Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Özel Yetenek ve Yetenek Yönetimi / Doç. Dr. A. Faruk Levent

Bu Yazıyı Paylaşın:
Özel Yetenek ve Yetenek Yönetimi / Doç. Dr. A. Faruk Levent

Tarihte “özel yetenek” deyince ne anlaşılmıştır? Zekâ ve yetenek konusunda niçin ölçme ihtiyacı hissedilmektedir?

Geçmişten günümüze “Üstün yetenek nedir?” sorusu dünyanın birçok ülkesinde cevap verilmeye çalışılan sorulardan biridir. Bu sorunun cevabı; zamandan zamana, kültürden kültüre ve coğrafyadan coğrafyaya göre farklılık gösterir. Batı toplumları, daha çok akademik başarı odaklı olan “analitik yetenek” ve “yaratıcılık” üzerinde dururken Doğu toplumlarının “erdem” gibi değerlere daha fazla önem verdikleri görülüyor. Her ne kadar bu konudaki görüşler kültürel farklılıklar gösterse de problem çözme gibi bazı beceriler üzerinde uzlaşma sağlandığı da söylenebilir. Örneğin Türk kültüründeki üstün zekâ figürleri üzerine yapılmış olan bir araştırmada Keloğlan ve Nasrettin Hoca gibi figürler öne çıkmıştır. Bu bulgu, pratik problem çözümü ve mantıksal düşünmenin Türk kültüründe üstün zekânın en önemli göstergeleri olduğunu ortaya koymaktadır.

Üstün yetenekle ilgili olarak bugüne kadar birçok tanım yapılmış olsa da literatürde ortak kabul gören bir tanım bulunmamaktadır. Ancak bilimsel bir kavram olarak ele alındığı 19. yüzyıldan bu yana üstün yeteneklilik, zekâ kavramı ve zekâyı ölçtüğü kabul edilen zekâ testleriyle açıklanmıştır. Zekâ testleri aracılığıyla tanımlama yapan kaynaklarda üstün yetenekliler, yapılan değerlendirme sonucunda zekâ bölümü sürekli olarak 130 ve daha yukarı puan alan bireylerdir. Ancak bu puan aralıkları tartışmalı bir konudur ve birçok uzman tarafından eleştirilmektedir. Zekâ testlerinden bağımsız yapılan tanımlamalara bakacak olursak üstün yeteneklilik “genel kabiliyetler, yaratıcılık ve motivasyonun bir bileşkesi” olarak tanımlanır.

21. yüzyıla yaklaşıldıkça zekâ tanımlarının daha liberalleştiği hatta “üstün zekâ” kavramı yerine “üstün yetenek” kavramının kullanılmaya başlandığı görülüyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bakanlığının kabul etmiş olduğu tanımda “üstün zekâlı çocuk” yerine “üstün yetenekli çocuk” kavramı kullanılmış olup bu kavram “akranlarına göre olağanüstü düzeyde ya da başarı potansiyeli gösteren çocuk” olarak tanımlanmıştır. Bu çocukların; zihinsel, yaratıcılık ya da sanatsal alanlarda yüksek performans kapasitesi gösterdiklerinin, sıra dışı liderlik kapasitesine sahip olduklarının veya akademik alanlarda olağanüstü başarı gösterdiklerinin altı çizilmiştir.

Türkiye’de de 90’lı yılların başında Amerika’da benimsenen anlayışa benzer olarak “üstün zekâ” kavramı yerine “üstün yetenek” kavramının kullanıldığı görülmektedir. 1991 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan bir raporda “üstün zekâ” ve “üstün özel yetenek” kavramları “üstün yetenek” başlığı altında toplanmıştır. Son olarak ülkemizde 2013-2016 yılları arasında Millî Eğitim Bakanı olan Nabi Avcı döneminde “üstün yetenek” kavramı yerine “özel yetenek” kavramı kullanılmaya başlanmıştır.

