak demek tarihe ihanet etmek demektir. Ancak bizim tarihi meseleleri ele alışımızda kendi dünya görüşümüzün, kendi dünyaya bakış açımızın, yorumlarımızın mutlaka payı olacaktır. Bunu inkar etmek söz konusu değildir. Tarih çok önemlidir. Çünkü tarihle bazen yeni şeyler inşa edersiniz. Bu yeni inşa ettiğiniz yeni bir ulus, yeni bir devlet olabilir. Bu bakımdan bazen yeni bir tarih yazıldığını görürsünüz. Hatta derler ki “Her dönem tarih yeniden yazılır.” Türk tarihi söz konusu olduğunda Selçuklu tarihi yenide yazılır, Osmanlı tarihi yeniden yazılır, Cumhuriyet tarihi yeniden yazılır, günümüz tarihi yeniden yazılır.
Yeniden yazılmasından maksat, geçmişteki tarihin yanlışlıklarından dolayı mı? Yoksa yeni buluşların yeni yaklaşımların, yeni görüşlerin ortaya çıkmasından kaynaklanan yeni bir tarih mi?
Çok önemli bir soru… Sizin dediğiniz gibi olsa ve bunun için yeniden bir tarih yazılmış olsa çok hayırlı birşey olmuş olur. Çok anlamlı birşey olur. Zira yeni çıkan disiplinler, yeni çıkan teknolojik gelişmeler, diğer ilmi faaliyetlerde olduğu gibi tarihçinin de işine yarayacaktır. Yani istatistiğin bu kadar yoğun kullanılması, bilgisayarın bu kadar yoğun kullanılması, tarama makinelerinin çok yoğunlaşması ve arşiv vesikalarına zarar vermeden onları alıp dijitalize edip okuyucunun araştırıcının, tarihçinin, hizmetine sunulması; bunlar çok güzel şeylerdir. Aslında kastedilen şey bu değildir, aksine burada kastedilen şey; tarihi araçsallaştırmaktır ki murad ettiğimiz şey şudur: Tarihi kullanmak. Örnek verirsek ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır; hem dünya tarihçiliği bakımından, hem de Türkiye’deki Osmanlı tarihi bakımından. Mesela Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Osmanlı tarihine karşı bir mesafeli duruş vardır. Buna biraz mesafeli diyorum ama, aslında negatif, olumsuz bir bakış açısı vardır. Bu bakımdan o tarih kitaplarında Osmanlı tarihi hızlı bir şekilde geçilen, birkaç paragrafta bi verilen bi verilmeyen şeklinde geçer gider. Oysa Türk tarihinin içinde Osmanlı tarihinin ne kadar çok ağırlıklı olduğu o kadar ayan birşeydir ki malumu ilan etmeye hacet yoktur. Aynı şekilde dünya tarihi söz konusu olduğunda, dünya tarihinde hem İslam tarihi hem de Osmanlı tarihi o kadar küçük bir yere tekabul ettirilir ki... Oysa dünya tarihinin en önemli dönemlerinde ve en önemli yıllarına tekabul eden bir tarihtir, Osmanlı tarihi... Çok şükür ki günümüzde Cumhuriyet Türk tarihi söz konusu olduğunda artık Osmanlı’nın ağırlığı ortaya çıktı. Hem de dünya tarihçiliğinde (euro centering) Avrupa merkezli tarih bakış açısı zayıflıyor ve bunun yerine dünya tarihinin bütün medeniyetlerini bir arada düşünen Doğu’yu, Osmanlı’yı, İslam’ı, Çin’i, Hind’i vs. beraber değerlendiren, beraber ele alan tarih yaklaşımı sayesinde artık dünya tarihinde Osmanlı tarihinin, İslam tarihinin ağırlıklı bir yeri olan çalışmaların sıklıkla ve çoklukla yayınlandığını çok şükür ki görüyoruz.
