Siyasi İstikrar Ekonomiyi Rayına Oturtur / Sanayi Eski Bakanı Ali Coşkun
Erzincanlısınız ve mütevazı bir aileden geliyorsunuz. Çok dolu bir yaşam hikâyeniz var. Pek çok faydalı kurumda da kurucu üye idiniz. Türkiye Odalar ve Borsalar Başkanlığı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı da yaptınız. Enerji sorunları, ekonomik kavramlar ve göstergeler üzerine kitaplarınız var. Dopdolu bir ömür yaşadınız ve yaşamaktasınız. Bugünlerde neler yapmaktasınız? Geriye dönüp baktığınızda yaşanan bu koca ömrü nasıl değerlendiriyorsunuz? Biraz da ailenizden, kendinizden ve çocukluğunuzdan bahseder misiniz?
Erzincan ilinin Kemaliye (Eğin) ilçesine bağlı Başpınar Mahallesi’nde doğdum. İstanbul başta olmak üzere Ankara ve başka yerlere göç veren bir bölgeydi. Türkiye o günlerden bugünlere geldi, bölgesel sorunlar şekil değiştirdi. Yine II. Dünya Savaşı şiddetle devam etmekteydi. Ancak sonuçlansa bile onun getirdiği bütün dünyada, özellikle Avrupa Birliği’nde büyük gerginlikler vardı. O ortamda biz hayata tutunmaya çalıştık. İlkokula köyde başladım. Sonra babam tarihi bir karar verdi. Şimdi daha iyi anlıyorum ve rahmetle anıyorum. Şu anda maddi değeri fazla değil ama manevi değeri büyük olan bağlarımızı, bahçelerimizi, tarlalarımızı, evimizi, barkımızı, her şeyimizi, canlı hayvanlarımızı satarak Ankara’ya göç ettik. Babamın göç etmesinde tek bir amaç bizi okutabilmekti. Çünkü eğitim imkânı yoktu ve sağlık konusunda da herhangi bir gelişme yaşanmıyordu. Hastanesiz, yolsuz, elektriksiz, okulsuz beldelerdi oralar. Dolayısıyla ilkokulu, ortaokulu, liseyi Ankara’da okudum. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden mezun oldum. Sonra da İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde “işletme iktisadı ihtisası” yaptım. Tabi mütevazı bir aile olduğumuz için üniversiteyi kendi imkânlarımızla okuyamayacaktım. Ancak imtihan derecelerine göre müracaat etmemiz sonucunda Sümerbank’tan burs kazandım ve beni devlet okuttu. 1960 İhtilali’nde mezun oldum. Tayinler, terfiler durmuştu. Ben de evlenmiştim ve çalışmam gerekiyordu. O yıllarda İbrahim Bodur Bey’le tanıştık. Ardından Çanakkale Seramik’in kuruluşunda görev aldım ve 35 sene beraber çalıştık. Çeşitli fabrikaları kurmak nasip oldu. Çanakkale Seramik’in bugün dünyanın büyük ilk 5’i arasındaki seramik fabrikası olmasından dolayı gurur duyuyorum. Böylelikle iş hayatım seramik sektöründe, elektro-teknik sanayinde geçti. Türkiye’de alçak ve yüksek gerilim izolatörleri, sigortaları, elektrik anahtarları, şalterleri, otomatik cihazları ilk defa bizim tarafımızdan üretildi Alman lisansıyla. O zaman 36.000 köyde, mezralarda elektrik yoktu. Rahmetli Menderes, İbrahim Bodur’a demiş ki: “Seramik fabrikasını kuruyorsunuz. İyi, güzel bir şey ama köylerde elektrik yok. Elektrik istiyorlar. Ahşap, ağaç direk buluyoruz, bakır tel de buluyoruz ama fincan yok.” O zaman porselen izolatöre “fincan” deniyordu. Onun üzerine İbrahim Bey bu haberi getirince biz Çekoslovakya lisansıyla Türkiye’de ilk defa önce şehir, kasaba ve köylerde iç enerji naklinde kullanılan alçak gerilim, sonra da yüksek gerilim izolatörlerini yaptık. Türkiye’nin elektriklendirilmesinde büyük emeklerimiz oldu. Yine ülkemizin bize verdiği meslek karşılığında sorumluluğumuzu sanayi kesiminde devam ettirirken, topluma karşı sosyal sorumluluklarımızın da olduğuna inanan bir insan olarak hayır kurumlarına, vakıfların kuruluşlarına yöneldim. En önemlisi de mesleki bakımdan İstanbul Sanayi Odası’nda önce Meslek Komitesi Başkanlığında, sonra meclis üyeliğinde, ardından