Psikiyatri ve Kutsal / Prof.Dr. Kemal Sayar
Maneviyat; hakikatin, iyiliğin ve güzelliğin içine girmektir. Yani insanın hakikat, iyilik ve güzelliğin bir yolcusu, bir aracısı olmasıdır. Sufilerin meşhur bir sözü var; “Her arayan bulamaz, ancak sadece arayanlar bulur.” İşte hakikatin, iyiliğin ve doğruluğun peşinde bir ömür geçiren insanlar, aslında manevi bir hayat yaşamış oluyorlar. Temel mesele, maneviyatın alanına girmek için o “niçin” sorusunu sormak. “Niçin varım? Bu dünyadaki varlığım neyi değiştiriyor? Benim bu dünyada olmamla acaba bazı şeyler daha farklı olabiliyor mu? Dünyayı bulduğumdan daha güzel bir şekilde bırakabiliyor muyum?” İşte bu soru, bizi maneviyatın alanına getiriyor.
Maneviyat; hayatta içimizi, arayışımızı zenginleştiriyor, bizi yepyeni imkânlarla ve fırsatlarla donatıyor. Bunlardan birincisi, hayatın bir armağan olduğu düşüncesi. Yani hayat bize Yaratıcı tarafından bağışlanmış bir armağandır ve bu armağanı da hakikat, iyilik ve güzelliği aramak yönünde kullanmak gerekir.
İkincisi, insanın kötülük ve iyilik karşısında seçim yapabilecek olmasıdır. Allah, insana seçme iradesi vermiştir. Dolayısıyla hayatlarımızı, kötüyü uzaklaştırmak ve iyiyi seçmek yönünde yeniden tanzim edebiliriz. Bütün hayatımızı iyiliğin yüceltilmesi ve kötünün defedilmesi üzerine kurabiliriz.
Üçüncüsü, ibadetlerin olmasıdır. İbadetler, sonunda bizi daha yüksek bir ahlaki bilince ve bir farkındalığa ulaştırır. Aslında ibadetler, bizi ötelere bağlayan bir yoldur. Dinin ve bütün maneviyatların özü sevmektir, sevebilmektir. Bizim literatürümüzde sevmenin ne kadar ehemmiyetli olduğuna dair Yunus’tan Mevlana’ya, Hacı Bektaş’tan Hacı Bayram’a kadar sayısız örnekler bulabilirsiniz.
Bu sevmek, verici olan, sizde olanı paylaşıcı bir sevmektir.
Bugün modern dünyaya baktığımız zaman aşkların da içinin boşaldığını görüyoruz. “Sadece ihtiyaç duyduğum için ya da onun gözünde yücelmek için onu sevdiğimi zannediyorum.” Hâlbuki onu gerçekten sevsem, ona kendimden daha çok vermeye, daha çok katmaya hazır olmam lazım.
İşte din ve maneviyat, bize almadan vermeyi, menfaat gözetmeden sevmeyi öğretir. Dolayısıyla da maneviyat bizi bu dünyanın bağlarından, bu dünyaya tapınmaktan koparır; gerçek değer ve erdemler dünyasına taşır. Maneviyat; sizi erdemlerin, cesaretin, şükranın ve hayatla ilgili bütün olumlu değerlerin dünyasına taşıdığı sürece gerçek manada işlevini yerine getirmiş olur.
Yine çok bilinen bir sufi sözü vardır: “Bir insanın egosu, nefsi; dininin elinde kar gibi erimiyorsa dini nefsinin elinde kar gibi erir.” Dolayısıyla hepimizin dinin, sûreti haktan görünerek hayatımıza dini kılıflarla giren fakat bizim karakter patolojilerimizi yansıtan biçimlerine de çok dikkat etmemiz lazım.
Bizim kendimizi eleştirmeye ihtiyacımız var ve ciddi özgüven açığımız söz konusu. Fakat gelişmek, sıçramak, ancak kendimizi yerli yerinde eleştirebilirsek olur. Maalesef bazen dini takıntılarla, dinin patolojik yaşantılarıyla dinin kendisi de sık sık birbirine karışabilmekte ve bu, daha olumlu bir dindarlık şeklinde algılanabilmektedir.
Allah her yerdedir. Nereye yüzünüzü dönerseniz dönün, orada Allah vardır. O nedenle bakmayı, görmeyi bilmek lazım. Baktığınız zaman insanlara, kâinata, tabiata, güzelliği gördüğünüz her an aşkınlığa açılmış, aşkınlığı tecrübe ettiğimiz, ilahi olanın kalbimize indiği anlardır.