Nizâmü’l-Mülk’ün yetenek yönetimine dair düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Orta Çağ Dönemi’nde Avrupa’da zihinsel koşullar, kilisenin idolleri olan dogmalar ve skolastik düşünce karşısında iyice zayıflamıştı. Bununla birlikte Avrupa ülkeleri, maddi imkânsızlıklar nedeniyle bilim ve sanatla iletişime giremiyordu. Avrupa’nın bu durumu, bilim ve sanata büyük önem veren Orta Çağ Türk-İslam devletlerini bir cazibe merkezi, bu ülkelerdeki medreseleri ise birçok özel yetenekli insanın tercih ettiği birer ilim yuvası hâline getirdi. Bu noktada Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun baş veziri Nizâmü’l-Mülk çok önemli bir rol oynamıştır. Nizâmü’l-Mülk tarafından 1066 yılında Bağdat’ta ilk Nizâmiye medresesinin açılması, İslam eğitim tarihi açısından bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Nizâmü’l-Mülk’ün kurduğu Nizâmiye medreseleri, ilim adamlarına büyük imkânlar sağlanması ve bilimsel faaliyetlerin devlet eliyle yürütülmesi bakımından önceki eğitim kurumlarından farklıydı. Nizâmiye medreselerinde yetişip mezun olan öğrencilerin devlet kadrolarında yer alması bu sistemin kusursuz işlediğinin bir göstergesidir.

Gûlamhaneler konusundan ve gûlamların eğitiminden bahseder misiniz? Hangi döneme tekabül etmektedir? Celaleddin Karatay örneğinden bahseder misiniz?

Gûlam (kul) sistemi, esir veya köle olarak hizmete alınan kimselerin “Gulâmhâne” denilen askerî okullarda aldıkları eğitim neticesinde başta ordu olmak üzere çeşitli devlet hizmetlerinde istihdam edilmesi suretiyle işleyen bir mekanizmadır. “Kul” statüsünden “Bey” statüsüne geçişi sağlayan bu sistem, İslam dünyasında Abbasi Devleti ile uygulanmaya başlanmış; Büveyhoğulları ve Samanoğulları devletleri ile devam etmiş, Karahanlılar, Gazneliler ve Büyük Selçuklular gibi Türk devletlerinde de görülmüş; Büyük Selçukluları takip eden Anadolu Selçukluları, Eyyubîler ve Memlûkler ile de yaygınlık kazanmıştır. Osmanlı Devleti, Anadolu Selçuklularında uygulanan gûlam (kul) sistemini geliştirerek devşirme sistemini kurmuştur. Gûlam sisteminin devşirme sisteminden farkı ise çocuk veya gençlerin köle pazarlarından para ile satın alınmalarıdır. Ayrıca devşirme sisteminin sınırları kanun ile belirlenmekte olup bu kanuna göre devşirilen çocuklar, evlerinden ve yurtlarından alınmaktadır.

Büyük Selçuklu Devleti, Orta Çağ’ın en büyük ordularından birine sahipti. Bu ordunun üç ana kısımdan birini oluşturan hassa kuvvetleri, Gulâman-ı Saray olarak da adlandırılmaktaydı. Gulâman-ı Saray, küçük yaşta saraya alınan ve özel bir eğitimden geçirildikten sonra hassa ordusuna katılan kuvvetlerdi. Bunlar, kendi içlerinde bazı gruplara ayrılarak sultana hizmet ederlerdi.

Kendilerinden mükemmel bir asker olmaları beklenen gûlam adayları, yöneticiler tarafından en iyi şekilde eğitimden geçiriliyor, barınma ve beslenme ihtiyaçları ideal koşullarda karşılanıyordu. Bu gûlamlar eğitilirken diğer insanlardan tamamen uzak bir hayat yaşıyorlardı. Sultan tarafından satın alınan genç bir gûlam, kendi milletinden olanlarla beraber askerî kışlalara yerleştirilirdi. Gûlamların eğitim süreci, yetişkin olmalarına ve askerî bakımdan özel yeteneklere ulaşmalarına kadar devam ederdi. Bir gûlam, okula çok genç yaşta girdiyse azat edilmek için uzun yıllar orada kalmak zorundaydı. Okuma ve yazmada yeteneği keşfedilenler kalem erbabına seçilirlerdi. Gûlamlar arasında fıkıh âlimi, arif, edip, şair ve muhasebeci olanlar da vardı.

