Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Komplo Teorileri Akıl Dışı mı? / Dr. Ömer Kemal Buhari

Bu Yazıyı Paylaşın:
Komplo Teorileri Akıl Dışı mı? / Dr. Ömer Kemal Buhari

Komplo teorileri deyince ne anlamalıyız? “Komplo teorisyenliği” bize bir şeylere inanıp inanmama hususunda nasıl bir çerçeve çizmektedir? “Komplo teorileri” konusunun ana başlıklarında komplo teorisyenliği anlamında neler var?

Öncelikle halletmemiz gereken asli bir mesele var: “Komplo teorisi” tam olarak ne anlama geliyor? Hepimiz bu sorunun cevabını zaten bildiğimizi düşünüyoruz ama zihin dünyamızdaki diğer kavramların çoğunda olduğu gibi burada da biraz derinlere inmek istediğimizde ciddi sorunlar baş gösteriyor. Komplo teorisi “iki yüzlü” bir kavram. Analitik olan ilk yüzünde; kavramı bileşenlerine böldüğümüzde “komplo” ve “teori” sözcükleri ortaya çıkıyor. Yani komplo teorileri ABD’li tarihçi Kathryn Olmsted’in tanımıyla şu anlama geliyor: “Bir komplo, iki veya daha çok insan suistimal etmek veya yasaları çiğnemek amacıyla bir araya geldiklerinde olur. Komplo teorisi, doğru olabilecek veya olmayabilecek bir komplo hakkında bir önermedir; henüz kanıtlanmamıştır.” Diğer yüzünü görmek içinse arama motorları üzerinden “komplo teorileri” şeklinde yapılacak bir arama yeterli. Günlük dildeki ve algıdaki bu yaygın kullanıma göre komplo teorisi doğru olabilecek veya olmayabilecek bir görüş değil, peşinen “deli saçması”, “hezeyan”, “paranoya” anlamlarına geliyor. Kavramın anlaşılması ve tartışılmasıyla ilgili mevcut sorunlar da tam bu ikirciklilik hâlinden doğuyor. Hâlihazırdaki tartışmalar günlük dil/algıdaki çarpık çerçeve üzerinden yürütülüyor ve komplo teorileri hakkında söz alan hiç kimse analitik tanımı esas almıyor. Bu, doğruya ulaştıracak bir yol değil.

Bu noktayı biraz daha açalım. Yaygın algıya göre 11 Eylül hadisesi ile ilgili ABD hükûmetinin resmî sürümü, yani saldırıyı Müslüman teröristlerin gerçekleştirdiği anlatısı “gerçek”. Bunu kabul etmeyen, örneğin İtalya Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın yaptığı gibi hadiseyi aslında ABD’nin ve/veya İsrail’in gerçekleştirdiğini öne süren sürümler ise “komplo teorileri”. Analitik tanıma göre ise her iki anlatı da birer komplo teorisi. Çünkü ilkinde Usame bin Ladin’in adamlarının planladığı ve yürürlüğe koyduğu bir komplo söz konusuyken ikincisinde ABD’nin ve/veya İsrail’in istihbarat örgütlerinin planladığı ve yürürlüğe koyduğu bir komplo söz konusu. O hâlde ilki “resmî komplo teorisi”, ikincisi “gayriresmî komplo teorisi” oluyor. Nitekim ABD’nin hadisenin araştırılması için görevlendirdiği resmî organ olan 11 Eylül Komisyonu’nun yayımladığı raporda da hadiseye bir “komplo” [conspiracy] adı verildiğini görüyoruz. O hâlde kavramın günlük dil ve algıdaki yaygın kullanımında bir şeylerin temelden yanlış olduğunu söylemek mümkün. Bu noktayı anlamak çok önemli çünkü diğer türlü bu kavramı ve muhtevasını rasyonel bir zeminde ele almamız mümkün değil.

Sorunuzun devamına gelecek olursak komplo teorileriyle ilgili muhtelif aktörler mevcut. Bunlardan birincisi (I) “komplo teorisyenleri”. Yani tarihî veya güncel bir hadiseyi açıklarken bunu bir komplo faaliyeti üzerinden yapanlar. Bu grup da kendi içinde ikiye ayrılıyor. (a) Hadiselerin komplolara dayandığını ileri sürerken bunu kanıtsız, tutarsız ve akıl dışı denebilecek bir şekilde yapanlar: Homo Conspiratus. Bunlar haklı gerekçelerle rasyonel yeteneklerine başvurmayan vasat tipler olarak görülebilir. (b) İkinci alt grup ise komplosal açıklamalara başvururken bunu, örneğin Kathryn Olmsted, Peter Dale Scott, Luc Montagnier gibi kanıtlı, tutarlı ve makul bir şekilde yapanlar. Bu gruptakileri diğer akademisyenlerden/bilim insanlarından ayırmak için elimizde önemli bir gerekçe yok çünkü ortaya koydukları kanıtlara bakıldığında vardıkları sonuç çoğunluğun vardığı sonuçtan farklı olsa da yöntemsel olarak akademik/bilimsel standartlara uygun hareket ediyorlar.

