Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Peygamberimiz’in Topkapı Sarayı’ndaki Kılıcı - Aydın Usta

Bu Yazıyı Paylaşın:
Peygamberimiz’in Topkapı  Sarayı’ndaki Kılıcı - Aydın Usta

Gümüş işlemeciliğinde usta bir isimsiniz. Son günlerde yaptığınız farklı bir çalışma var. Biraz bahseder misiniz?

Evet, Hz. Peygamber’in Topkapı Sarayı’ndaki iki kılıcından birisinin aynısını bir gümüş işçiliği sergileyerek yaptık. Bu kılıç Peygamber Efendimiz’in (sav) Kutsal Emanetler’deki iki kılıcından deri kaplama olanının balçağı (kabza)... Üzerine de gül kakma yapıldı...

Yaptığınız kılıç, orjinalinin bire bir ölçülerinde mi?

Bire bir ölçülerde...

Özel bir müşteriye mi yapıldı, özel bir istek mi aldınız?

Evet, özel bir istek oldu, bundan dört tane yapılacak. Bir tanesi Bande Açe’ye gidecek, Açe’de bir camiye… Bana anlatılan o ki, tsunamiden sonra ortada duran beyaz bir cami vardı, o camiye gidecek. Bir tane ayak izi, bir tane sakal-ı şerif, bir tane de Peygamber Efendimiz’in (sav) kılıcı, yani benzeri. Çeliğini sıcak demirci ustası yapıyor, dövülerek hazırlanıyor. İki tanesinin metalini bitirdik, bir tanesinin de hem kını hem kabzası şu anda deri kaplanıyor, diğer süslemelerini yapıyoruz. Orijinal gümüş olacak , bunu tekrar kalıba alıp dökeceğiz. Bu, ana kalıp olarak hazırlandı, daha sonra kakma ile üzerindeki motifleri tekrar canlandıracağım, daha sonra altın rengini verebilmek için tombak kaplama yapılacak; mikron kaplama, içerisine on mikron altın kaplama gidiyor… Tahmin ediyorum 8-10 gram altın gidecek bütün parçalarına, orijinal gramında orijinal ölçülerinde çıkartacağız. Kutsal emanetlerdeki kınsız olanı 638 gram civarında, kınıyla 1423 gram… Şimdi afaki söylüyorum, bitmişi o gramlarda olacak.

Ölçüleri de yakın olacak birbirine değil mi?

Evet, bire bir ölçülerde olacak. Orada Peygamber Efendimiz’in dedesinin, babasının ve Peygamber Efendimiz’in ismi Arapça olarak orijinal kılıcın bir tarafında yazıyor; onu da dövü yaparak indirdik, yazdık. Bu bölüm altın varakla yazılacak, derinliğe işlenecek. Bittikten sonra teslim edeceğiz inşallah.

Bu çok kıymetli bir şey…

Evet öyle. Hamdolsun Rabbim bize bu sanatı lütfetmiş, maddi menfaat düşünmeden yapıyorsunuz. Bunu yaparken de sunulacak yerleri soruyorum… Nereye konulacak, kimler görecek? O görecek kişilerin heyecanı gözümün önüne geliyor. O zaman daha da şevkle yapıyorsun, detaylarla daha da meşgul oluyorsun, mümkün olduğu kadar kusursuz yapmaya çalışıyorsun… Ne oluyor? O haz zaten insana daha bir hoşnutluk veriyor, çok başka bir mutluluk, çok başka bir heyecan… Çünkü kalıcı olan, yapılan işler, aynı vakıf gibi. Biz de yapıyoruz bir yerlere, insanlar baktıklarında bir “Allah razı olsun” dedi mi, zaten bizim hanemizde ciddi bir birikim olacak inşallah.

Bir de piyasada hangi iş olsa “Bunu önce Aydın Ustaya götür, o bir baksın. Bu işlerden o anlar, o yapar, o ilgilenir.” diyorlar. Diğerleri sanki böyle biraz daha ithal ve çok olan ürünlerin toplu satışı gibi. Ama burası biraz daha spesifik çalışıyor, değil mi?