Anadolu Selçukluları döneminde liyakat ve sadakat sahibi bir gûlamın devlet hizmetindeki yükselişine en iyi örneklerden biri Celâleddin Karatay’dır. Celâleddin Karatay’ın, devşirilmesinden gûlamhanede yetişmesine ve buradan Selçuklu devlet yöneticiliğine uzanan hayat hikâyesi başarılarla doludur. Celâleddin Karatay, Rum asıllı bir gûlam olmasına rağmen üstün yetenekleri ve ahlakı sayesinde Alâeddin Keykubad zamanında öne çıkmıştır. Anadolu Selçukluları döneminin en parlak zamanlarında çeşitli devlet hizmetlerinde bulunmuş, I. Alâeddin Keykubad’ın ölümünden özellikle de Kösedağ Savaşı’ndan sonra devletin iç ve dış olaylar karşısında uğradığı sarsıntıları kontrol altına almıştır.

Celâleddin Karatay’ın eğitim durumu ve bilge kişiliği onun çok sağlam bir tahsil gördüğüne işaret etmektedir. Nitekim kervansaray vakfiyesinde kendisinden “âlim” olarak söz edilmesi, Karatay’ın gûlamhanede çok yönlü yetiştirildiğini ve medrese düzeyinde eğitim aldığını teyit etmektedir.

Osmanlı Devleti’nde Enderun mekteplerinin işleyişi nasıldı? Enderun mektebinden yetişen önemli şahsiyetlerden bahseder misiniz?

Enderûn Mektebi, hiyerarşik bir biçimde düzenlenmiş başlıca yedi odadan oluşan bir uzmanlık okulu niteliğindedir. Odaların her biri, birinci derecede bir odabaşına, ikinci derecede bir kethüdaya bağlıdır. Her oda; bir kütüphane memuru, kâtip, hazineci, imam ve üç müezzine sahiptir. Her grubun başında lala bulunurdu. Ayrıca odanın hacmine göre değişen sayılarda öğrenci danışmanları vardı. Enderûn Mektebinde bulunan odalar şu şekildeydi: Büyük oda, küçük oda, doğancı odası, seferli odası, kiler odası, hazine odası ve has oda.

Enderûn’daki odaların en yüksek kademesi olan Has Oda aynı zamanda eğitim ve öğretimin en üst kısmını oluşturmaktaydı. Bu odadaki eğitimin temel hedefi, devlet teşkilatında yöneticilik yapacak kişileri yetiştirmekti. Has Odadakiler, Enderûn Mektebinin elit kısmını oluştururdu. Defalarca seçimden geçmişler ve genç olmalarına rağmen sistemde önemli bir yere sahip olmuşlardı. Has Oda’daki Enderûnluların hepsinin rütbesi albaya eşitti. Has Oda’daki eğitim teoriden çok uygulamaya yönelikti.

Enderûn Mektebinden yetişen üst düzey devlet adamlarının sayısı hakkında farklı kaynaklarda farklı sayılar bulunmaktadır. Ortaylı’ya göre Enderûn Mektebinde 60 sadrazam, 3 şeyhülislam ve 23 kaptan-ı derya yetişmiştir. Uzunçarşılı ise hükûmet ve askerî memuriyetlerin yüksek seviyelerinde görev alanların yaklaşık yüzde 75’inin Enderûn mezunu olduklarını bildirmektedir. Enderûndan yetişen sadrazamlar arasında yer alan Sokullu Mehmet Paşa, Kanuni Sultan Süleyman zamanından önce Edirne Sarayı’nda sonrasında ise Topkapı Sarayı’na gelerek Enderûn sisteminde yetişen önemli şahsiyetlerden biridir. Sokullu Mehmet Paşa, Bosna’da Ravanci bölgesinde doğmuştu. Devşirilip İstanbul’a getirildiğinde 18 yaşındaydı. Hristiyan bir papazın oğlu ve asıl adı “Bayo” olan Sokullu Mehmet Paşa; Bosna’dan devşirme toplamakla görevlendirilen Yayabaşı Yeşilce Mehmed Bey tarafından beğenilip Saray’a alınmış, başarısı ve yeteneği ile zaman içinde yükselerek aralıksız üç padişaha sadrazamlık yapmıştır.

Enderûn’dan yetişmiş birçok şair, matematikçi, müzisyen, tarihçi ve ressam bulunmaktadır. Osmanlı tarihçilerinden Fındıklılı Mehmet Ağa, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve Koçi Bey mektepte yetişenlerden bazılarıdır. Ayrıca Ortaylı’ya göre Mimar Sinan, Orta Anadolu’dan devşirilmiş ve Enderûn’da eğitim almış ünlü şahsiyetlerden biridir.