Meseledeki ikinci aktörler (II) kitabımda “negatif-genellemeciler” olarak adlandırdığım, “(tüm) komplo teorileri akıl dışıdır” olumsuz genellemesini yapan, buna dayanarak da “komplo teorisyenleri” olarak damgalanan insanların tamamına istihza ile yaklaşan insanlar. Bunlar yukarıda yaptığımız ayırımı yapmadan ana akımla ters düşenlerin tamamını akıl dışı olarak yaftalıyorlar. Örneğin David Icke’ın şekil değiştiren sürüngenlerin yer altından dünyayı yönettiği yönündeki teorisi ile Nobel ödüllü bilim insanı Luc Montagnier’in SARS-CoV-2 laboratuvar üretimi teorisini aynı çuvala koyuyorlar ve ikisine de istihzayla yaklaşıyorlar. Bunlar her ne kadar kendilerini “makul” tarafta gösterme telaşında olsa da kendileri de eleştirdikleri komplo teorisyenlerinden (ir)rasyonellik noktasında çok farklı olmayan, ortadaki kanıtlara bakmayan, tartışmaya yanaşmayan, görmezden gelen, berikilerden “daha da vasat” tipler. Bir türlü ikna edici bir biçimde temellendiremedikleri “komplo teorileri akıl dışıdır” genellemesi üzerinden “komplo teorilerine inananlar akıl dışı öznelerdir” genellemesine ulaşıyorlar ki tarihe baktığımızda bu tavrın oldukça yanlış yönlendirici olduğu aşikâr.

Üçüncü (III) aktörler ise “sapla samanı ayıralım” diyen “tikelciler”. Hâlihazırda sayıca azlar ama felsefi-analitik düşünceye aşina olanlar için en ikna edici yaklaşımı getirenler de yine onlar. Bu grup komplo teorilerinin bir kısmının gerçekten akıl dışı olduğunu, ancak hepsinin böyle özellikler göstermediğini; bununla birlikte akıl dışı ve makul teorileri birbirinden ayırmak için genelgeçer epistemolojik bir yöntem olmadığını, her bir vakanın ayrı ayrı, kendi içinde, kendi kanıtları üzerinden, yani tikel olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyenler. Onların savunduğu yaklaşıma göre örneğin “Almanya’nın Bielefeld şehrinin aslında var olmadığı, birilerinin bizi kandırdığı” yönündeki komplo teorisi Bielefeld şehrine yapılacak bir seyahat ile rahatlıkla çürütülebilir. Ancak acaba “komplo teorisi” olarak yaftalanan tüm görüşler bu minvalde midir, bu konuda temellendirilmiş itirazları var. Tikelcilerin tezleri hakkında araştırma yapmak isteyenler için şu isimlerin çalışmaları dikkat çekici olabilir: Kurtis Hagen, Matthew Dentith, Lance deHaven-Smith, Charles Pigden, Lee Basham, Lance deHaven-Smith, Jack Bratich. Kitabımda da negatif-genellemeci ve tikelci tezleri mukayeseli bir biçimde etraflıca ele almaya çalıştım.

“Komplo teorileri akıl dışı mıdır?” sorgulamasının kendisi dahi başlı başına çok ilginç… Komplo teorilerini algı, akıl ve gözlem arasında nereye oturtabiliriz? Niçin?

