Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Sade Hayat Fıtri Yaşam Tarzıdır / Faruk Günindi

Bu Yazıyı Paylaşın:
Sade Hayat Fıtri Yaşam Tarzıdır / Faruk Günindi

Sade Hayat isminde bir sivil toplum kuruluşusunuz. Sade hayattan kastınız nedir? Pırıltılı yaldızlı özendirici ve hiçbir zaman kendisi olamayan insan hayatı algısına mı karşısınız?

Bizim sade hayat diye isimlendirdiğimiz şey yeni bir şey değil. Hayat, Ademoğlu yaşadığı süre boyunca böyle bir şeydi aslında, biz onu sonradan karıştırdık. Sade hayattan bizim kastımız ihtiyacımız olduğu kadarını kullanmak. Yani bir mahrumiyeti kastetmiyoruz. Mesela İsmet Özel’in çok güzel bir sözü var diyor ki: “İnsanoğlu yeryüzünde yememeyi tercih edebilen tek varlıktır, insanoğlu yeryüzünde zarar vermemeyi tercih edebilen tek varlıktır, yapmamayı tercih edebilen tek varlıktır.” Biz diyoruz ki: İhtiyaç kadar kullanmayı tercih eden olalım. Önüne konulanın hepsini yiyen, bulduğu her şeyi tüketen olmayalım. Zaten tükettiği zaman sadece bulduğunu tüketmiyor; vaktini, kendine verilen rızkını tüketiyor, israf ediyor… Öyle olmayan bir hayat, yani helal daireyi pratik manada nasıl yaşarız ve bize zararı dokunan şüphelilerden nasıl uzak dururuz? Bu amaçla yola çıktık... Biz bir aradaydık, hadi bir STK da biz kuralım diye çıkmadık. Bir yerimiz olsun orada toplanalım, öğrendiklerimizi birbirimizle paylaşalım istedik.

Dr. Aidin Salih Hanım bizleri sağlık bilgileri hakkında topluyordu. Anlatmak istediğini anlatıyordu. Böyle bir bilgi alışverişi olunca STK olalım bir araya gelelim istedik. Hem isteyen insanlara hem de kendi çevremize bu bilgi akışını devam ettirelim. Sade hayatın sünnet olduğunu, fıtrî olduğunu düşünüyoruz. O daireyi korumak için böyle bir çalışma içine girdik…

Sade Hayat bir tepki sonucu kurulmuş her şeye karşı bir oluşum asla değildir. Biz hiçbir şeye karşı değiliz. Biz olduğumuz gibiyiz, doğru yerde olduğumuzu düşünüyoruz. Onlar bir şeylere karşı. Biz bir tarafta değiliz, Allah’ın izniyle doğru yerdeyiz. Bize karşı olanların manzarasına göre değişiyor bizim karşılığımız. Yoksa bir tepki olarak doğmuş bir şey değil “Sade Hayat”

Haberleri seyrediyorum, reklam başlıyor bakıyorum ki insanlara hiç sormuyorlar bu senin ihtiyacın mı değil mi diye. Sürekli al al al... Onu da al bunu da al şunu da al. Şunu alırsan daha mutlu olursun bunu alırsan daha güzel olursun vs. Esasında bir özendirme söz konusu değil mi?

Öyle bir şey ki bu, alışverişlerin vazgeçilmez sloganları. Gelişen teknolojinin ilham kaynağı ve hiç de insanî değil. Bir insan ömrüne sığmayacak uzun bir yaşam isteği.  Eskiden bir marangoz başlardı, altmış sene sonra yaptığı işte çok usta olurdu ve onu başka birine öğreteceği zamanı olurdu. İnsanın hayatında öğreneceğinden çok daha fazla bir kalabalık var. İnsanın hayatı boyunca kullanamayacağı kadar çok ürün var ve evlerimiz, aldığımız ve kullanmadığımız eşyalarla dolu. Ekonomiyle ilgilenen biriyle konuştuk: “Belki dünyada ilk defa, herkesin parasının toplamıyla satın alabileceği maldan fazla mal var. Bütün dünya toplansa şu anda piyasada bulunan malların hepsini alamayacak durumda.” Buna arz fazlası denir. O zaman demek ki bizi israfa meylettirecek yani “Eskidi yenisini al / ama ben bununla idare ediyorum / olmaz yenisini al / yenisi daha güzel!..” Bu düşünce insanı daha zelil ediyor daha kötü duruma düşürüyor, hem insanı hem yeryüzünü… O zaman zaten birinci düşman ilan edilmesi gerekir. Bizim için gerçekten faydalı değil...