eğitim ve bütçe komisyonlarında görev aldım. En sonunda yönetim kuruluna seçildim. Yönetim kurulunda başkan vekiliyken Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği delegesi seçilip sonra da yönetim kuruluna girdim. Sayın Mehmet Yazar zamanında iki dönem başkan vekilliği yaptım ve sonuçta genel başkanlığa seçildim. Genel başkanlığım zamanı, tamamen Rahmetli Turgut Özal’ın önce Başbakan Yardımcılığı, sonra Başbakan olarak Türkiye’de yaptığı ekonomik, sosyal devrimlere rastlıyor. Ben de kendimi bu çalışmaların içinde buldum. Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı iken, aynı zamanda Milletlerarası Ticaret Odası’nda görevlerim oldu. Yine Türkiye’nin komşularıyla ve çevresiyle olan ekonomik ilişkilerini ilerletme bakımından Türk-Arap Ticaret Odalarını geliştirdik. Yine Balkan devletlerinde Balkan Odalar Birliği’ni kurdum. Bu arada RCD olarak başlayan Türkiye-İran-Pakistan arasındaki Ekonomik İşbirliği Teşkilatı dağılmıştı. Onun yerine ECO (Economic Corporation Organization) kurulmuştu. İleride Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ndeki gelişmeler neticesinde Türk kökenli özerk cumhuriyetlerin de katılmasıyla genişleyebileceğini tahmin ederek o yıllarda ECO Camper-Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Odalar Birliği’ni kurdum ve başkanlığını yaptım. Halen o çalışmalar devam ediyor. Hayırlı bir tecellidir ki Allahu Teâlâ tarafından, ileriki yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği parçalandı ve bu cumhuriyetler bağımsız hale geldi. Şu anda Türk kökenli cumhuriyetlerin ve Tacikistan’ın katılımıyla 10 ülkenin olduğu bir Ekonomik İşbirliği Teşkilatı kurulmuştur. Şu anda bu da sağlıklı çalışıyor. Avrupa Birliği’ne girmeden Avrupa Birliği Ticaret ve Sanayi Odası’nda da biz temsil hakkı kazandık. En önemlisi rahmetli Sayın Özal’ın reform uygulamalarında çok kimse karşı çıktığı halde (İstanbul Marmara Bölgesi sanayi bakımından çok yoğun bir bölgedir. Dolayısıyla alınan kararlardan çok rahatsız olanlar vardı.) ben bir taraftan ülke menfaatlerine inandığım için o kararların yanında yer alırken, öte taraftan da benim temsil ettiğim kesim arasında sıkıntı yaşadım. Ama güzel günlermiş. Tabi 24 Ocak Kararları’ndan sonra alınan tedbirlerle ülkenin ekonomisinin düzlüğe çıkmasından çok mutlu olduk. İhracatımız 3 milyar dolar civarındaydı ve petrol ithalatına bile yetmiyordu. Sayın Özal önce 15 milyar dolar hedef gösterdiğinde herkes şaşırmıştı. Bugün 150 milyar doları geçmiş durumda. Belki hala sevgi selinin devamına etkisi olan konulardan bir tanesi KOBİ diye bilinen orta ve büyük ölçekli işletmelerin Türk ekonomisinde orta direk olarak bugün çok önemli bir noktaya gelişidir. Dediğim gibi o zaman sanayileşme daha çok İstanbul Marmara Bölgesi ağırlıklı, biraz da Ege olduğu halde bunun Anadolu’ya yayılabilmesi için Sayın Özal “Çalışıp sanayiyi Anadolu’ya getirin.” dedi. İlk defa teşvik bölgeleri uygulanacak. Ben o çalışmaları sağlıklı yapmak için OKİK - Orta ve Küçük İşletmeler Kurulu’nu kurdum. Sayın Özal bu çalışmalardan çok memnun oldu ve “bunu müessesleştirelim” dedi ve bir kanun çıkarılarak KOSGEB kuruldu. Bugün 36 cins teşvikle o KOBİ kuruluşlarını ayakta tutuyor. Benim bakanlığım sırasında yapılan Dünya KOBİ ve Sanayi Bakanları toplantısında bizim çalışmalarımız bütün kalkınmakta olan ülkelere örnek olarak OECD tarafından tavsiye edildi. Bu toplantıların birincisi İtalya’da, ikincisi İstanbul’da yapıldı. Dolayısıyla sanayileşme hızla Anadolu’nun içlerine yayılmaya başladı ve bugün çok etkili bir duruma