Tarihçi taraf tutabilir mi, tarihçinin objektif olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
Hiç kuşkusuz tarihçi işine geleni almak, işine gelmeyeni almamak gibi bir evrim içinde olmaması gerekir. Çünkü bazen bir belge, bir vesika, bir kanıt, bir tarihi obje sizin istediğiniz şey olmayabilir. Hatta o ortaya çıktı, onu buldunuz, onu temin ettiniz diye rahatsız bile olabilirsiniz. Fakat tarihçi bir ilim işçisidir. Bir ilim işçisi olarak bu benim işime yaramaz, işime gelmez, söylemek istediğim şeye hitap etmez, söylemek istediğim şeye uygun düşmez diye onu almamazlık edemez. Eğer ederse ilmi birikimine ve bilime ihanet etmiş olur. Aksine onu kullanması gerekir, onu ortaya koyması gerekir. İşine gelmese bile… Objektif dediğimiz şey budur. Mutlak objektif diye birşey yoktur. Çünkü hepimizin etki altında olduğu dünya görüşlerimiz, sosyal çevrelerimiz, okullarımız, içinde yaşamış olduğumuz sosyal gruplarımız vs. Bunlar söz konusu olduğu müddetçe bizim görece öznel olacağımız açıktır. Mutlak bir objektiflik değil, nisbî subjektiflik içeren bir objektiflik olacaktır.
Bilim açısından değerlendirdiğimiz zaman; tarihin zayıf noktası mı, eksik tarafı mı, ya da bilim tarihinin test edilme imkanı olmayan, test edilemeyen tek bilim alanı “tarih” diyebilir miyiz?
Tarih ve coğrafya insanoğlu için, toplumlar için iki verili değerdir. Çünkü geriye dönüp tekrar onu değiştirme şansınız yok, onu dönüştürme şansınız yok. Sadece ne olup bitmişse olabildiği kadar tarihsel çıplaklığıyla, varolan çıplaklığıyla bugüne taşımak gerekir. Bugün zaten tarihin geçmiş bilim yerine, gelecek bilim olarak algılanmasının nedeni, olup biteni değiştiremiyorsunuz ama olup bitenlerden ders çıkartıyorsunuz... Bu bakımdan olanlardan ders çıkarmak ve rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un deyimiyle tarihin tekerrür etmesine mani olmak suretiyle gelecek kuşaklara çok hayırlı bir şey yapıyorsunuz. Bu bakımdan tarihsel gerçekliğin, tarih ilminin insan hayatında, toplum hayatında, devletlerin ve milletlerin hayatında çok önemli yeri var.
Osmanlı nedir, Osmanlı dediğimizde ne anlamalıyız, Osmanlı tarihi nasıl ele alınmalıdır?
Osmanlı dediğimizde aslında herkes kendi Osmanlı’sını anlıyor. Oysa Osmanlı dediğimizde neyi kastettiğimizi bilmeliyiz. Zira Osmanlı, tarihin görmüş olduğu en enteresan en önemli devletlerden birisidir. Bir millettir, bir devlettir, bir ülkedir, bir medeniyettir, uygarlıktır. Bugün sosyal bilimlerin önemli kavramlaştırmalarından birisi olan “uzun ömürlülük” diye bir kavram var. Buna denk düşen tarihteki yapılardan birisidir. Zira Osmanlı uzun ömürlü bir yapıdır. Gündelik hayatımızda “Osmanlı’da şöyle oldu, Osmanlı’da böyle oldu…” dediğimizde benim hemen muhatabıma ilk sorum “Hangi Osmanlı?” olacaktır. Zira Osmanlı dediğiniz şey 1300’lerin başında ortaya çıkmış, 1900’lerin ilk çeyreğinde son bulmuştur. yani 600-650 yıllık bir yapıdan söz ediyoruz. O bakımdan 16. yy’daki Osmanlı’yla 19. yy’daki Osmanlı aynı devlet değildir. Siyasal yapısı itibariyle aynı devlet değildir, teşkilat yapısıyla aynı devlet değildir, coğrafya yapısı itibariyle aynı devlet değildir. 13. yy’da küçük bir devlettir. 16. yy’da bir cihan devletidir. 19. yy’da tekrar sınırları daralmış bir devletle karşı karşıya kalırsınız. Aynı zamanda Osmanlı dediğinizde Afrika’dan söz edersiniz, Avrupa’dan söz edersiniz, Asya’dan söz edersiniz. O bakımdan Osmanlı nedir dediğimizde mutlaka “ne zaman, nerede, nasıl” sorularını da beraberinde sormamız gerekir. Çok şükür ki son 10 yılda Osmanlı’yla ilgili yapılan araştırmaların olağanüstü bir şekilde arttığını memnuniyetle izliyoruz. Bu sadece yerli araştırmacıların, Türkiye’deki araştırmacıların çalışmaları değil. Dış dünyada, Avrupa’da, Amerika’da ve özellikle son yıllarda artan bir şekilde Japonya’dan gelen Osmanlı tarih araştırmacıları bizim göğsümüzü kabartmaktadır. Bunların arşivden yapmış oldukları çalışmaların da bence daha objekjif olduğunu ve önemli çalışmalara imza attıklarını da görüyor, gözlemliyoruz.
