Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Manevi Kilitler / Dr. Metin Serimer

Bu Yazıyı Paylaşın:
Manevi Kilitler / Dr. Metin Serimer

Televizyonda kansere dair bilgilendirici sağlık programları hep ilgimi çekmiştir. Kimin ilgisini çekmez ki… Yaygınlığı bu denli fazla, insanların başına gelmesinden çok çekindiği, ürktüğü, korktuğu kanser… Bir dert, bir illet… Kendini Allah yoluna vermiş insanların ya da insanlarla dostane ilişkiler kurup onlarla dertleşebilecekleri mesafede duran manevi büyüklerin çabalarını, başkalarına yardım etmedeki içtenliklerini düşününce, tıpkı kanser programı yapmadaki hassasiyet gibi, başkalarını bilgilendirmeye yönelik bu çabanın aslında “manevi kanserlerle mücadele” olduğunu, bu çabaya düşmüş güzel insanların da hiç tanımadığı insanların manevi sağlığını düşünen kemalât sahibi insanlar olduğunu görmemek mümkün değil…

Toplumda çıkan “ahlaki yangın”, artık fitilinin ateşi nerede tutuşursa tutuşsun, harabe ve ahşap evlerde kolay yayılan yangınlar gibi, bacayı saran ateş, kısa sürede tüm topluma yayılan bir büyük yangına dönüşmektedir. Allah (cc) yardım eyleye, “İmdat, kurtarın beni, yanıyorum!” diyenlere… Yanan bilir, acının hükmünü… Çıkacak yangının eğitimini alan itfaiyeciler de “hangi şartlarda yangın ihtimali vardır”dan hareketle, “işi bilen” insanlar olarak, tedbir almayı öğretirler insana… Yine tebliğ hassasiyeti taşıyan, herkesin manevi sağlığını düşünen insanlar, mesela bir iş yerinde, bir dost ziyaretinde, masa üstündeki aşırı birikmiş tozları görüp ev sahibini incitmeden masayı temizlemek isteyen ziyaretçilere de benzetilebilir… Bir dost ilgisi, bir dost sıcaklığıdır aslında yaşanan… İnsanlıktan nasibini almış hiçbir kimse “Sana ne!” demez böyle diğergam insanlara… Bir dost tavsiyesi, biraz bölüşme, dertleşme, yol arkadaşlığıdır aslında istenen… Günümüzün tebliğcileri, kendilerini sadece nakleden bir şahıs olmanın ötesine ne zaman taşıyacaklar acaba? Burada kastedilen tabi ki sadece bilinen şahsi ibadetlerini yaparak hayatını sürdüren insanların bulunduğu ehliyet ya da liyakat değil… Kastedilen; günümüz insanını Allah’tan (cc), Allah’a (cc) kulluktan, ahiret düşüncesinden, Peygamber sevgisinden, salih insanlarla dostluktan ve beraberlikten alıkoyan her şey. Bu konuda insanı ters yönde cezbeden duygu, düşünce, fikir, felsefe adına ne varsa bizzat insan unsurunu tanıyarak yola çıkan ferasetli tespitlerin sahibi olan bir tebliğcinin, o ruha ve dinamizme sahip bir gönüllü ya da gönüllüler ordusunun ancak liyakat adına asgari şartları taşıyan bir yerde durduğu söylenebilir. İşte ancak bu konuda yol arkadaşlığı yapacak hakiki dostlar, kendilerini sevdirebilir, doğru bilgiler verebilir ve birbirine faydalı olabilir.

“ARAYIŞIN” ANLAMINI YORMAK

Günümüzün dertli, yaralı insanını düşününce, üstelik de istisnasız herkes aynı derdin içinde, aynı geminin içinde dertli yolcular olunca, geminin nereden gelip nereye gittiği, herkesi ilgilendiren bir serüvene dönüyor. “Dertliyiz, çünkü…” diye başlayan her cümlenin toplumda bir karşılığı olmalı. Arayan ve aranılan insanlar olmalı... Ortak dertlerle birbirini arayan insanlar olmalı… İkinci bir problem ise doğru adresleri bulmak, bulabilmek… Evet, televizyondan bilgilendiğini zanneden bir kitle var ülkemizde; “molla google” ise günahıyla sevabıyla ortada… Oysa insan; duyan, hisseden, acıyan, üzülen, gülen, diğergam bir “örnek” arıyor. Etiyle, canıyla, kanıyla aramızda olan bir “örnek”. Yani merhametli, şefkat dolu, adaletli, iyilikte müşfik, kötülüğe karşı kararlı ve dik, görünenin ötesinde göremediğimiz nedenlerin de ayrıntısını bilen, insanı tanıyan bir dost; sadece konuşan değil, hikmet sahibi ve her şeyi yerli yerine koymuş bir dost… İnsanın Allah (cc) ile ilişkisinde bir hakikat temsilcisi, hakikat taşıyıcısı olarak; “Evet, sahici olan bu, içimize sinen bu!” dedirtecek bir dost… Ellerini insanlığa açmış, donanımı yerinde, kucaklamaya hazır ve savunduğu değerler adına kimsenin kendisini kandıramayacağı, sadece Allah’a (cc) boyun bükmüş bir dost… Allah’ın yeryüzündeki kılıncı, şefkati, adaleti, merhameti… Çünkü anlatılan değerlerin bir öznesi olmalı, yaşayan bir özne… Kendi üzerinde, anlattıklarını yaşayan ve inceliklere sahip bir özne…

“ENE” (NEFS) ÇULLANMIŞ TEPEMİZE!