geldi. Türkiye, 60’lı yıllarda kapalı ekonomiden yarı kapalı ekonomiye geçmişti. İthalatı ikamet şeklinde sanayileşme de başlamıştı. Bizim dönemimizde yatırım, üretim, ihracat seferberliği ve özel sektör öncülüğü ile ekonomi büyümeye başladı ve hızla dışarıya açılıyorduk. Ama bu dışarıya açılışlarda yeterli kurumlaşmanın olmadığını gördüm. Bugün yine dünyaya açılışımızda önemli rol oynayan DEİK’i (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) kurdum. Bu kurul şemsiyesi altında her ülkenin Türkiye’yle olan iş konseylerini, Business Consol’ü kurdum. İş konseylerinin her ülkede başkanları ve 40-50 kişilik kurulları var. Onlar o ülkelerle olan ticari ilişkileri çok daha canlı takip ettikleri için, devlet adamlarının ve sivil toplum kuruluşlarının açtığı dostluk kapılarından şimdi iş adamlarımız geçiyor ve onlar ekonomik ve ticari ilişkilerle yatırımları geliştiriyorlar. Böyle bir ortamda da adeta Türkiye’yle o ülkeler arasındaki diplomatik ilişkilerin zemini oluşuyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün belirttiği gibi adeta Dışişleri Bakanlığı; cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların geldiği bu iş toplantılarında politikalar geliştiriyor ve çok faydalı çalışmalar oluyor. Hakikaten Türkiye ekonomisinin gelişmesinde önemli dönemeçlerde rol almış oldum.
Bu ilişkiler neticesinde hem tabandan, hem de siyasi kadrolar tarafından siyasete girmem çok arzu edildi. Ama pek niyetim yoktu. 94 yılında Tayyip Bey’den önce aday bendim. Eğer kabul edersem diğer partilerden de destek gelecekti. Ama ben siyasete girmeyi pek arzu etmiyordum. Sonuçta Anavatan Partisi’nde başladık. Sonra da Ak Parti’de devam ettik. Böylece bakanlık yıllarımız başladı. Bakan olunca da tabandan yıllardır tüccarın, sanayicinin, esnafın, işçinin, çiftçinin sorunlarını bilen, içlerinde yaşamış bir insan olarak çok köklü tedbirler aldık ve yasalar çıkarttık. Mesela tüketici hakları Türkiye’de uluslararası düzeyde bile sorun olarak tartışılıyordu. İlk tüketici haklarını koruma yasasını çıkarttık. Şimdi zaman zaman ilaveler oluyor, çünkü kul hakkı vardı, bunları önlemek için ciddi bir yasadır. Sonra adeta şirket kurmak cezalandırılmıştı. 3-4 ay sürerdi ve 20-30 işlemden geçerdi. Bunu 1 günde ve 10 dakika içinde yapılabilir hale gelmesini sağladık. Hatta bilgisayar ortamında interaktif olarak şirket kurma durumuna getirdik. Avrupa Birliği’yle olan ilişkiler sırasında o günlerde iki konuda takdirname aldık iyi niyet mektubunda. Birincisi Tüketici hakları, ikincisi şirket kuruluşları. Tabi Türkiye’nin bu küreselleşme süreciyle birlikte serbest piyasa ekonomisi şartlarında gümrük duvarları yıkılıp ekonomik sınırlar kalktığı için, bazı fırsatlarla beraber çok zor şartları ve çılgın bir rekabeti de beraberinde getirdi. Bu rekabet karşısında ülkelerin ayakta kalıp bağımsızlığını devam ettirebilmesi, ancak teknoloji öncülüğünde, ARGE, ve innovasyonla rekabet gücünü yüksek tutmaya bağlı. Bunun için de o güne kadar kuramadığımız sanayi-üniversite işbirliğini kurmak gerekiyordu. 26 üniversiteyle bu ilişkileri geliştirmek nasip oldu ve üniversitelerin içinde teknoloji geliştirme bölgeleri kurduk. KOSGEB öncülüğünde KOBİ’lerin yararlanacağı teşvikli TEK-MER, (Teknoloji Merkezleri) ve TEK-NO kentler kurduk. Bugün gururla takip ediyoruz ki bunların çoğu teknoloji ihraç etmeye başladı. Sadece yurt içinin ihtiyacını karşılamakla yetinmiyoruz, dışarıya ihracat da yapıyoruz. Bu türden birçok çalışmaya imza attık. Şimdi de tekrar kendi işimize döndük kendi arzumuzla. Ama olayları takip ediyorum.