Butik tarzı çalışıyoruz genelde. Bizim asıl işimiz el işi takı imalatı, mümkün olduğu kadar her üründen az üretmek. Bizim kaynağımız da Osmanlı sanatı; Osmanlı’nın yumuşak hatları ve motifleri, tavan süslemeleri, kubbeleri… Bir de ecdadımız o kadar güzel işlemiş ki üçleri, beşleri ve yedileri; böyle mümkün olduğu kadar hep “tek”lerle… Enteresan bir şey, mesela bir yüzük yaptım; ortasında “Allah” lafzı var, seramik… Neyi vurgulamışım? Rabbim’in ismini buraya koyarken sekiz tane de köşe yaptım, çift oldu; bu cennetin kapısını temsil ediyor. Bunu yapsak uygun olur mu diye düşündük ve müsaade aldık. Bunu alan kişiler bilerek takar ve ona göre de muhafaza ve hürmet eder. Bunlara hürmet ederken de bir takva oluşacak, o kişinin de hanesinde bir artı olacak.  Artık bunlar hem gönlümüzde hem gözümüzün önünde olması lazım ki her zaman hafızamızda canlansın, görelim ve unutmayalım…

Yani bize Allah’ı hatırlatacak, cenneti hatırlatacak, bazı mukaddesatları hatırlatacak… Bir iş yaparken Allah’ın rızası var mı yok mu? İnsanları, yüzük takarken bile esasında bir manalar âleminin içine sokmayı düşünüyorsunuz, bu niyetle yapıyorsunuz…

Aynen buyurduğunuz gibi… Çok enteresan, farkında olmadan bir misyon üstleniyoruz aslında sanat çerçevesinde. Faraza böyle bir yüzük modeli düşünürken, tabii Osmanlı eserlerine çok fazla ilgi gösteriyorum. Biz mürekkep yalamış insanlar değiliz aslında, biz Kapalıçarşı Üniversitesinde hâlâ eğitimdeyiz ve bu eğitim bitmez, mezun olamayacağız…

Belki de bu bir avantaj, çünkü okulda okuduğunuz zaman size bir form kazandırıyorlar; bu budur, bu da budur, bunu böyle yaparsan böyle olur, neticesi bu olur gibi…

Bu sefer özgün sanatçıların çıkması gerçekten çok zorlaşıyor. Bir bakıyorum ki insanların elinde diğer insanların yaptıkları işler var, onları bir bakıma taklit etmeye çalışıyor, belki sizin özgünlüğünüz de buradan geliyor…

Evet, farkında olmadan bir misyon yükleniyoruz. Ben tasavvufla meşgul olmuyorum ama buna rağmen bir bakıyorum ki tasavvuf ehli kişilerin üslubunda ifadeler kullanmaya başlamışım. “Vav” harfi Arapçada bir harftir, çok dikkatimi çekti, çok enteresan. Osmanlı eserlerinde böyle devasa “vav” harfi yapmışlar. Bakıyorsunuz bir anne karnındaki cenine benziyor, ondan sonra bir “aynalı vav” yapmışlar, vav’dan bir “Hu” çıkarmışlar, Rabbin ismi Allah olmuş… Daha sonra “Vav ne imiş de bu kadar ehemmiyet gösterilmiş.” diyorsunuz… Tasavvuftaki manasını bana birisi şöyle söyledi: “Vav, anne karnındaki cenine benzer, aslında bir doğumu simgeler. Hayat ‘elif ile vav arasında’ bir seyahattir.” İfadenin güzelliğine bakar mısınız? Ne yapıyorsunuz bu sefer? O zaman “vav”ı da güzel yerlerde kullanalım, bu güzel anlatımı da yaparak bir “vav”a alıştıralım insanları, sonra elif yapalım…

Akabinde bir yüzük yaparken mesela taş kullanıyorsunuz. Diyorsunuz ki: Benim sevdiğim renk mavi, maviyi seyretmek beni rahatlatıyor, birçok insanı rahatlatıyordur, mavinin yanına da bir tane sandal koyayım diyorum. Tasavvuftaki anlatımı da şuymuş: Hayat, denizde giden sandala benzermiş; ömür bittiğinde bir limana yanaşırmış… Tabi ben buna bir liman yapmadan sadece seyahat eden bir sandal şekli veriyorum, taşı da üzerine koyuyorum ve insanlar baktıkça rahatlıyor. Yani mümkün olduğu kadar her ürüne bir anlam kazandırmaya çalışıyorum ki bu anlamla satarsak alan kişi de hoşnut oluyor, keyif alıyor. Sadece bir yüzük değil, bir kolye değil, bir aksesuar değil taktığı; bir yorum, anlam yüklü bir sanat eseri…

Bu gözle bir ürün yapıldığı zaman, alınıp birine hediye edildiği zaman, bu sefer pahası da biçilemiyor...