Fatih döneminde yetenek yönetimine dair neler söylenebilir? Klasik Osmanlı döneminde bir ilim adamı göçüne rastlıyor muyuz?

Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı tarihi için olduğu kadar dünya tarihi için de üstün yetenekli bir kişidir. Hem kendisi bilim, felsefe ve sanatla ilgilenmiş hem de bu konularla uğraşan özel yetenekli insanları desteklemiştir. Fatih, İstanbul’u bir ilim merkezi hâline getirmek için önemli ilim adamlarını İstanbul’a çağırmış ve bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. İlim adamlarına gösterdiği saygı ve ödediği yüksek ücretler ile İran’daki, Mısır, Suriye ve diğer ülkelerdeki birçok ünlü ilim adamının ilgisini çekmeyi başardı. Fatih, yaptırdığı medreselere devrin meşhur bilginlerini müderris olarak atamıştır. Bu müderrisler arasında Ali Kuşçu, Mevlânâ Alâüddin Tûsi, Bursalı Hocazâde Muslihiddin Mustafa, Molla Hüsrev, Molla Zeyrek, Hızır Çelebi başta gelir. Fatih, bilimin ve sanatın milliyetinin olmadığının farkındaydı ve Müslüman ilim adamları kadar Hristiyan bilginlerin de İstanbul’a gelmesini sağlamıştır.

Leonardo da Vinci ve Michelangelo’nun iltica talebinden bahseder misiniz?

Fatih Sultan Mehmet’in oğlu II. Beyazıt, Haliç üzerinde yolcuların geçmesine ve eşya nakline mahsus bir köprü yaptırmak istiyordu. II. Beyazıt, bu proje için bazı uzmanların fikirlerini almıştı. Bu köprü projesi fikrinin Leonardo’ya kadar ulaşmış olduğu, uzun yıllar sonra bulunan bir belgeden anlaşılmaktadır. Bu belge, Leonardo’nun II. Beyazıt’a yazdığı bir mektubun Topkapı Sarayı arşivinde bulunan çevirisidir. Bu mektubunda Leonardo, çarkları rüzgârla dönen bir değirmenden ve gemilerin suyunu boşaltmaya yarayan bir tulumbadan söz ettikten sonra asıl konuya geçmekte ve Galata ile İstanbul arasında kurulacak köprüden bahsetmektedir. Mektuptan anlaşıldığı üzere Leonardo sadece Haliç’e köprü planıyla yetinmemekte, Boğaz’a da açılıp kapanan bir köprü kurmayı önermektedir. Tarihçilere göre Leonardo’nun tekliflerine olumlu bir cevap verilmemiştir. Çünkü 16. yüzyılın başlarında Leonardo’nun Haliç’te bir köprü yapması için uygun koşullar bulunmuyordu.

Leonardo da Vinci kadar ünlü bir diğer Rönesans sanatkârı olan Michelangelo da II. Beyazıt zamanında Osmanlı Devleti’ne gelmek için harekete geçmişti. Michelangelo, 16. yüzyılın başlarında Papa ile arası açılınca Roma’dan kaçmış ve Papa’nın ulaşamayacağı tek yer olan Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmayı düşünmüştü. Michelangelo da Leonardo da Vinci gibi Galata Köprüsü’nü yapmaya talipti. Ancak Michelangelo’nun dostları, Papa ile arasını bulunca, ünlü sanatkâr İstanbul’a gelmekten vazgeçti. Michelangelo’ya bu olaydan yıllar sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na gelmesi için bir çağrı yapıldı. İtalyan tüccar Tommasodi Zolfo, Yavuz Sultan Selim zamanında 1519’da, Michelangelo’ya bir mektup yazarak “Osmanlı topraklarına gelme konusunda eski fikri devam ediyorsa, Ragüza’dan yola çıkmasını, Türkler tarafından iyi karşılanacağını ve kazançlı çıkacağını” söylemişti. İtalyan tüccar, Yavuz Sultan Selim’in fikrini onaylaması üzerine daha önce Floransa’da birkaç kez görüştüğü Michelangelo’ya bu mektubu yazmıştı. Ancak İtalya’da el üstünde tutulan ünlü sanatkâr Osmanlı ülkesine gelmedi.