Aktif siyasetten ayrılmış durumdayım. Ama sevdiğimiz ve ülkeye hizmet aşkıyla dolu arkadaşlar zaman zaman bazı toplantılara beni de çağırıyor, orada görüşlerimi bildiriyorum.
Siyasi İstikrar, Ekonomiyi Rayına Oturtur
Türkiye her zaman olduğu gibi bir geçiş dönemi yaşıyor. Hayatın sivilleşmesi, ekonomik ve sosyal durum, sistemin işleyişi, halkın teveccühü açısından gelinen noktayı nasıl görüyor ve nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu açılardan Türkiye’nin genel tablosunu nasıl okuyorsunuz?
Siyasi istikrarların sağlanabildiği dönemlerde sürdürülebilir bir büyüme elde edilmiş. Çünkü halkın refahı ve huzuru ekonomik büyümeye bağlı. 2002 yılında kişi başına milli gelir 2.800 dolar iken şimdi 10.000 doları aştı. Normalde ise 15.000-20.000 dolar olması lazım. Geçmişte zaman zaman yolsuzluklar, yoksullukları meydana getirmiş. Dolayısıyla halk şu üç şeyden büyük sıkıntı çekmiş; (Ben beş yıl süreyle ekonomik işlerden sorumlu koordinatör bakan olduğumda bunlara çok önem vermeye çalıştım.) Birincisi: Hayat pahalılığı. Hayat pahalılığı, enflasyonla bağlantılı. Faizlerin % 70’lerde, gecelik faizlerin de % 7000’lere fırladığı dönemlerde enflasyon büyük rakamlarda ve toplanan vergi, faiz giderlerini karşılamıyordu. Ekonomi yüksek faiz, döviz ve borsa üçgeni içinde çırpınıp duruyordu. Türkiye’nin kamu borçları, milli gelirinin 70’inin üzerine çıkmış, ancak uluslararası sınır % 60 olduğu için müflis gözüyle bakılıyordu ve kredi kapıları da kapanmıştı. Dolayısıyla böyle bir hayat pahalılığı ve belirsizlik içindeydi. İkincisi: İşsizlik. Büyük ölçüde işsizlik vardı ve büyük şehirlere göçler oluyordu. Bu göçler de gecekondulaşmayı, çarpık yapılaşmayı ve beraberinde çeşitli ahlak dışı sosyal bozulmaları getiriyordu. Üçüncüsü: Bölgeler ve kesimler arasında gelir dağılımı adaleti giderek yozlaşıyordu. Böyle bir tabloda sistemin düzelmesi, huzurun sağlanması her şeyden önce siyasi istikrara bağlıdır. Siyasi istikrarın sağlandığı dönemlerde sosyal barışı da tesis etmek mümkündür. Bu ikisi bozulduğu zaman ekonomi de rayından çıkıyor. Son 10 yılda ekonomideki düzelme dolayısıyla halkın refah seviyesi yükseldi ve daha huzurlu, daha önünü görür hale geldi. Bu milletin öncelikle barışa, sevgiye, istikrara ihtiyacı var. Ben tabloyu böyle değerlendirebiliyorum. Düne nazaran iyiyiz, daha iyi olmamız lazım.
Enerji; Sanayinin, Tarımın, Hizmet Sektörünün Canıdır
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yaptınız. Enerji konuları ve kaynakları ile teknoloji her zaman birbirinin tamamlayıcıları olmuştur. Türkiye, geçmiş dönemlerine kıyasla sizce şu an ne durumda? Potansiyel kaynakların bulunması ve değerlendirilmesi açısından avantajları var mı? Bu konudaki en büyük sıkıntılar nelerdir? Bu durumlardan hareketle ileriye yönelik projeksiyonlarınız var mı?
