Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Sadık Yalsızuçanlar'la Söyleşi

Bu Yazıyı Paylaşın:
Sadık Yalsızuçanlar'la Söyleşi

Beşir Ayvazoğlu’nun sizin için söylediği bir tespit var:

“Yalsızuçanlar’ın hikâyelerinin temelini oluşturan masal/tasavvuf/sürrealizm üçlüsü ve metafizik arayış gerilimi, onu Türk hikâyeciliğinde yepyeni bir yerin sahibi kılıyor.” diyor. Bence insanın aklına gönül koridorundan giren bir yaklaşım bu... Koca, koskoca “insana dair” neler söylemek istersiniz? Yazılarınıza muhatap insanlara yine insandan yola çıkarak neyi anlatmak istediniz?

Efendim, Beşir Bey’in o belirlemesi, bizim, “Şehirleri Süsleyen Yolcu” adlı ilk öykü kitabımızla ilgili bir deyişinde geçiyordu. Geçmiş zaman şimdi tam hatırlayamıyorum ama Tercüman ya da Türkiye gazetesinde veya Türk Edebiyatı dergisinde. Üstadımız lütfetmiş. Bizim âcizane yazdıklarımızı değerlendirmiş. Belirlemesi bize ilham kaynağı olur. İnsandan bahsetmek ise bendenizi aşar. Ariflerden okuduğumuza, dinlediğimize göre, insan ilâhî birliğe tam olarak ulaşınca insan olur. Yoksa beşerdir. Beşerden insan olma yolculuğu çetin ve uzundur. Sarptır, geçilmez beller vardır. Ateş çukurları, ateş denizleri, çalılar, dikenli yollar… Nefs eğitimi uzun sürer. Çok zordur. Bendeniz gönül eğitimi göremedim. Ama gönül eğitimi gören veya görmüş dostları tanıdım. Tabi onları ne kadar tanıdım o da su götürür. Kitabî bilgi ise bu soruyu cevaplamaya yetmiyor. Lakin neler yazdınız, niçin yazdınız derseniz, şunu söyleyebilirim: Bendeniz edebiyat fakültesine talip oldum. Edebiyat okumaya başladım. İlk öykülerimi de bu süreçte yazmaya başladım. Çocukken ise babam sinema işletmecisi olduğu için çok film seyretmiştim. Onun da etkisi olmuş olabilir. Ve edebiyatla biraz aşinalık olunca yazmaya başladım. Öykü yazdım, sonra roman yazdım. O gün bugündür yazıyorum. Benim yazmam biraz arayış şeklinde gelişti. Bir konunun peşine takılıyordum. O konu beni nereye çekerse oraya gidiyordum. Öğrenme merakı diyelim. Bir de tabi her yazar gibi acılarımı anılarımı anlatmak istedim.

Duygular, anlar, mekânlar... Her biri bir anlatım nesnesi. Her birinin akılla, kalple, varlıkla bir ilişkisi/irtibatı var. Bu ilişkinin özünde ne var? Bu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şey edebiyatın konusudur. Bizim bazı dostlarımız daha steril yazıyor. Düşünüyor. Olumsuz malzemeyi kullanmaktan çekiniyor. Abartılı bir dil kullanıyor. İmgeler üretmeye çalışıyorlar. Bu da bir gereksinimden doğar. Ama yazmak biraz da anlamlandırmak, biraz tasnif etmek, biraz netleştirmek, biraz örtüyü kaldırmak, biraz yatıştırmak, biraz sağaltmaktır. Her nesne, duygu, durum öyküye, romana, yazıya konu edilebilir. Bir yaprak düşer, bir çocuk koşar, yağmur yağar. Bir yaşlı ağlar. Can sıkıntısı olur. İnsan kendi hakikatinin bir boyutunu keşfeder. Bir cezbe yaşar. Âşık olur, üzülür, canı yanar. İlk kez görüyormuş gibi olur. Bütün bunlar yazının ateşleyicisidir. Yazmanın daha varoluşsal bir boyutu da var. İnsan tedirgindir. Burada olmak acı verir. Gurbettedir. Bu acıyı paylaşmak veya anlamlı kılmak ister. Bu duyguyla yazar. Veya gönül eğitimi yaşar. O yaşadıklarının anlatabildiği kadarını öyküler. Örneğin ariflerin şiirleri böyledir.

“Sevmek!” deyince biraz durup düşünmek, beynin üzerine kalbi sıvamak gerekiyor. Allah dostlarının, gönül ehli insanların hayatında bu durum hakikatin merkezinden çevreye bir denge üzerine bina edilmiş... Çağlayanların önüne baraj yapmış gibi... Günümüz insanına bu konuda bir “selam vermek” gerekirse neler söylemek isterdiniz?

Varlığın malzemesi Hakk’ın nurudur. Bu nur, bu suretlere muhabbetle gelir. Celal cemal ne varsa muhabbetten gelmiştir. Biz algımızı birleştirene, bire ulaşana değin bir aykırılık içinde algılarız. İkilikteyken muhabbetten söz etmek zordur. Sevmek, Hakk’ın uyulması güç bir emridir. Biz sevgiyi de bu ikilikten yaşıyoruz. Ariflere göre sevgi de tektir. Neyi severseniz sevin O’nu seviyorsunuzdur. Ama perdeli iseniz sevginizi nefsinize nisbet edersiniz. Peygamberimiz, ‘sevdirildi…’ buyurmuştur. Nefsine nisbet etmemiştir.

Metaforlar, hikâyeler, kıssalar... Sizce hakikatin insandaki karşılığıyla bu anlatımların ne tür bir irtibatı var?

Her şey öyküdür. Varlığın öyküsüdür. Bir meta hikâye var. Varlığın hikâyesi. Onun içinde insanlığın hikâyesi yer alır. Onun içinde medeniyetlerin. Onun içinde milletlerin. Onun içinde bireylerin. Bizim hikâyemiz, varlığın hikâyesi içindedir. Cenab-ı Hakk, kıssalar emreder. Kıssa, mesel, menkıbe… Bunlar varoluşun temsilidir. Mesel, misal, benzer demek. Masal, meselden bozmadır. Hikâye, masal, öykü, kıssa, menkıbe, anlatı, roman, novella… Bütün bunlar, insanoğlunun kendi hikâyesinin, o hikâyenin içinde yer aldığı büyük anlatının parçalarıdır. Dünyanın ve yaşamın imgesidir.