Bir de insanı bireyselleştirdiler. İnsan bireyselleşince ona bazı ürünleri satmak daha kolay hâle geldi. Böylece bir kontrol mekanizması da oluşmadı. Evladım altı ayda bir cep telefonu değiştirilmez diyemiyor mesela anne baba, öyle değil mi?

O da çok komik bir durum. Mesela telefonları neden alırlar? Başkalarıyla iletişime geçmek için. Önce sizi kopartıyor yaşadığınız hayattan. Sonra istediği şekilde istediği insanlarla iletişim sağlıyor. Şimdi herkes der ki: “Olur mu, ben bununla babaannemi dayımı teyzemi arıyorum, Facebook var yüzlerce arkadaşımla görüşüyorum.” Bu hakikaten böyle sanal bir akrabalık ilişkisidir. Sıla-i rahim yok, sanal ziyaretler var. Sosyal paylaşım ağları asosyal insanların daha sosyal oldukları alan… Bir paradoks…

Burada özendirici bir medya var. Alışveriş çılgınlığından tutun, ilaç sektörüne kadar hemen hemen her sektörde de böyle. İnsanları yönlendirme ve teşvik var. Tüm bu aldatmaların karşısında biz gerçek olanın yanında durmaya çalışıyoruz. Onu hakikaten dünyanın aldatması olarak görüyoruz. İnsan o kadar çok şey kullanmaya muhtaç değil.  İnsan esasında kendini Yaratan’a muhtaç ama sunî bir dünya ortaya çıkıyor. Bunun için de bizim hiç ihtiyacımız olmayan şeyler ihtiyaçmış gibi tanıtılıyor ve biz onlardan vazgeçemiyoruz, bir pranga oluyor bizim için. Öyle bir şey ki birçok insan şu an lüks olan şeyleri ihtiyaç olarak tanımlayıp onlardan vazgeçmediği için dünyaya çelik halatlarla bağlanıyor. Sonra biz özgür olamıyoruz. Özgürlükten kastımız özgür olunca kul oluyoruz ya, öyle olamıyoruz tam. Bizim başka şeylerle bağlantımız olması gerektiğinden daha fazla oluyor. Biz cep telefonumuzu ya da cep telefonumuzun yaptığı işi, sevmemiz gereken insanlardan daha çok seviyoruz. Kalbimize onlar yerleşiyor. Onlar yerleşince de yer kalmıyor, çünkü çok fazla şey var. Bir insan bir alışveriş merkezinde sekiz saat nasıl vakit geçirir ve bundan nasıl mutlu olur, sormak lazım. Kapalı bir yerde hiç nefes almadan ölümle ve hayatla ilişkisi olmadan yaşayan tek bir varlık var o da nefs. Demek ki orası nefsin hoşlandığı bir yer. Oraya giriyorsunuz hayata dair hiçbir şey yok. Orada bir fanusta yaşıyorsunuz ve mutlu oluyorsunuz. Bu da fıtrî değil.