Enerji, insanın damarlarındaki kan gibidir. Dolayısıyla toplumun, sanayinin, tarımın, hizmet sektörünün canıdır. Enerji olmadan hiçbir şey olmaz. Türkiye bu konuda da geçmişte çok hatalar yapmış durumda. Mesela hidrolik enerji kaynakları iyi değerlendirilememişti. Nehir santralleri kurulmamıştı. Bazı güçlü nehirlerimize, su sporlarını önler diye barajlar yapılmamıştı. Son yıllarda bir taraftan su kaynakları, diğer taraftan kömür kaynaklarımız değerlendirildi. Fakat bütün bunlara rağmen şu anda elektrik enerjisinin yaklaşık % 50’si doğalgazdan elde ediliyor ve doğalgaz dışarıya bağımlı. % 17’si hidrolik santrallerden, % 24-25’i de termik santrallerden temin ediliyor. Gerisi % 6-7 oranında rüzgâr enerjisi, jeotermal enerji, bioenerji gibi yenilenebilir enerjilerle karşılanıyor. Teknolojik gelişmelerde, imalat sanayinin gelişmesinde, tarımın sanayileşmesinde, gerek sağlık gerek eğitim gerekse turizm ağırlıklı olarak hizmet sektöründe elektrik enerjisi önemli bir unsur. Enerji konusuna fevkalade önem vermemiz lazım. Konuyu yetkililerle, bakan arkadaşlarımla konuştum, konunun önemini vurguladım, birkaç defa da makale yazdım. Güneş enerjisinin maliyeti eskiden daha pahalıydı. Fakat şimdi Avrupa başta olmak üzere İspanya, İtalya, Almanya, Çin, Amerika güneş enerjisinden büyük ölçüde istifade ediyorlar. Bir an önce güneş enerjisinin yaygın olarak üretimini teşvik etmemiz lazım.
Toplumun Huzurunu Sağlayan Maneviyattır
Edebiyatla olan ilişkiniz biliniyor. Özellikle şiiri seviyorsunuz ve şiir de yazıyorsunuz. İnsan, hayat, duygu, edebiyat kavramları sizde neler çağrıştırıyor?
Toplumun huzurunu sağlayan olay sadece maddi gelişmeler değildir. Toplumun esas temelde huzurunu sağlayan maneviyattır. Özellikle geleceğimizin güvencesi olan gençlerimizin milli, manevi değerler bakımından güçlenmesinde büyük hatalar yapılmış. Bir kesim insan adeta dinden uzaklaşmayı medeniyet olarak kabul etmiş. Batının teknolojisini, ilerlemesini Cenab-ı Allah’ın yarattığı ayetleri araştırarak buldukları yenilikleri alacağımız yerde, modasını ve sorumsuz yaşantısını adeta hedef almışız. Dolayısıyla toplumda bayağı büyük bir huzursuz ortam doğmuş. Bu noktada milli eğitim çok önemli. Maddi bakımdan gelişmiş ülkelere baktığımızda yıllar sonra tekrar manevi değerlere döndüğünü görüyoruz. Bir gün Almanya’da bir arkadaşımla Stremberg Gölü kenarında Pazar günü kahvaltı yaptık ve ardından göl kenarında yürüyelim dedik. Gördüm ki belki ilkokul yaşındaki 100-150 tane çocuk sıra halinde birkaç öğretmenle yürüyüş yapıyor, ne yaptıklarını merak ettim. “Kiliseye gidiyorlar.” dediler. Okulda din eğitimini tam olarak veremiyor, kilisede devam ediyorlarmış. “Niye?” dedim. “Kilise’ye alışsınlar diye.” dediler. Çünkü yıllar sonra anladılar ki çocukların dini eğitiminde “Efendim 18 yaşına gelsin, akıl baliğ olsun, ondan sonra kendisi seçsin.” dediğin zaman yanlış bir yol tutmuş oluyorsun. Neticede Amerika’da, Avrupa’da eroin, uyuşturucu madde alışkanlığı, kumar vs her türlü ahlaksızlığın yayıldığını gördüler ve tekrar dine yöneldiler. Maalesef biz bunu kavrayamadık. Hatta dini eğitim yapan kurumlara karşı savaş açıldı, baskı altına alındı. Biz uzun zaman üniversitede ve sonraki hayatımızda ve İstanbul Sanayi Odası’nda görev yaparken namazlarımızı gizli kılardık. Baskı altındaydı ailelerimiz. Böyle çok üzücü dönemlerden geçildi. Bugün gerçekler ortada. Toplumun moral değerlerinde din fevkalade