Tabii ki… Bakıyor sadece bir yüzük ama siz burada neyi gördüğünüzü anlatırsanız karşıdakine, o da o gözle bakıyor. Bakınca da anlam yükleniyor, insanın gönlüne daha bir hoş geliyor, takan kişi keyifle takıyor, daha özenle takıyor. Belki maddi olarak daha kıymetli bir takısı bile olsa bu sizin anlatarak verdiğiniz ürün onda daha farklı bir yer kazanıyor. Biz herhâlde biraz bunun peşindeyiz.

Bir dergide gördüm, Endülüslere ait bir kapı tokmağı… Dedim ki: Kapı tokmağı niye bu kadar önemli? Bir de ecdadımız her kapıda iki tane tokmak yapmış, bir tanesi kalın ses veriyor bir tanesi ince ses veriyor. İnce ses kapıda bir kadının olduğunu, kalın ses kapıda bir erkeğin olduğunu anlatıyor ve içerdeki ona göre tedbir alıyor kıyafet olarak, ona göre karşılıyor kapıdakini, ya da sese göre evdeki erkek veya hanım açıyor. Ne kadar güzel bir nezaket, bu ne kadar incelik… Ben bunu gördüm,  bunun ortasına da “vav koyalım” dedim, âcizane ters bir hilal ile vav yaptım, üzerine de besmele yazdım.

Esinlendiğiniz türbeler var, taçlar var…

Tabii, mesela bir tavan süslemesi. Osmanlı’da tavan süslemesinde her motifte bir anlam var. Tavanda sekizgen motifler oluyor, yine cenneti simgeliyor. Taşlar da gökyüzündeki yıldızları simgeliyor. Bir tavanı nasıl yaparız ki kullanabiliriz? Acizane minyatüre indirerek bir yüzük yaptım, kenarına da bir hilal koydum, takan bunu o mana da takıyor. Yıldızların kimisini zümrütle süsledik kimisini yakutla süsledik, bir anlam kazandı.

Taşların da burada bir etkisi var değil mi?

Mümkün olduğu kadar doğal taşları kullanmaya çalışıyoruz. Bilimsel olarak açıklanıyor, taşların da insan üzerinde etkileri var. Bu etkiyi verebilmesi için mümkün olduğu kadar doğal taşlar olması lazım. Her burcun bir taşı olduğu, her taşın da kişiye göre farklı etkileri olduğu söylenir, tabii pozitif manada. Mümkün oluğu kadar onları da kabiliyetimiz derecesinde değerlendirmeye çalışıyoruz. Çünkü her taşı gümüşle kullanmak maddi anlamda yük getiriyor. Maddi olarak en aza indirmeye çalışıyoruz, herkesin alabileceği bir rakama indirmek lazım. Sonuçta bu temel bir ihtiyaç değil ama her insan güzel ve hoş şeylerin kendisinde olmasını ister. Biz de âcizane onları maddi olarak daha aşağılara çekerek son kullanıcıya ulaştırmaya çalışıyoruz. Tabii bunları yaparken hizmet çerçevesinde de hareket etmeye çalışıyoruz. Kutsal Emanetler’de olsun, türbelerde olsun, tadilat ve restorasyon işlerinde hamdolsun kapımız çalınıyor. O manada da yardımcı olmaya çalışıyoruz. Rabbim nasip etti, Eyüp Sultan Türbesi’nin sandukasının etrafındaki III. Selim dönemine ait şebekenin tadilatını yaptım. Fatih Sultan Mehmet Han Türbesi’ndeki şebeke nasip oldu, onun da tadilatını yaptık. Kutsal Emanetler’den birkaçının tadilat ve restorasyonunu yaptık. Tabii altın ve gümüş olanları benim branşıma giriyor. Bununla birlikte ahşap da tadilat görmesi gerektiği zaman bu sefer onunla alakalı bir araştırma içine giriyoruz. Bu ahşap ne kadar uzun ömürlü olmalı, hangi ahşabı kullanmalıyım, hangi maddeye batırmalıyız ki güve yemesin… Üç yüz beş yüz sene nasıl gider, derken bir bakıyorsunuz ki bilgi dağarcığınız genişliyor, o yönde hareket edip doğru kişileri bulmaya çalışıyorsunuz. Bu sefer ayrıca bir hizmete de vesile olmuş oluyorsunuz.