Osmanlı tarihi bizim için şu üç nedenle çok önemlidir:
Birincisi, Osmanlı tarihi Türk tarihi açısından önemlidir. Zira Türklerin kurmuş olduğu devletler içerisinde en uzun ömürlü olanı Osmanlı devletidir. Teşkilatını, hukukunu, sistemini en iyi bildiğimiz devlet de Osmanlı devletidir. Türk tarihini ele alırken Osmanlı devletini paranteze almak suretiyle ele alma şansımız asla söz konusu değildir. Türk tarihini bir bütün olarak ele alma noktasında iyi okuma, iyi yazma bakımından Osmanlı halkası eksik bir halkaydı. Kanaatimce o halka yeni yeni ikmal olmak üzeredir.
İkincisi, Osmanlı tarihi İslam tarihi bakımından önemlidir. Zira İslam’ın 1500 yıllık tarihinin üçte birinden daha fazlası Osmanlı tarihine aittir ve 500-600 yıllık bu tarih, üstüne üstlük İslam tarihinin bize en yakın olan dönemidir. Bu da şu anlama gelmektedir. Bize en yakın olan demek, bir laboratuvar görevi görebilecek bir dönem demektir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu, tarih sahnesinden çekileli ancak 80-90 yıl olmuştur.
Üçüncüsü, dünya tarihi bakımından önemlidir. Dünya tarihini Osmanlı tarihini görmeksizin, incelemeksizin yazmak mümkün değildir. Osmanlı’sız bir dünya tarihi eksik bir dünya tarihidir. Zira Osmanlı dağıldıktan sonra, topraklarının üzerinde 40’a yakın devlet kurulmuştur. Bugün bunların önemli bir kısmı Birleşmiş Milletler’e üye devlet konumundadırlar. Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Asya’da vs. Dolayısıyla Osmanlı tarihini iyi incelemeksizin dünya tarihi eksik kalacaktır. O yüzden Osmanlı tarihi önemli bir tarih alanıdır.
Osmanlı’nın iktisat politikası neydi? İktisadi problemleri çözerken hangi temel üzerinde gidiyordu?
Osmanlı devleti ile iktisat ilişkisi çok özgün ilişkidir. Osmanlı devletinde var olan iktisat politikasını tanımladığımızda bugün dünya düzenindeki hakim iktisat sistemlerinden -kapitalist sistem veya sosyalist sistem- birine tam olarak oturtmamız mümkün değildir. Osmanlı iktisat sistemine baktığınızda öyle uygulamaları vardır ki “Burada sosyalist iktisat sistem vardır.” diyebilirsiniz veya öyle de uygulamaları da vardır ki “Oldukça da liberal, kapitalist bir iktisadi sistemi vardır.” diyebilirsiniz. Yanlış anlamaya da mahal vermek istemem, şu yüzden söylüyorum; Osmanlı devletinin kendine özgü bir iktisadi siyaseti, iktisadi politikası, iktisadi duruşu vardır. Öncelikle Osmanlı devleti, iktisadı bir araç olarak alır, amaç olarak almaz. Onun için iktisat, ticaret, sanayi, tarım herşey bir araçtır. Burada amaç ise Osmanlı belgeleri deyimiyle orijinalini söylemek gerekirse “ibadullahın refahı”; yani teba, halk, vatandaşlar, yani Allah’ın kullarının refahı demek… Osmanlı devleti iktisat politikasında devlet, vatandaşında 3 özellikli malın bulunmasını ister. Bunlar; bol olacak, ucuz olacak, kaliteli olacak. Bu çok önemli bir sosyal devlet algısıdır. Hem bir bolluk olacak, kıtlık ihtimali olmayacak, kıtlık ihtimaline karşı iktisadi önlemler alacaksınız; hem de bu mallar kesinlikle sahte, yapay olmayacak, kaliteli olacak. Onun için etkin denetim sistemleri vardır. Fiyat denetimleri, ücret denetimleri, esnaf denetimleri vs. Ayrıca ucuz olacak ve bu malları temin noktasında bir darlığa düşmeyeceksiniz. Yani vatandaşınızın önüne bol, kaliteli ve ucuz mal koyacaksınız… Mesela Osmanlı’nın önemli bir döneminde 19. yy’da sanayi devriminden önce Avrupa’daki hakim iktisadi sistem olan “merkantilizm”in esası daha çok ihracat yapmak hiç ithalat yapmamaya dayanır. Oysa Osmanlı bütün Avrupa’nın hepsine aykırı olarak “antimerkantilizm” bir iktisat ve ticaret politikasını tercih etmiştir. Bunun esası da şudur: Gerektiğinde ihracatı yasaklarsınız. Özellikle stratejik mallarda; bu barut olur, hububat olur, stratejik mallar olur... Bunların ihracatını Osmanlı yasaklayabilir. Yasaklamaktan