İnsanları hangi konularda bilgilendiriyorsunuz? Bir de özellikle üzerinde durduğum bilimi putlaştırıp bu bilimsel deyip bütün geleneksel fıtrî yaşama ters bir algı meydana getiriyorlar. Bu konuda ne gibi faaliyetleriniz var, insanları nasıl bilinçlendiriyorsunuz? Aranızda akademisyenler var…

Onlar bilimi bilerek hareket ediyor. Bilim ne işe yarar diye insanların artık sorması lazım. Şimdiye kadar ne işe yaradı, ya da bilim bana ne yapmaya çalışıyor diye sorması lazım. Ondan sonra her şey yerine oturmaya başlıyor. Bilim ne işe yarar? Şu anda bilim teknolojiye yarıyor. Bir de bence bilimin metodunda baştan bir yanlış var. Mesela biz sağlıkla ilgili şeylerle ilgilenmek zorundayız. Şu anda faaliyet alanlarımızda en çok o var. Aslında sadece sağlık değil, hayatı kapsayan her şeyi programımıza dâhil etmiştik biz. Ama şu anda en çok sağlıkla ilgili konuşuyoruz. Biz gördük ki şu andaki modern tıp, modern sağlık felsefesi deneme yanılma üzerine kurulu. Tam bir bilgi üzerine kurulu değil. Onlarca yıl uğraşıyor insanlar ama bildikleri o kadar az bir şey ki… Ona da şüpheyle bakıyorlar. Araştıralım, bir şey olması lazım ama hangi kıstaslarla araştıracağız, kesin bir teori yok. Ben yabancı dil öğretimi okudum. Benim tüm anladığımı sorun hiç kimse bir şey bilmiyor, herkes teoriler üzerine zanlar üzerine idare ediyor. “Zannın çoğundan da sakınınız” buyruluyor. Bizim her şeyimiz zan. Bilimsel anlamda yaptığımız birçok şey esasında zandan ibaret. Kesin bir bilgi çıkartıp söyleseler “zaten o fıtri” diyeceğiz. Bu kesinlikle hep böyle oluyor. Ya da herhangi ilahi bir gerçeğe işaret ediyorlar. Zaten biz onları bilip inanıyoruz. Hz. Musa gibi “Ben inandım ama yakînim artsın.” diyenlere eyvallah, o da bir seçenek… Ama “Ben görmediğime inanmam!” dediğin zaman, o zaman gözünün ne gördüğüne, kulağının ne işittiğine, sayıların ne ifade ettiğine bakmak lazım. Ben o piyangoya katılmam çünkü sonunda belki de bilemeyeceksin…

Modern bilim bir din gibi çalışıyor. Sorgulanamaz mantığında mı?

Geçen hafta ortaya çıkan şeyi düşünün… Bir profesör diyor ki: “İnsanlık için çalışan ilaç firmalarına karşı olan doktorlar etik dışıdır ve onların meslek yetkisi diskalifiye olmuştur. Suç duyurusunda bulunuyorum.” İlaç firmaları sorgulanamaz mı? Elbette sorgulanabilir. İlaç firmalarını bazı bilim çevrelerini ya da bazı üniversitelerin söylediklerini sorgulamadıktan sonra ne olacak? Demek ki o da bir dogma. Bize yaptıklarından daha fazla inanıyorlar dogmalara. Biz iman ediyoruz onlar başka bir şey yapıyorlar… Diyorlar ki: “Onu tartışamazsınız, modern tıp mutlaka gereklidir.” Ama ben o tıbbın inkarcısı durumundayım!.. Ona göre ben ona inanmıyorum… Ne yapacağım ben? O zaman ya o beni katledecek ya da ben ona inanmayıp hicret edeceğim. Hayatımızda pratik anlamda o kadar işgal altındayız ki... Doktorlukla hekimlik arasında fark var. Doktorlukla şimdiki doktorluk arasında da fark var… Latince “doktor” demek “öğretmen” demek. Şimdiki doktorlar tıp işçisi. Biri onlara bir şey söylüyor onlar onu uyguluyorlar. Herhangi bir kanser tedavisinden önce bir doktor kendi başına karar veriyor mu vermiyor mu, yoksa protokolleri mi uyguluyor. Beş tane protokol var. O hastaya hangisi uygunsa onu uyguluyorlar. Bu doktor açısından çok sağlıklı, çünkü hiç riske girmiyor. Kendisi karar vermeden bir müdahalede bulunuyor. Yani “hastalık yok hasta var” prensibi göz ardı ediliyor. Hasta olduktan sonra çözümler alternatifler azalıyor, yapacağınız şeyler gayet sınırlı oluyor. Önemli olan bu noktaya gelmeden evvel neler yapılabileceğidir…