O yüzden hayatlarımızda güzelliği hükümdar saymak, o güzellik arayışları ve yolcuları olmamız lazım.
Nihayet evrene, kâinata baktığımız zaman sonsuz sayıda âlemler görüyoruz. Bu koskoca evrende çok çok küçüğüz. O zaman varlığımızı anlamlandıracak bir şey olmalı. Her hisseden kalp bu soruyu sorar, “Benim maceram bu dünyada başlayıp bitmemeli.” İşte maneviyat, bize bu sorularda rehberlik eden ve bizim elimizden tutan, yol gösteren bir şey aynı zamanda.
Benliği aşan ve onu daha büyük bir anlamın içine dahil eden aşkınlıkla irtibat haline biz “maneviyat” diyoruz. Bu, insan olma kisvesinin çok öznel ve aynı zamanda dünyadaki bütün insanlar tarafından paylaşılan bir duygu. Dolayısıyla maneviyat bizi anlam, gaye, hakikat ve değerler problemine getiriyor, “Bu hayatı niçin yaşayacağım?”
Bir araştırmaya göre; evrendeki iyilik hissi, mutluluk, umut, iyimserlik, amaç, gaye, özgüven, daha az suç işleme, evlilikte iyilik gibi bütün bu olumlu parametrelerden, dindar ve maneviyatı kuvvetli insanlar, bu inanışları daha az ya da hiç olmayan insanlara göre % 80 nispetinde olumlu puan almışlar. Aslında insanın maneviyata sahip ve dini inançlarının olması, tam aksine ruhsal sıkıntılara, dertlere karşı koruyucu bir işlev gösteriyor.
“İç kontrol odağı” diye bir kavram var. “Hayatta bir şeyler benim kontrolümde mi değil mi?”
Ders çalışmadım, sabaha kadar bilgisayarda oyun oynadım. Ertesi gün girdiğim sınavdan kırık not aldım. Bu durumda “Hocalar çok zor soru soruyorlar. Zaten hiç kimse iyi not alamıyor.” demem mi gerekiyor? Yoksa “Sorumluluk benim mi?” diyeceğim. “Evet çalışmadım, dolayısıyla kötü not almayı hak ettim. Bu benim sorumluluğumda.” diyorsam, iç kontrol odağım yüksek demektir. Yani kendi içimde buluyorum meseleyi. Bu tür insanlar, hayatta daha istikrarlı ve daha başarılı olabiliyorlar. Yine dindar insanların da iç kontrol odağının daha yüksek olduğu pek çok çalışmada gösterilmiş.
Maneviyat bize nasıl faydalı oluyor? Olumlu bir dünya görüşü geliştirebiliyor, zor hayat olaylarını anlamlandırabiliyoruz. Mesela Marmara İlahiyat’ta deprem mağdurlarıyla ilgili yapılmış bir çalışma vardı. İzmit ve Adapazarı bölgesinde depreme maruz kalan insanlar “Bu, Allah’ın bize göndermiş olduğu bir sınama, bir imtihandır.” dedikleri oranda travma sonrası stres belirtileri göstermiyorlar.
Yani bir anlam verebiliyorsak yaşadığımız zorluğa, onu daha geniş bir çerçeveye yerleştirebiliyorsak, o zaman rahatsızlanma ihtimalimiz çok daha az oluyor. Dolayısıyla dini inanç, bize bazı şeyleri yerli yerine oturtmak için bir fayda sağlayabiliyor.
Hayatta anlam ve gaye sorularımıza cevap veriyor. Sosyal bağlarımızı ve diğer yanlarımızı kuvvetlendiriyor. “Komşusu aç, kendisi tok yatan bizden değildir.” diyerek ızdırap çeken bir insana yardım etme davranışını özendiriyor. Affediciliği arttırıyor. Affediciliği, insan dini duygularla daha yoğun olarak kazanabiliyor. Maneviyat, bize umut verir, aldığımız her nefes için şükran duymamızı sağlar ve uyumu bozan baş etme mekanizmalarını azaltmamıza yardımcı olur.
Bütün ruh sağlığı disiplinlerinde ve psikolojide bir ihmalden bahsedebiliriz. Maalesef pek çok meslektaşımız manevi ve dini olanı bir tabu olarak görüyor. Akıl, duygu ve sezgi birbirine zıt unsurlar olarak algılanıyor ve deniyor ki: “Duygu ve sezgi itibarsız şeylerdir.” Hâlbuki son 10 yılda, insanın içine duyarlı olan ilk duygunun, ilk sezgi hallerinin ne kadar insanı doğru yönde yönlendirebildiğine dair pek çok kitap çıktı. İçimize doğduğu an, o anda karar veriyoruz ve doğru çıkıyor çoğu zaman.