kastı; malın dış piyasaya gitmesi suretiyle iç piyasada oluşacak mal kıtlığına yol açmamaktır. Öte yandan savaş zamanında stratejik ürünlerin ihracatını yasaklayarak düşmana cephane vermez. Gerektiğinde de ithalat yapmaktan hiç çekinmez. Eğer bir toplumda bir ihtiyaç varsa o ürünü ithal etmek suretiyle vatandaşının, tebasının ihtiyacını gidermek suretiyle, gönül rahatlığıyla ihtiyaçları giderir. Osmanlı devletinin bir avantajı daha vardır; ticaret yolları üzerine kurulan bir devlet olduğu için Baharat Yolu ve İpek Yolu başta olmak suretiyle doğuyu batıya, batıyı doğuya bağlar. Osmanlı bunu geliştirmiş, kuzey-güney yollarını da açmak suretiyle Karadeniz’i Akdeniz’e bağlamıştır. Dolayısıyla doğu-batı yerine bu sefer kuzey-güney de eklenmiştir. Önemli transit bir ticaret geçiş merkezi olmuş ve hiçbir şekilde mal darlığı olmamıştır. Özellikle söylemek gerekirse Osmanlı iktisat sisteminde biriktirmek, depolamak söz konusu değildir. Aksine vatandaşın refahı esastır.
Osmanlı döneminde ekonomik sorunlar hangi dönemde görülmeye başlamış ve bunun çöküş sürecine olan etkileri nasıl olmuştur?
Hiç kuşkusuz sistem düzeyinde anlatmış olduğumuz bu olumlu müspet tablo, ila nihaye sürmüş değildir. İbni Haldun’un devletleri de canlı bir organizmaya benzettiğini biliyorsunuz. Osmanlı devleti de bir devlettir, canlı bir organizmadır. Onun da tabiatıyla bir çıkışı, bir inişi söz konusudur. Özellikle 1300-1600’lü yılları arasında en parlak dönemini yaşamıştır. 1300’de kurulmuş, Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle birlikte gerçek manada güçlü bir devlet olmuş. Özellikle Kanuni döneminde de dünyanın her tarafında etkin olan, bugünkü deyimiyle söylemek gerekirse kelimenin tam anlamıyla gerçek bir süper güç olmuştur. Asya’da, Avrupa’da, Afrifa’da yani Akdeniz’i ve Karadeniz’i bir göl olarak kullanan Asya’nın, Afrika’nın ortalarına, Avrupa’nın uçlarına kadar giden bir devletten söz ediyoruz. Müthiş bir zenginlik, müthiş bir imtihan, müthiş bir coğrafya, olağanüstü tabi ki… Fakat 17. yy’da problemler ortaya çıkmaya başlamış. 18. yy’da da bir krizle karşı karşıya kalmıştı Osmanlı devleti. Krizler birbirini takip etmiştir. Bunlar önce malî krizler olarak çıkmıştır. Bir süre sonra bu malî krizlerin birer siyasal krizler olduğunu görüyoruz. 18. yy kelimenin tam anlamıyla krizle boğuşmakla geçmiştir. Ama bu krizler olurken Osmanlı devleti geriliyor anlamında bir sonuç çıkarmamak lazım. Evet, 18. yy’da malî bir krizle karşı karşıya kalır ama öte taraftan da sanatta, edebiyatta, kültürde son derece yüksek bir yerdedir. Bunu şunun için söylüyorum; klasik bir kurulma, gerileme, yıkılma şablonu yanlış bir şablondur. Osmanlı uzun ömürlü yapı, uzun ömürlü bir sistem olduğu için bir tarafı zayıflarken bir taraftan kuvvetlendiğini görebilirsiniz. İktisadî, malî açıdan en parlak olduğu dönemlerde sanat ve edebiyatta o kadar üstte değildir. Malî yapı zayıflamış olabilir ama bu sefer de sanat ve edebiyatta bir zirve olduğunu görüyorsunuz. Sonuç itibarıyla dünyada önemli değişiklikler olmuştur. Sanayi devrimi burada en kritik noktayı teşkil etmektedir. Artık tüm dünyada olup biten herşey değişmeye başlamıştır. Dünya artık yavaş yavaş küçülmeye, bugünün deyimiyle artık bir köy olmaya başlamıştır. Tabiri caizse bir küreselleşme, sanayi devrimiyle birlikte başlamıştır. Osmanlı devleti de buna uyum göstermeye, bu değişimi yakalamaya çabalamıştır. 18. yy’daki bütün çabası budur. 19. yy’da da bu çabaları zirveye çıkarmış ve muhtelif bir reformlar dizisi yapmıştır. Tanzimat fermanı, ıslahat fermanı, sened-i ittifak, nizam-ı cedid, I. meşrutiyet vs. Yani bir dizi reform paketi sunmuştur. Bunlarla boğuşmuştur ve netice itibarıyla yeni dünya düzenine kendisini uyarlamıştır; coğrafi kayıpları olmuştur. Bununla birlikte de ayakta kalmayı başarmıştır.