önemlidir. Çünkü toplumu millet yapan öz değerleri, öz kültürleridir. İşte bu kültür değerleri arasında önemli bir unsur da edebiyatımızdır. Edebiyatın içinde de şiir önde gelir. Yıllar yılı Ahmet Yesevi Hazretleri, Nakşibendi Hazretleri, Anadolu’ya gelen Alperenler, Hacı Bektaş Veli Hazretleri, Hacı Bayram Veli, bütün ulemalarımız, Mevlana, Karacaoğlan, Yunus Emre, Âşık Veysel hep milli ve manevi duyguları, kahramanlıkları şiirle ifade etmişlerdir. Şiirler zaman içinde bestekârlar tarafından türkü, şarkı, klasik şarkılar meydana getirilmiş ve toplumu birbirine bağlayan, aynı duyguları yaşatan unsurlar olmuş. Şiir, şarkı, türkü insanlara aynı duyguları yaşatır. Kim barış içindedir? Aynı duyguyu yaşayanlar. Kim kardeştir? Aynı duyguyu yaşayanlar. O bakımdan edebiyatımızın, şiirimizin, musikimizin toplum üzerinde çok önemli ve etkin bir rolü var. Ben mühendisim. Ömrüm ya fabrikalarda makine gürültüleri arasında ya da ekonomide uçuşan rakamlar arasında geçti. Beynimin uğraşısı daha çok bunlar üzerine. Annem lirik şiir okurdu. Bir de Eğin, kendine has folkloru, manileri, müziği, musikisi olan bir yöredir. Onların etkisiyle, belki dinlenme olarak talebeliğimden başlayarak şiirler yazmışım. Çoğu şiirim de İstanbul’dan Ankara’ya, şuraya buraya taşınırken kitapların arasından çıkmış, bazıları kaybolup gitmiş. Şair Bedirhan Gökçe kardeşimiz bir gün geldi. Bana “baba” der. “Baba, ben TRT-1’de program yapacağım, iki şiirini okumak istiyorum.” dedi. “Amatörce şiirler ama madem çok beğeniyorsun, sen şairsin, oku.” dedim. Sekreter hanımdan bilgisayardaki şiirlerin tamamını almış ve benden habersiz “Yalın Ayak” şiirimin ismini vererek bir şiir kitabı yapmış. Rahmetli kızımın aziz ruhuna atıfta bulunmuş. Şimdi de elde toplananların tamamını yeniden baskıya verdiler, 200 küsur sayfalık bir kitap halinde çıkacak. Ayrıca 70’i aşkın sayıda ilahi, türkü, Türk sanat müziği formunda ve 13-14 değerli bestekârımız tarafından bestelenmiş eserler var. Vakfımız onu da kitap haline getirdi.
Ulusal Enerji Forumu’nun 2008 yılında verdiği ‘Sürdürülebilir Yaşam Ödülü’nü aldınız. Biraz bu konunun öneminden bahseder misiniz? Neleri kapsıyor, ne anlama geliyor?
Ben elektrik mühendisiyim. Allah rahmet eylesin, Arnavut Şahap Usta vardı Ankara’nın bir numaralı ilk ehliyetli elektrikçisi. Onun yanında boş zamanlarımda çırak olarak yetiştim. Bobinaj atölyesinde çırak olarak çalıştım. Sonraki yıllarda elektrik mühendisi olarak çeşitli enerji faaliyetlerini yaparken, santraller kurarken, en önemlisi de İbrahim Bodur’un başkanlığında Çanakkale Seramik’i kurduğumuz zaman ve rahmetli Menderes’in yönlendirmesiyle elektrik enerjisinin bütün şehirlere, kasabalara, köylere dağılmasında çok önemli bir malzeme olan ve döviz darlığı dolayısıyla ithal edilemeyen porselen izolatörleri yaptık. Santrallerde, trafo merkezlerinde yüksek gerilim izolatörlerini geliştirdik. O çalışmalarım dolayısıyla 5. Ulusal Enerji Forumu’nda heyet tarafından sürpriz olarak o ödül verildi. O ödülün anlamı, benim enerji davasına verdiğim hizmeti takdir etmek. 4 Haziran 1992’de “3. İzmir İktisat Kongresi” yapıldı. 2013’te de 5’incisi yapıldı. 3. İktisat Kongresi’nde de “Türkiye’nin Enerji Sorunları ve Çözüm Yolları” raporunu planlama adına ben hazırlamıştım. O raporda öngörülen hususların çok etkileyici olduğu değerlendirilerek ve Türkiye’nin elektrikasyon hizmetlerine geçen emeğim dolayısıyla bu ödülü uygun görmüşler.