Bunun tersine görüşler de var. Ama genellikle bunun doğru olduğu kabul ediliyor.
İkilikçi düşünce, Batı dünyasının çok büyük bir hastalığıdır. Bizim medeniyetimizde, hem akıl-hem duygu, hem beden-hem ruh birlikte düşünülür. Oysa Kartezyen -her şeyi ikiye ayıran akım- diyor ki: “Ya akıl, ya duygu.” Seçim yapacaksan da akıl. Bu da bize maalesef bazı şeyleri çok ciddi bir şekilde kaybettirebiliyor. İnsanın anlama ihtiyacı vardır. Sadece akıl bize hayatı, anlamlı ve tahammül edilebilir kılmaz. Hepimizin manevi bir aidiyete ihtiyacı var. Yeryüzünde bir hedefe, insan olarak kendimizi güzel, iyi, “zübde-i âlem” bilmeye, “ahsen-i takvim” bilmeye ve o saygınlığa ihtiyacımız var. Geçmiş, bugün ve gelecek arasında bağ kuran bir dünya görüşüne ihtiyacımız var.
Yine son yıllarda psikiyatri ve psikolojinin üzerinde çok durduğu mukavemet, yılmazlık kavramı var.
Mesela 10 kişi yumruk yiyor, 5’i yıkılıyor, 5’i ayakta kalıyor. Bu yıkılmayanların özelliği ne? Neden bazı insanlar hayatın gailelerine, sillelerine karşı daha dirençli ve daha kolay ayağa kalkabiliyorlar? Yapılan çalışmalarda dindar ve maneviyatı güçlü insanların daha mukavemetli olduğu görülüyor. Yine Allah tarafından bilinme ve değer verilme duygusunun da maneviyatın önemli bir unsuru olduğu düşünülüyor.
Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in çok güzel bir sözü vardır: “Bilime evet ama dinin olduğu bir dünyada.”
Buna benzer Einstein’ın da meşhur sözleri vardır. “Bilim varlığı, dinin katmanlarına inmez. Bilimde metateori yoktur.” Yani bilimde neyi, niçin anlamlandıracağımıza dair bir üst bakış yoktur. Dolayısıyla bilim; anlam, din ve ahlak anlayışımıza tam manasıyla cevap veremez. “Neden bir bilince sahibiz? Neden anlam, anlayış ve aşkın peşindeyiz? Niye başka insanlara yardım etmeyi seçiyoruz? Niye ızdırap çekiyoruz? Niye ölüm var? Ölümden sonra ne var?” gibi yakıcı, ağır ve derin meselelere bilimin içinden bir cevap bulmak çok zordur. O yüzden maneviyata ihtiyacımız var.
Manevi olandan kopuş, bir yabancılaşma ve anlamsızlık duygusunun ortasına bizi getirip bırakıyor. Özellikle Batı Avrupa’da çok yaygın olmak üzere, birbiriyle konuşmayan, birbiriyle iletişim kurmayan, birbiriyle hem dem, hem hal olamayan insanlar haline getiriyor. İnsanların içinde bir türlü geçmeyen kronik sıkıntıyla kendini gösteren varoluşsal boşluk hali oluşuyor. Şehirlerimizin, insanlarımızın, insan ilişkilerimizin güzellikten uzaklaşması. İnsanın kendi özüne sadık kalamaması. Bukalemun gibi her girdiği yerde karakter değiştiren yeni bir postmodern benlik. Özüne sadık kalamayan, sürekli değişmek zorunda olan insanlar. Tabiata yabancılaşma. Kâinatın adeta sonumuzu hazırlarcasına tahrip edilmesi. İnsan ilişkilerinde insanın insana imdadının hiçbir surette duyulmaması, elinin ulaşmaması ve sığlaşma. İşte bütün bunlar, maneviyattan kopuşun neticesinde karşımıza çıkan meseleler.
“Yalnız susayan suyu değil, su da susayanı, susamış dudakları arar.” diyor Mevlana. Dünyadaki amaç ve yerimizi, güçlerimizin sınırlılığını, sonluluğumuzu psikoterapi odasının dışına mı alacağız? Danışanlarımızla konuşmayacak mıyız ya da görmezden mi geleceğiz? Görmezden gelemeyiz.