“Komplo teorileri akıl dışı mıdır?” sorusu pek sorulmuyor çünkü bu konuda konuşan herkes öyle oldukları üzerinde ittifak etmiş gibi görünüyor. Komplo teorileri ve teorisyenleri aleyhinde kullanılan dil de oldukça agresif ve keskin bir dil. Yine günlük dildeki ve algıdaki bu sorunlu tavır akademisyenlerimize de önemli bir ölçüde sirayet etmiş gibi görünüyor. Ülkemizde henüz hakkını vererek bu işin mutfağına giren, meselenin muhtelif boyutlarını adaletle ele alan bir çalışmaya rastlamadım. Komplo teorileri hakkında metinler üreten akademisyenlerimiz var ama hem azlar hem de kahir ekseriyeti negatif-genellemeci bir nokta-i nazardan bakarak komplo teorilerinin akıl dışı, sağlıksız ve tehlikeli olduğu yönündeki nakaratları tekrarlıyorlar. Ancak ıskaladıkları çok önemli hususlar var. Bunlardan belki de en önemlisi tarihin komplolarla dolu oluşu. Watergate, İran-Kontra, Tuskegee frengi deneyi ve benzeri gayriahlâki deneyler, Lavon hadisesi, Körfez Savaşı öncesindeki Nayirah tanıklığı hadisesi, 11 Eylül’den sonraki şarbon mektupları hadisesi, İtalya’da tüm üyeleriyle birlikte ifşa olan P2 mason locası, CIA’in MKUltra zihin kontrolü projesi, Edward Snowden’ın NSA belgelerini sızdırması ve kitlelerin gözetimi hususu, Panama ve Pandora Belgeleri, Volkswagen ve bazı diğer otomobil şirketlerinin dizel motor skandalı, Deutsche Bank, Udo Ulfkotte ve istihbarat örgütlerinin fonladığı gazeteciler, Gladio’nun sahte bayrak operasyonları... Tarih alanında okuryazar olanlar örnekleri kolaylıkla çoğaltabilir. Bütün bu hadiseler hakkındaki başat anlatılar analitik düzlemde birer komplo teorisi olmalarına rağmen günlük dildeki “komplo teorisi” kategorisinde değerlendirilmiyor, zira artık herkesin doğruluğunu kabul ettiği “tarihî gerçekler” kategorisine geçiş yapmış durumdalar. Bu çok bariz sebepten ötürü bizatihi “komplo teorileri akıl dışıdır” önermesinin akıl dışı olduğu açıklık kazanıyor. Komplolar tarih boyunca var olduysa o hâlde henüz ifşa olmamış komplolar da var olabilir ve bu konuda teoriler üretmek ile bir tarihçinin Reichstagsbrand, VI. George veya Julius Sezar’ın katli hakkında teoriler üretmesi arasında yapısal bir fark yok. Yani tarih boyunca komplolar var olduğu için prensip olarak bazı olayların altındaki sebeplerin komplolar olabileceğine inanmakta da akıl dışı ve egzotik bir şey yok. Bir şeyi iddia ederken asıl olan ortaya koyduğunuz kanıtlar. Ama nasıl ki işini layığıyla yapmayan “kötü tarihçiler, polisler, savcılar vb.” varsa aynı şekilde “kötü komplo teorisyenleri” de var. Bu bütün komplo teorisyenlerinin “kötü” olduğu anlamına nasıl gelebiliyor ve 11 Eylül hadisesini üç ay öncesinden öngören Bill Cooper gibi “teorisyenler” neden dikkate alınmıyor, belki bunlar üzerinde etraflıca düşünmek lazım.