Evet, bugün insanlık arayış içinde… Ne var ki “ene (nefs); çullanmış üstümüze…” bastırıyor; hakikati sindirmek, doğruyu ezmek, insanı kendinden bezdirmek istercesine çullanmış üstümüze…

Hastalıklar iç içe; aşabilene aşk olsun… Haset, içinde kibri barındırıyor. Ucup ise kibirle akraba, riya başköşede endam eyliyor, sevgi öksüz, merhamet dokunsan ağlayacak, cömertlik sığıntı, dostluk yüzünü hiç göstermiyor… Çiçekler açmasın diye bütün mevsimler “kış…” Ölçüler dünyası mahzun, ölçüsüzlük ve değersizlik “değer” olmuş!.. Değerleri değer kılan bir değer arıyor insanlık…

Herkes biliyor ki “En yüksek hakikat kulluk!” Doğruluk, duyanların sağır, işitenlerin dilsiz olduğu bir yalnızlığa dönüşmüş adeta… Adaleti bekleyen dilsizlerin suskunluğu, yeryüzünü doğrular adına sahipsiz bırakmış… Kulluğun önünde bırakın şartlara bağlı maddi engelleri, insanın bizzat kendisi engel… Bireysel açıdan “Varlığın ve insanın Allah’a (cc) ulaşmasında zulmâni ve nurâni perdeler vardır.” derler ya.. İşte öyle… “Ebrârın sevabının mukarrebûnun günahı” olduğu söylenir. Maalesef, herkes kendinden tescilli en iyiye râm olmuş… “Yakîn” denen hikmet, hakikatin yollarına bal dökse de onunla beslenen yok… “Feyz” almak isteyen görünüşte çok ama “feyzle” nasiplenen o kadar az ki… Öyle görünüyor ki “kulluğu” sil baştan yeniden konuşmak gerekiyor… Mevlana’nın dediği gibi; “sözün maskarası olmadan”.

İnsan, yolda “yoldaş” arar… O yüzden “önce refik sonra tarik” demiş büyükler… Yani, önce “yoldaş”, “arkadaş” sonra “yol…” “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” Evet, insan dostuyla terbiye olur. O dost bazen eş, bazen evlat, bazen arkadaştır. “Gerçek dosta” giden yollar, hep bu dostluklarla örülür. Bu hakikati anlamayanlar, konuyu saptırarak “İnsan, insanın kurdudur.” demişler!.. Demişler de ne olmuş; dostluk ölmüş mü? Hayır, bin kere hayır… O yüzden büyükler, “halveti” yolun başına, “celveti” de sonuna koymuşlar. Arada bir fark görmedikleri için de “Halvetimiz celvettedir.” demişler. Yani halk içinde Hakk’a yakın olmayı, “celvet olmadan halvet olmaz” diye formüle etmişler…

Yolda olan “tebliğciler” için kaçınılmaz olan gerçek şu; tedavi ederken tedavi olmak… Söz dinleyen insanların olduğu ortamda herkes öğrencidir aslında. Yoksa büyük bir hastanede, hastaların birbirine “Ben hasta değilim.” demesi ne de komiktir… Ama her öğrencinin bir öğreteni olur. Bir insan riyadan bahsederken, riyadan kurtulmadığını bilen, hem konuşmak zorunda hem de riyadan kurtulmak zorunda olan bir insan olması da kaçınılmaz… Bu aslında, insanın derununda olan her acziyet için geçerli… Bu, ucup için de böyle, kibir için de… Kendini kandırmadan hakikate talip olmak ya da hakikatin bilgisinin peşinde olmak, en azından böyle bir yerde durmayı kaçınılmaz kılıyor… Çünkü hepsinin üzerinde bir gerçek var ki; “ilkelerin bağlayıcılığı”. Hangi ilke kimi ve nasıl bağlar? Peygamberlerin getirdiği hakikat nedir? İyiyi iyi, kötüyü kötü kılan nedir? Evet, ilkeler insanı bağlar, çünkü ilkeler ilahidir. O yüzden ilkeler, peygamberleri de bağlar. Peki ya insan!.. İnsanı bekleyen hakikat; son peygamberin ağzından “Benim bildiklerimi siz bilseydiniz...” diye dökülür… “Ümmet, ümmetî!” der son peygamber… Ahir zaman nebisi böyle söyler… Bir ömre bin derdi sığdıran çilekeş peygamber… “Küçük cihattan büyük cihada döndük.” diyen peygamber…

