Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Popüler Ölüm / Dr. Metin Serimer

Bu Yazıyı Paylaşın:
Popüler Ölüm / Dr. Metin Serimer

“Rindlerin Ölümü” şiirinde Yahya Kemal Beyatlı;

“Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.” der.

“Rind” hoşgörüyü önceleyen dervişler ve insan-ı kâmiller için kullanılan Farsça bir kelime. Yahya Kemal de rind’in ölümünü böyle estetik bir biçimde anlatıyor. Şair Bâki de “Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” demiyor mu?

Mezar taşında “Bu sabah uyanamadım” yazan bir müzisyen vardı. Ölümü doğallaştıran bir tabiiliği hissettiriyor insana. Bizim kültürümüzde de Osmanlı’da mezar taşları yazımı başlı başına bir edebiyat unsurudur. Hayata dair kültürel öğeler değerlendirilirken, ölüm hep vazgeçilmezler arasındadır. Hatta hayatın anlamı ve ölümün varlığı hep iç içedir. Hayatı anlamlı kılan şeydir ölüm… O nedenle mezarlar hep şehrin içindedir. Hayat ölümle beraberdir çünkü. İnsana dair en bütüncül yani yalanlanamayan kurguda ölüm hep vardır. Yani aslında, ölümü ve devamını, kafamızda sağlam bir yere oturtmadan yaşanmaz, yaşanamaz. Ölüm sayesindedir ki hayat ile ilgili bakış açımız netleşir. Çünkü yaşamak için belli bir süre vardır ve yapılacak işler… Ölüm bize temelde bunu hatırlatır. Ölüm ile ilgili muhasebeler yapılmadan yaşam kurgulanamaz. Ölüm sayesinde, erteleme hastalığına keskin bir darbe vururuz aslında. Hatta “ölenle ölünmüyor” sözü dahi, kalanlara yaşamın devam ettiğini, sorumlulukların boynumuzda olduğunu hatırlatır hep. Çünkü yaşam sadece yemek içmek değildir. Ölüme bu anlamda, “hayatın rengi” diyen yorumlar da vardır. Ontolojik açıdan çok muhkem bir kurgu var ki, üzerinde düşünülmeye değer… Şöyle ki; dünya ahiretin tarlası ama dünyadaki insana da ahiret ile ilgili gerçekler aktarılarak bir düşünme imkânı sağlanıyor. Hatta Kur’an’da, ahiretteki insana dünyada kaç yıl yaşadığı sorularak bunun çok kısa bir zaman dilimi olduğu daha dünyada iken gözler önüne seriliyor. Yani bir bakıma yaşamın sürekliliğinden bahisle dünyadayken ahiret inşa edilirken, dünyadaki insana ahireti gösterip dünya hayatı inşa ediliyor. Bu gerçekten de çok kıymetli, varoluşsal bir kurgu. Her tarafında merhametle perçinlenmiş bir zaman ve mekan algısı. Hiç yoktan var edilen bir canlı için çok büyük bir özen ve ihtimam… Bunu anlamak için sadece ve sadece bu konu üzerinde bir an olsun düşünebilen “steril bir kafa” gerekiyor, o kadar… Yani olayı anlayacak kadar sade ve adaletli, kendine merhametli bir bakış açısı… Ölüm dahi, aynen doğum gibi bir milat… Anlayana kusursuz, pürüzsüz, temiz ve nezih… Ölüm kadar çok yaşanan bir olay var mı acaba? Tabii ki, hilafsız evet…

Neşelerimizi hüzünlerimizi hep ÖLÜM sonlandırır. “Popüler Ölüm” deyince ünlülerin ölümü gelmesin aklınıza. Popüler ölüm, tam tersine herkesi etkilediği için, herkeste olduğu için, herkes gibi ölmektir. Ölümün kendisi popülerdir, bizzat ölen insan değil. “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185) ayeti bu konuda herkesi eşit kılar.

Necip Fazıl’ın meşhur beyitlerini hatırlayalım:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber.

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber.

O dem ki perdeler kalkar, Perdeler iner.

Azrail’e “Hoş geldin!” diyebilmekte hüner.”

Hiç kimse, “Hayatımda melek görmedim.” demesin… Azrail (a.s.) bizim için çok kutsaldır… O’nu görmeden ölünmüyor ve ahirete açılan pencere ölümden geçiyor. Bu kadar sözden sonra geriye “güzel ölmek” kalıyor.