Her şeye rağmen yukarıda değindiğimiz negatif-genellemeci algı gücünü koruyabiliyor. “Komplo teorisi" kavramı bazen o kadar tesirli oluyor ki insanların kendi duyularına, gözlemlerine, algılarına ve muhakeme yeteneklerine güvenmemelerini, ana akımın resmî anlatılarına koşulsuz ve körü körüne boyun eğmelerini sağlıyor. Örneğin 11 Eylül hadisesinin üzerinden 20 yıl geçti ancak 11 Eylül 2001 günü WTC7 adında üçüncü bir gökdelenin yıkıldığını eğitimli insanların dahi çoğunluğu bilmiyor. 47 katlı bu gökdelen o gün kendisine bir uçak çarpmamasına rağmen kontrollü yıkımlardakine benzer bir şekilde, simetrik bir biçimde ve serbest düşüşe yakın bir hızla yıkıldı. Bina yıkılmadan 20 dakika önce BBC muhabiri Jane Standley canlı yayında binanın yıkıldığını ilan etti. ABD’nin resmî organları yıkılış sebebi olarak binada çıkan “ofis yangınlarını” gösterdi ancak binanın yıkılış videolarını seyreden bir insanın bu binanın ofis yangınları yüzünden yıkılmadığını tespit etmesi zor değil. İnsanların kendi duyu organları ve muhakeme yetenekleri var ancak çeşitli psikolojik zaaflar sebebiyle bunlara başvurmuyorlar. Sosyal psikolog Leon Festinger’in “bilişsel uyumsuzluk” olarak kavramsallaştırdığı bir mekanizma insanların psişelerine hâkim oluyor, insanlar gözleriyle gördükleri gerçekleri dahi reddedebiliyor. “Komplo teorisi” kavramı bütün bu süreçlerde merkezî bir rol oynuyor çünkü insanlar gözleriyle gördüklerine inanırlarsa “komplo teorisyeni” kategorisine itileceklerini öngörüp kanıtlara bakmamayı tercih ediyorlar. Kişisel prestij, çoğunluktan ayrı düşme, dışlanma ve damgalanma korkusu gibi sebepler yüzünden “topa girmemek” onlara daha makul bir kişisel strateji olarak görünüyor. Onların bu tercihini onaylamasam da anlayabiliyorum çünkü bazı aktörler kitle iletişim araçlarında ve sosyal medyada “topa girenlere” bedel ödetmek, onları itibarsızlaştırmak için pusuda bekliyor gibi görünüyorlar. Ancak içinde yaşadığımız distopya zamanlarında bu tarz kişisel savunma mekanizmalarımızı gözden geçirmemizin vakti geldi de geçiyor. Çok sayıda büyük düşünürün de gördüğü üzere dünya hızla karanlık ve korkutucu bir yere, zamanında George Orwell’in betimlediği teknokratik bir totalitarizme doğru adım adım götürülüyor. WTC7/11 Eylül hadisesi sadece tekil bir örnek.

Komplo teorileri meselesinin içyüzü: “Bilgi ve güç” başlıklı bir yaklaşımınız var. Bu konuyu felsefi olarak biraz açar mısınız? Böyle düşünmemizi sağlayan akli yaklaşımlar nelerdir?

Kitabımın son bölümünde bu konuya değinmeye çalıştım. Kanaatimce “komplo teorileri” meselesinin iç yüzünü kadim bir konu, bilgi ve güç arasındaki ilişki teşkil ediyor. Yaklaşık 400 sene önce Francis Bacon “bilgi bizatihi güçtür” tespitini yapmış. Ondan sonra da çok sayıda düşünür aynı bağlantı üzerinde durmuş. Michel Foucault, Edward Said, Noam Chomsky gibi isimler bir çırpıda akla gelenler. Bilgiyi ve dolayısıyla algıyı yöneten gücü de elde ediyor. “Komplo teorisi” kavramı 19. yüzyılda hukuk alanında ortaya çıkmış bir kavram. Suçların araştırılmasında bir komploya işaret eden yaklaşımlar “komplo teorisi” olarak adlandırılıyor. Günümüzde de birçok ceza hukuku sisteminde “komplo” başlığı mevcut. Daha sonra sosyal bilimcilerin elinde olumsuz bir muhteva kazanıyor. Bu olumsuz algının yaygınlaşması ise John F. Kennedy suikastını müteakip gerçekleşiyor. CIA’in “Dispatch 1035-960” başlıklı bir iletisi var ki burada Kennedy suikastına dair “komplo teorilerinin” nasıl bastırılacağına yönelik somut taktikler yer alıyor. Suikastın yapıldığı 1963 yılından itibaren “komplo teorisi” kavramı medyada olumsuz bir semantik çerçeve dâhilinde, sistematik biçimde yaygınlaştırılıyor. “Paranoyak, radikal, kaçık, kült, takıntılı, psikotik, acayip, hastalıklı, marjinal, deli, iğrenç, çılgın, yobaz, aşırılıkçı, dengesiz” gibi güçlü lakaplar [name-callings] komplo teorileriyle süreğen bir biçimde ilişkilendiriliyor ki aslında bu, günümüzdeki medya organlarından da aşina olduğumuz bir birliktelik. Yine literatürde sıkça değinilen ve bu konudaki olumsuz algıyı şekillendiren temel metinlerden olan Richard Hofstadter’in “Paranoyak Tarz” başlıklı makalesinin ilk sürümü de Kennedy suikastıyla aynı ay içerisinde yayımlanıyor. Belki Batı’daki siyasi otoriteler bu kavramın operasyonel gücünü keşfederek diğer ihtilaflı hadiseleri de “komplo teorisi” kategorisine atmayı tercih ediyor olabilirler. Gerçek ne olursa olsun, işlenen suçlar hakkında insanların ulaştığı bilgileri sansürlemek için gerçekten elverişli olan yapısal bir kavram. Bu şekilde yukarıda değindiğim WTC7 hususunu ve benzerlerini (“sihirli kurşun”, Event 201 vb.) rasyonel bir düzlemde tartışmak, bu tartışmalarda güçlü kanıtın galip gelmesi, toplumsal kararların bu şekilde alınması gibi mekanizmalar sekteye uğratılmış olunuyor. Komplo teorisi kavramı tartışmaları kanıtların konuşulduğu mikro-düzlemden kanıtları getirenin konuşulduğu makro-düzleme taşıyarak bilgi edinme faaliyetlerini ele geçiriyor. Apaçık kanıtlar bu şekilde görmezden gelinebiliyor ve insanların kaderine müzakereyle aydınlanmış bir ortak akıl değil, küresel güç merkezleri keyfî olarak karar verir hâle geliyor. Burada insanlığın geleceği adına çok tehlikeli bir mekanizma söz konusu. Çoğu zaman “komplo teorisi” kavramı dünyayı doğru okumamızın önünde bir engel, bir muhafız, bir eşik bekçisi olabiliyor. Yani küresel güç merkezinin hâkim kılmak istediği yorumları, anlatıları ve algıyı dayatan, bu fanusun dışına çıkmak isteyenleri disipline eden ve sosyo-psikolojik yöntemlerle cezalandıran bir mizansen söz konusu.