Şu anda takıların çoğunda Kutsal Emanetler’den faydalanıyorum; motiflerde, desenlerde... Taşları da yurt dışından getirtmeye çalışıyoruz. Kimi zaman kendim getiriyorum, çok fazla ürün çıkartmak çok zor oluyor. Aynı modelden yüzlerce yapmak değil, haz almıyorsunuz zaten. Maddi anlamda ne kadar satılırsa o kadar para kazanırsınız ama diğer yönden diyorsunuz ki; az olsun kıymetli olsun.

Yüzüklerde tasavvuf büyüklerini simgeleyen çalışmalarınız vardı…

En son yaptığım Mevlana Hazretleri’nin tac-ı şerifi üzerindeki çizgiler. Beş tanedir bunlar, ayrımları orijinaldir, boğumlar da orijinal boğumdur.

Bunu yaparken nereden yola çıktınız?

Çok enteresan, mezar taşlarından yola çıktım. Mezar taşları günümüzde hâlâ yaşayan ciddi bir kaynak. Hangi tarikata mensup olduğu, hangi vazifeyi yaptığı, ne ile meşgul olduğu, mesleği nedir... İçine girdikçe bir bakıyorsunuz ki mezar taşlarında ciddi bir anlatım var. Herkes bakar ama farklı görür; biz de eğildikçe bize bir şeyler yansıtıyor, gösteriyor.

Tarikat pirlerinin tâc-ı şeriflerini de yüzüklere uygulamışsınız…

Evet, nasip oldu yaptık. Nakşibendilerin ve Halvetilerin yüzüklerini yaptık. Aslında güzel bir hoş seda, bir renk cümbüşü bu, neticede hepsinin istikameti aynı.

Osmanlı’da kuyumculuk, aslında sadece saray eşrafı ve yabancı devlet adamlarına hediye babında üretilen ürünlerle biraz daha yoğunlaşarak gelişmiş. Çünkü Osmanlı’nın büyüklüğünü, gücünü simgelemek adına hediyeler yapılıyor ve yabancı devletlere gönderiliyor. Bu Osmanlı’nın şanını gösterir, tabii bunda politika da var.

Barış Manço ile görüşmenizden bahseder misiniz, yüzük mü yapmıştınız kendisine?

Çok güzel bir yüzük yaptık kendisine. Kendisi beni aradı ve dedi ki: “Hakikaten çok güzel olmuş, çok beğenerek takıyorum, Allah senden razı olsun…” Benim de çok hoşuma gitmişti. Şu anda bizim yaptığımız ürünler butik tarzı dediğimiz takılar, arkadaşlarımızla yaptığımız ürünlerin çoğunda tevafuk olan hallerle ortaya çıkarttığımız işler. Çünkü geometri kimsenin tekelinde değil, şekiller kimsenin tekelinde değil, doğru şekillerle doğru taşları birleştirerek doğru ürünler yapıp misyonumuzu yansıtıyoruz. Mesela, yurt dışına ürünler yapıyoruz. Yurt dışındaki bir müşterim bana telefonda dedi ki: “Aydın, geçenlerde yaptığın bir tarz vardı, Bizans takıları, onlardan istiyorum.” Dedim ki: “Nasıl yani?”, “Bizans takıları” dedi. Dedim ki: “Ben Bizans takısının ne olduğunu bile bilmem. Sanat kimsenin tekelinde değildir ama ben Osmanlı kültürünü, Osmanlı motiflerini yansıtan ürünler yapmaya çalışıyorum.” Dedi ki: “Biz Osmanlı takısı dersek burada satamayız, Bizans takısı diyerek satıyoruz…” Dedim ki: “Kusura bakma! Eğer bu şekilde satıyorsan ben sana ürün yapmam. Çünkü doğru olan neyse o şekilde satalım, az satalım...” Nitekim böyle bir diyalog geçti. Ne kadar doğru söyledi ne kadar gerçek bilmiyorum ama bizim lanse ettiğimiz şekilde sattığını söyledi. Ondan sonra ürün verdim, hâlâ da veriyorum.

Biz hâlâ sanat aşkının içinde yoğruluyoruz. Aslında ticaret olarak düşündüğümüzde daha profesyonel düşünmek lazım, çünkü ürünlere yetişemiyoruz. Bu sefer bunu bu şekilde düşünürsem olayın ruhu değişir mi acaba diyorum. Acizane içimdeki sıkıntı o. Çünkü ürünler fabrikasyon değil, hepsi el işi olduğu için çok hızlı çıkmıyor.