BİR BİLEN OLURSA…

Bir Peygamber merhameti ile bir Veli merhameti arasındaki fark, insanı köşeye sıkıştırıyor. Demek ki alınacak menziller uzun, yollar var “varmak için.” Tecelliler farklı… İmtihan esas, yollar aynı, lakin çile farklı. Söyleyen çok ama “Benim ahlakım Peygamber ahlakına benziyor.” demek kolay değil… Çünkü “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” kolay değil… “Allah’ın yardımını” bilmeden hissetmeden söylenecek söz aslında yok ve söylense de “söz” değil… İnsan, hissettiği kadarıyla; “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” diyor. Vesileler var “yollarda”. “Hilali göremiyorsan hilali görenlere git ki bayramı göresin.” diyor büyükler… İlahi hakikatle yüzleşmek, sadece kendini tanıma çabası da değil… Her şeyden önce “tanıtan” var… Sana “ben” dedirtmiyorlar bu yolda… Ney metaforunda olduğu gibi, “Önce dinle…” diyorlar… Molla Cami “Önce sev, sonra gel sana yolu göstereyim.” demişti asırlar ötesinden… Büyükler, işi bilenler “Seven kurtulur.” demişti… Sevene yolların kısaltıldığını söylediler hep… “Dinlemeyi, sevmeyi öğren.” dediler. “Üzerinde bu kadar ağırlıkla yol alamazsın, kurtul.” dediler. “Bir kez bas üstüne nefsin, bak ne oluyor.” dediler… “Kurtul ve hürriyetine kavuş.” dediler… Kurtul ki vuslata eresin, kurtul ki kendinle yüzleşesin, kurtul ki hakikate eresin dediler “hep”.

YOLUN SONU

Bir derviş, “Denize girene kadar kumsaldaki ayak izleri belli olur, denize girince izler görünmez.” diyor. Bu sözler insanın manevi yolculuğuna dair söylenmiş güzel sözler… Yolun başında da sonunda da gerçek olan şu ki; insanın kendi hikâyesinin her şeyden daha sahici, “okkalı” sözlerden de daha sahici olduğudur. İnsan kendisi hakkında söylenen sözlerin çok üstünde bir canlıdır. Her kitabın insanı anlattığı bilinir, çünkü kitabı da insan yazar derler. Bu anlamda gördüğümüz her eser de bir kitaptır ve insanın eseridir. Tek bir kitap vardır ki o insan eseri değildir; o da Kur’an’dır. İnsana verilen önem Kur’an’la tescillenmiştir. Çünkü Kur’an da bizzat insanı anlatır.

Evet, insanın hikâyesi… Yeryüzü, yaratıldığından beri insana misafirlik ediyor, insanı ağırlıyor. İnsanı yani insanlığı… Görünen o ki insan bedenen yaşlansa da eğer doğru yoldaysa manen gençleşiyor ama yeryüzü insanlığın şahsında bugün en yüce hakikatleri hasıraltı etmiş durumda. Hiç şüphesiz bütün zamanlar böyle değildi. Yeryüzünden, bir merhamet bir lütuf olarak peygamberler ve veliler, şehitler gelip geçti. Onların haykırdığı hakikat hiçbir zaman sönmeyeceğine göre, artık şunu görmemiz gerekiyor… Bugün içinde yaşadığımız zaman dilimi, insanın kulağına bir şeyler fısıldıyor. Bir gizem, bir sır gibi… Çünkü insan artık kendi sınırlarını zorluyor. Kabına sığmıyor, patlamaya hazır bir bomba gibi… Bir büyüğümüzün sözüyle; masada geçmişin bütün ideoloji, izm ve felsefeleri var. İnsanlık problemlerine hala çözüm bulamadı. Ne bir arada yaşayabilme problemini çözdü ne adaleti sağladı… Ve yine biz biliyoruz ki “Allah nurunu tamamlayacaktır.” Bir bu garip manzaraya bir de bu müjdeye baktığımızda aradaki boşluğu bir tek şey doldurabilir, o da “iman”. Bu çok açık… Gayesizlik, günümüzün en büyük kamburu… Gayeler somut hedeflerle beslenir… Hedefi olmayanlar olsa olsa kendilerini dayatır ya da pazarlarlar. Ama ortak bir hedef varsa “kaliteli ruhlar” hep oraya akarlar. Bir sevk-i ilahidir aslında bu… Ama bilinen bir gerçek var ki “adanmış ruhlar” ancak sevk-i ilahi dediğimiz ilahi muradın askeri olabilirler.

Bugün, “yolun sonunu” görmek için en başta sormamız gereken nedir? Adına ister “hakiki kulluk” deyin, ister “tebliğ” deyin, ister “mücadele…” Evet, bugün hangi yüksek hakikat, insanları tüm bu değerler uğruna peşinden sürükleyebilir? Çünkü her asır ilahi müjdelerin peşinden sürüklendi. Mekke’nin fethi, İstanbul’un fethi, Kudüs’ün fethi, Anadolu’nun fethi hep böyleydi…

Öyleyse geriye tek soru kalıyor: Allah aşkına; “Günümüzde İlahi murad nedir?” Lütfen, bilen varsa söylesin…