Hepimizden manevi cevap bekleyen çok derin sorular vardır. Bu sorulara cevap vermezsek hastalarımızın, danışanlarımızın en önemli ihtiyacını görmemiş oluruz. Amerikan psikolojisine baktığımız zaman, kontrol odaklı ve insanların hayatları üzerindeki kontrollerini azamiye çıkartmak üzerine kurulu. Psikolojide her şey yolunda gitmiyor, bir şeyler eksik kalıyor. Pozitif psikoloji bize şunu söylüyor: “Çok karanlık bir psikoloji, hep insanın en kasvetli taraflarına sesleniyor. Biraz psikolojiyi şenlendirelim. Biraz insanın olumlu değerlerine atıf yapalım. Cesaret, şükran, diğerkamlık, optimizm gibi duyularına hitap edelim. Çünkü insanlar bunların sayesinde mukavemet gösteriyor. Zorluklara nasıl ve ne şekilde karşı çıkıyorsak o değerleri biraz ön plana çıkaralım.”
Kabul ediş terapisi de diyor ki: “Değiştiremeyeceğim şeyle niye uğraşıyorum? Değiştiremeyeceğimi ve ızdırabı kabul edeyim. Çünkü ızdırap kaçınılmaz bir şeydir. Ancak bunu kabullenmeyle daha iyi insan olurum ya da daha iyi bir terapist olurum.”
Maneviyat, bizi aslında insanlığın kısıtlamalarıyla baş etmemizi ve psikolojinin bildik dilinden farklı bir dil konuşmasıyla daha iyi bir noktaya taşıyabiliyor. Dünyaya farklı bir biçimde bakmamızı sağlayabiliyor. Daha derin gerçekler keşfetmemiz, ebedi değerler peşinden gitmemiz için bize yardımcı oluyor. Cevaplanamayan sorulara cevap sunuyor. Başka destek sistemleri kalmadığında bize destek oluyor. İnsanın kendi sınırlı ömrünü bitirdiği o anksiteyle, endişeyle baş etmesi için apayrı bir yaşama kaynağı sunuyor. Ama şunu da unutmayalım: Maneviyat dediğimiz şey, sizin ruhsal sıkıntılarınızı çözmek için bir pansuman ya da bir sorun çözme kiti değildir. O, sizin kendinizi her manada dönüştürmeniz için oradadır.
Hayret duygusuna açık isek, bilim ve dinin birbiriyle cebelleşmesine gerek yok. Aslında her dürüst bilim adamı bu hayret duygusuna sahiptir. Evrenin sırlarına karşı o hayranlık ve haşyet duygusunu hissetmesi, her bilim adamında olması gerekiyor. Kant’ın çok güzel bir sözü var, diyor ki: “İki şey içimi huşû ile dolduruyor. Biri, üzerimizdeki sonsuz sema, sonsuz gökyüzü. Diğeri, içimizdeki ahlak yasası.”
Psikoterapinin içinde olan değerlere ehemmiyet vermeyi öğrenmemiz lazım. Psikoterapi, bir değer aktarımıdır aynı zamanda. Psikoterapistlerin mümkün olduğunca o değerleri aktarıcı, empoze edici insanlar olmaması lazım. Sadece bize gelen danışanların hikâyelerini iyi dinleyen, onların değer verdiği şeylere değer verebilen insanlar olmamız gerekiyor. Türkiye’de bu konuda sayısız yanlışlık ve karikatür tarzında davranışlarda bulunuluyor maalesef. Çünkü bizler terapist olmak hasebiyle hayatı daha iyi tanımlama imtiyazına sahip değiliz. Belki danışanımız bizden daha çok biliyor. Belki bizden daha bilgili daha âlim bir insandır. Biz de ondan öğrenebiliriz. Dolayısıyla anlamak, fakat yargılamamak veya tenkit etmemek önemli bir davranıştır.
Maneviyatı ofisin desteğine açıp, danışanlarımız bazı temel manevi konuları bize getirdikleri zaman onları itmememiz, onlarla bu konuları çok saygılı bir tonda konuşabilmemiz lazım. Açıklık, tolerans, farkındalık ve sahicilikle bakabilmemiz lazım. Hele bir terapist tevazu ve merhamet sahibi olmayıp paradokslara da açık değilse “Sadece ben haklıyım ve benim dünya görüşüm doğru.” diyorsa çok büyük kazalar olabiliyor. Dolayısıyla bütüncül terapistler olmamız ve açıklık, tolerans, farkındalık vs. becerebilmemiz lazım. Danışanın bize önerebileceğini fark etmemiz lazım.