Tören cümlelerine alışılmış bir dünyada, hayatı bir seremoni bir oyun zannedenler yanılıyor. Hayat aslında sonunda söylediklerimizi başta söyleme sanatı… İşin özü, aslında tam bir ölüm tefekkürü... Ölümü düşünmek yani hayatı, hayatın manasını... Çünkü yaşadığımız hayatın en büyük gerçeği “ölüm”. Ölmekle doğmak arasındaki zaman dilimi, insan hayatına aktarılan maddi ve manevi “tecrübeyi” temsil ediyor. Fakat bir gerçek var ki, o da “insan iki kere ölmüyor”, sadece bir kere evet, sadece “bir kere” ölüyor. Çok önemli bir gerçek de var ki, o da, insanlar birlikte ölmüyorlar. “İnsan her zaman tek başına ölüyor.” Bu çok ciddi bir tecrübe yani yaşanan hal... Tek başına yaşanan bir “hal”. Aslında, maddi ve manevi en büyük tecrübe bu. Bir nesilden diğerine atlarken birlikte yaşama imkanının kalmadığı, artık dünyayı aynı gözle göremediğimiz ve birinin ölü diğerinin sağ olduğu halde herkesin kendi gerçeğiyle yüzleştiği, hiç kimsenin müstağni kalamayacağı zaman dilimi… Rahatlıkla gözlemlenebilen, çok açık… Yani her şey tabii bir akış içinde ve hiç kimsede aksamadan, hiç kimseyi aksatmadan devam edip gidiyor. Doğuyoruz, büyüyoruz ve ölüyoruz. Çok basit, ama keskin bir gerçek ve sonsuz defa doğru. Evet, hayatın mottosu bu... Hayatın ve gerçeğin haykırdığı en büyük manifesto… İçinde zerre kadar “görecelilik” olmayan hakikat, matematik soğukluğunda, buz gibi… Geçici zevklere doymayan, geçici zevklerle doyurulamayan insanın, “ebediyet” arayışını, özünden kavramakla “imana dönüşen” hakikat… Zaten var olan ama insan bunu fark edince “ruhi bir zevke” dönen “idrak”. İnsanın bu dünyada “ebedi kalamayacağı bilgisi”. Zevkleriyle birlikte zeval bulan bir beden, asıl görevi ruhu taşımak olan yani aslında ahlakı, merhameti, tevazuyu, adaleti, gözyaşını taşıyan… Tek başına ağlayan bir beden gördünüz mü hiç; mümkün mü bu? Kalpsiz, hissiz, duygusuz; asla… Cesetler ağlamazlar, cesede ağlanır ancak; ama aslında beraber yaşanan duygu dolu zamanlara, bölüşülen ekmeğe, kısacası varlığın var olduğu “varlık” neş’esine… Yani cesedin kendisine değil… Yunus’un “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.” demesindeki sır… Evet, ebediyet yolcusu bizler dünya hayatında ölümden bahsediyorsak bundan kasıt ancak fıtratın dirilişi olabilir…

Ölen insan ne düşünür? Hayatı düşünürsün, yapıp ettiklerini; pişmanlıkların “keşkelerin” olur. Bir taraftan gerçek manada ümidi arzularsın, sığınmak istersin Yaradan’a… Hakikaten düşünceli bir insan isen eğer, o esnada yanında helalleşmen gereken biri varsa, hiç şüphesiz, “Hakkını helal et!” dersin… Hem de riyasız… “Ah ne günlerdi; neler yaptım neler, şimdi geldik çattık, ölüm döşeğindeyiz.” dersin… Yapamadığın “kulluğu” düşünürsün… Yapmak istediğin güzel şeyleri… Mesela niçin namazlarını huşu içinde kılamadığını… Neden cömert olamadığını… Niçin dünyaya çok değer verdiğini… Elinde amel adına ne var dersin ama kendin bile “Yok ki...” dersin… Aslında böyle düşünmek bana göre “telaşsız ölüm…” İnsan, Yaradan’a güvenmese -hâşâ- böyle bir durumda her halde “kafayı sıyırır”, bağıra bağıra ölürdü… Bilemiyorum, belki de düşünmeye vakti yok, bir ömür boyu yapamadığını o anda da yapamıyor… Oysa hayatın kendisi duadır… Dua, ümitle yapılır, hayat ancak ümitle yaşanır… O nedenle ölürken de yaşarken de asla Allah’tan ümit kesilmez. Allah (c.c.); “Ben kulumun zannı üzereyim.” buyurmuyor mu?

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)

“Allah, (inkârcılara) -Yeryüzünde kaç sene kaldınız?- diye sorar. Onlar, -Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor.- derler. Allah, şöyle der: Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.” (Mü’minûn, 23/112-114)

“Kıyametin kopacağı gün suçlular, (dünyada) bir andan fazla kalmadıklarına yemin ederler. Onlar (dünyada haktan) işte böyle döndürülüyorlardı.” (Rûm, 30/55) ayetleri, çok net bir biçimde insana, kendi gerçeğini haykırıyor. Kul-Allah ilişkisinde hayata ve insanın akıbetine dair en net söylem, ölümün insanda varlık bulmasıdır. Bu haliyle ölüm, insan tarafından hissedilen, hayata dair en keskin bir duyumsamadır.

Hadislerde ise “Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehit böyle değildir. O, mazhar olduğu ikramlar sebebiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder.” (Müslim, İmaret 108, 109, (1877)) “Ölüm, her Müslüman’ın (günahı) için kefarettir.” (Râmûzü’l-ehâdîs, 237. sayfa, 9. hadis) Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bir yaşlı kadına “Yaşlılar cennete girmez.” latifesinde de Peygamber neşesiyle ölümle yüzleşmeler görürüz. Ölüm anında ziyaret ettiği bir gençle söyleşisi de baştan sona ümit doludur. Ölüm bu yönüyle de ümidi ve korkuyu bir arada barındıran bir gerçekliğe sahiptir.

Ölüm ve hayata dair varoluşsal gerçek, en muhkem şekilde kadim kültürlerde, kutsal metinlerde, peygamber öğretileri olarak yer almakta. İnsanlığın post-modern felsefelerle ve new-age akımlarla alt-üst edildiği bir dünyada ancak ölümün nasihat değeri uzun soluklu bir biçimde, insanlığa bir şeyler anlatma yetisine sahip görünüyor. O nedenle, yeryüzünde gerçekten de bir davası olan insanlar, ölürken dahi birbirinin yüzüne aynı şeyi haykırabileceklerse, gelin, daha dünyada iken, hayata dair yüzleşelim…

Biz insanlar için, hiç şüphesiz, uzun soluklu ve en önemli megatrend, “ahiret sosyolojisi” üzerine düşünmek olmalıdır. İnananlar için cennet ve cehennem, imanın ta kendisidir.