Sultan II. Abdülhamid Han, Osmanlı tablosunda nerede duruyor? Sultan’ın yapmış olduğu hizmetlerden günümüze yansıyan ne gibi çalışmalar olmuştur?
Yeni dünya sistemine karşı ayakta durma çabasının 19. yy’da bence en sembol ismi II. Abdülhamid Han’dır. Zira kendisinden önceki iki sultan döneminde -Abdülmecit ve Abdülaziz- sultanların iktidarından daha çok Bâb-ı Âli’nin yani bürokrasinin iktidarı fazladır. Ama ağabeyinin yani VI. Murat’ın birkaç aylık iktidarının (1876) sonunda iktidara gelen II. Abdülhamid’in ilk 5 yılı biraz bocalamayla geçmiş ama (1880)’lerin başından itibaren iktidarı kelimenin tam anlamıyla almış ve bürokrasi yerine sultan iktidarını tekrar oturtmuş ve imparatorluğun en problemli döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutabilmeyi başarmıştır. Tabiri caizse kurtlarla boğuşmuştur. Bu çok önemli meseledir. Abdülhamid dediğimizde aklımıza bir sürü şey gelir; eğitim, sosyal devlet... Yani devletin gerilediği dönemde imparatorluğun son nefesi olmuştur. Bugün içinde yaşamış olduğumuz İstanbul’da gördüğünüz önemli sayıda binanın onun eseri olduğunu görürsünüz. Eğitim ile ilgili açılmış olan okulların onun eseri olduğunu görürsünüz. Kendisi önemli bir sosyal devlet uygulayıcısıdır. Darülaceze’den tutun da dünya kadar yere binalar yaptırmak suretiyle vatandaşın, toplumun refahı, problemlerinin çözümü için olağanüstü çabalar sarf etmiştir. Aynı zamanda modern bir adamdır ve fotoğrafçılık diye bir alan açmıştır. Türkiye’de yani Osmanlı devletinde ilk defa fotoğrafçılığı geliştirmiş ve hem İstanbul’un yani payitahtın hem de Anadolu’daki bütün Osmanlı coğrafyasının fotoğraflarını çektirmiştir. Bugün hâla kullanmış olduğumuz çok sayıda fotoğrafı onun döneminden elde etmiş bulunuyoruz. Tabi ki uluslararası siyaseti çok iyi kullanmış, bu anlamda İslam ümmetinin birliği konusunda hakikaten olağanüstü çaba sarfetmiştir. Panislamizm dediğimizde aklımıza gelen ilk kişi yine açık şekilde kabul etmek gerekir ki Sultan II. Abdülhamid’dir. Hiç kuşkusuz talihsiz bir şekilde hayatı sonlandırılmıştır. 30 küsür yıl hizmet etmiş olduğu devletin bir şehrinde, önce Selanik sürgünü, arkasından da sözüm ona sarayda, Beylerbeyi’nde kafese hapsedilmek suretiyle ömrünün geri kalan kısmını geçirmiştir. Belki de üzüle üzüle, seyrede seyrede belki de kahrından ömrünü tamamlamış ve ruhunu teslim etmiştir. Ama Osmanlı devleti hakikaten Sultan Abdülhamid gibi bir padişah daha görmüş değildir. Benim açımdan iki Osmanlı padişahı vardır. Hepsi benim için kıymetli ama birisi Sultan Fatih diğeri Sultan Abdülhamid’dir. Cumhuriyeti kuranlar, Sultan Abdülhamid’in açtığı okullarda okumuşlardı. Cumhuriyeti kuran bürokratlar ondan esinlenmişlerdi. Onu eleştirenler de ona itiraz edenler de onun başarısını onun hükmünü zaman içerisinde takdir ve teslim etmişlerdir ve Cumhuriyet bu anlamda Sultan Abdülhamid’e çok şey borçludur.