Mesela, insanların hasta olmaması doktorların işi değil mi? İnsanlar nasıl hasta olmaz, nelere dikkat etmesi lazım? Bu çok hayatî bir şey bence. Bugün insanların yaşadıkları mekânlar ve çalıştıkları iş yerleri ne kadar sağlıklı ne kadar sağlıksız? Güvenilir bir doktorun buralara gidip insanları bilgilendirmesi gerekmiyor mu?

Onlar öyle bir eğitim almıyorlar ki, hastalık üzerine eğitim alıyorlar. Nasıl hasta olunmaz eğitimi hem ucuz hem etkili hem de profesör olmadan yapılabilecek bir şey. Aslında şöyle bir anlaşma yapılabilir; hastalanmadan önce başka bir kurum, hastalandıktan sonra hastaneler çalışsın diye. Hasta olmamak üzerine kurulmuş, insanın kendine dikkat etmesi üzerine kurulmuş bir bilgilendirme… Nasıl herkesin aile doktoru var. Aile doktorları sadece hasta olanlara bakmasa mesela her aileye bir seminer verse şunlara dikkat etmeniz gerekiyor, bunları yapmamanız gerekiyor, hastalıkların çoğu şunlardan meydana geliyor dese… Belki yaşadığı ortamla alakalı bilgilendirecek; burası nemli bir yer, çalıştığın bu iş alanında şu şartlarda çalışırsan sende şöyle bir hastalık meydana gelebilir, şu olabilir bu olabilir gibi iş yerlerinde seminerler vererek insanları bilgilendiren ekipler olsa. Bu konuda ev ev dolaşılması… Bu bir hastanın maliyetinden daha düşük bir maliyettir. Yine hekimlik ama hastalık üzerine çalışan bir sistem değil, hastalanmamak için bilgi veren bir sistem. Bu çok zor ama olması gerekli…

İnsanların alışkanlıklarından vazgeçmesi zordur. Bunu yapacak insanların bunu görev gibi bilmesi gerekiyor. Sadece iş gibi bakmamaları gerekiyor. Hastalanmamayı öğrenmek daha önemli olmalı. Çünkü hastalandıktan sonra seçenek azalıyor. O zaman tartışma başlıyor; ben bunu mu kullanayım bunu mu kullanayım, hangi alışkanlığımı terk edeyim... Aslında koruyucu hekimlik diye bir şey var; çok kurumsal çalışmadığı için zaten büyük açık var.

Bir doktor insanlara gittiği zaman “Şunları yapmayın o zaman iyileşirsiniz.” dediğinde o insanlar genelde o doktorları sevmezler. Bizim insanımız ilaç yazan ya da “Senin durumun çok ağır hemen bir şey yapmak lazım.” diyen doktorları seviyor. “Sen özelsin, senin durumuna hemen müdahale etmek lazım.” diyenleri seviyor. Özel olmak istiyorlar ama siz o insana kendi sağlığı için bir şeyler yapması gerektiğini söyleyince sanki ona bir yük yüklemiş oluyorsunuz. Sen bunları yapmazsan bana gelmezsin… O da diyor ki: “Hayatımı değiştirmek istemiyorum, hayatıma bu şekilde devam edeyim, bir şey olursa sen düzeltirsin.” İnsanlar doktorlara “tamirci” gibi davranıyorlar, bu da hekimlik mesleğini anlamamak demek. Hekimlerin bence kendi konumları için çalışması lazım “Biz araba tamircisi değiliz.” diyebilmeleri lazım. Bizim size nasıl yaşamanız gerektiğini öğretmemiz gerekiyor demeleri lazım ama aldıkları eğitimin buna müsait olduğunu düşünmüyorum.  Ayrıca dev şehveti kabarmış ilaç firmaları buna razı olmaz asla...