Aynı zamanda TRT Yönetim Kurulu Üyeliği yapmaktasınız. TRT’yi diğer kanallarla kıyasladığımızda TRT için neler söylemek istersiniz? TRT son yıllarda büyük hamleler yaparak seyirci kitlesini daha çok kendi ekranına çekmiştir, bunu neye bağlıyorsunuz?
TRT yönetim kurulu üyeliğine ikinci kez seçildim. TRT yönetim kurulu üyeleri 4 yıl arayla şeçilir. Büyük bir kurum kamu yayıncısı. 8.000’e yakın personeliyle Türkiye’de televizyonculuğun, radyoculuğun bu anlamda medya çalışmalarının neredeyse devlet eliyle başlatılmış ilk örneğidir. Ama benim gözlemlediğim kadarıyla bundan 4-5 yıl öncesine kadar TRT’nin alt yapısı oldukça zayıftı. Bilgisayar donanımından tutun da kamera sistemine kadar, teknik donanımın oldukça geri olduğunu gözlemliyordum. Bizim birinci dönemimiz tabiri caizse 2-3 yıl, TRT’nin bu teknik alt yapısının, donanımının geliştirilmesiyle geçti. Bugün TRT’de canlı yayın araçları (tırları), süper kameralar, teknolojinin getirmiş olduğu son teknoloji ürünler kullanmak suretiyle özel kanalların sahip olamayacağı zengin bir donanımla karşı karşıyayız. Bu, ciddi rakamlara tekabul eden bir yatırımdır ama TRT’yi TRT yapan en önemli unsurlardan biri olmuştur. Çünkü “Alet işle övünür.” diye bir atasözü vardır. Elinizde gerekli donanım yoksa sizin iyi bir iş çıkarma ihtimaliniz azdır. İkinci kısmı, özellikle son bir yıldır TRT yönetimi teknik donanımın yanısıra daha çok filmler, diziler, belgeseller, haber çalışmaları gibi artık kalıcı birtakım şeyler ortaya koymaya başladı. Bu anlamda baş yapıtlar, şah eserler ortaya konulması gerekiyordu. Dizilerin bu toplumun ruhuna tekabul etmesi, karşılık bulması gerekiyor. Bu bakımdan da son aylarda, yıllarda TRT dizilerinin hem reyting yaptığını hem de halkın değerleriyle çelişmediğini görüyorsunuz. Çünkü bir kamu yayıncısı olarak siz kamuoyunu, halkı göz ardı ederek yayıncılık yapamazsınız, mutlaka bunu gözetmek durumundasınız. O milletin değerlerine, o toplumun hassasiyetine riyaret etmek zorundasınız. Kamu yayıncısı olmanız itibariyle herhangi bir özel kanalın yapmış olduğu radyo ve televizyon yayıncılığından farklı olarak -onları eleştirmek anlamında söylemiyorum- daha hassas olmak durumundasınız. Çünkü arkanızda kamu kaynaklarını kullanmak gibi bir tabloyla karşı karşıyasınız. Aslında sizin kullanmış olduğunuz kaynak, hepimizin vermiş olduğu paralardan ortaya çıkan kaynaktır ve yöneticilerin bu konuda zaten çok hassas olmaları gerekmektedir. Diyebilirim ki yeni dönem daha çok muhtevaya ilişkin bir dönemdir. Bunun sonuçlarını son bir yıldır almış bulunuyoruz ve alacağız. Zira özel kanalların yapamayacağı yatırımları, önemli olanları, tarihsel dizileri, yayınları ancak TRT gibi bir kamu yayıncısının tarihsel gerçekliğe sadakat göstererek yapması, olayları çarpıtmaması gerekir. Bu da ancak kamu yayıncısının yapabileceği birşeydir. TRT yönetiminin bu konuda çok iyi bir çizgiye geldiğini, önümüzdeki günlerde halkımızın, milletimizin çok daha iyi TRT televizyonlarıyla karşı karşıya kalacağını biliyor, ümit ediyorum…