Bilgi ve güç ilişkisi açısından bakıldığında mesele oldukça aşikâr. Literatürde sıkça dile getirildiği üzere “komplo teorisi” kavramı sıklıkla bir baskı aracı, hakikatle aramızda bir perde, patolojizasyon aracı, aldatıcı bir bağlam yok edici, dışlama mekanizması, silahlaştırılmış dil, ön alıcı yafta, susturma yöntemi, dilsel-zihinsel kontrol aracı, savaş kavramı, algımıza takılan bir filtre, ağzımıza geçirilen bir ağızlık, üstümüze giydirilen bir deli gömleği olabiliyor.

Komplo teorileri kavramına pozitif ya da negatif manada mesafeli yaklaşmamızı sağlayacak duruş nasıl olmalı ve ne yapmalıyız?

Felsefi-eleştirel akıl ile tanışmalıyız. Bu her şeyden önce “şüphe” anlamına geliyor: Sokrates’te, Gazâlî’de, Descartes’ta ve filozofların çoğunluğunda bulduğumuz sistematik şüphe. Bize en doğal, en hakiki, en mutlak gelen kavramları dahi sorgulamayı öğrenmeli, bunu bir meleke hâline getirmeliyiz. Aksi hâlde konformizm belasına müptela oluyor, çoğunluğun ve ana akımın dediklerine körü körüne inanıp tabiri caizse aklımızın şalterlerini indiriyoruz. Bir görüş otoriteler ve ana akım tarafından “komplo teorisi” olarak yaftalandığı için onu abes görme konformizminden vazgeçmeliyiz. Kant’ın Aydınlanma’yı tarif etmek için kullandığı “Sapere aude!” buyruğunu kendi hayatlarımızda da uygulamalı yani bilmeye cüret etmeliyiz. Herhangi bir olayın hakikatini merak ediyorsak o olay hakkındaki tüm kanıtları ve anlatıları ciddiyetle, açık fikirlilikle ve entelektüel dürüstlükle muhakeme etmeli, ancak bunu yaptıktan sonra bir sonuca varmalıyız. Bunu yaparsak bazı komplo teorilerinin sanrısal, diğerlerinin ise makul olduğu sonucuna varmamız söz konusu olabilir.

Çok sayıda insanın bir algıyı/görüşü benimsemesi o algının/görüşün hakikat olduğu anlamına gelmiyor, zira kitleler zannedildiğinden daha sıklıkla yanlışta ittifak edebiliyor. Örneğin Galileo Galilei, yaptığı araştırmalar ve tefekkür sayesinde çoğunluğun görüşüyle, ana akımla ve resmî otoritelerle zıtlaşan bir hakikati gördü ve keşfettiği hakikati diğerlerine de keşfettirmek adına gücü yettiğince konuşmaya devam etti. “Dünya dönüyor!” dediğinde işin hakikatinin ne olduğu çoğunluğa sorulacak olsaydı üzerinde ittifak edilen yanlış doğru zannedilmeye devam edilecekti. Ne kadar ilginç bir paradoks değil mi? Bugün komplo teorisyenlerini akıl dışı göstermek için başvurulan “Düz Dünya Teorisi” Galileo’nun yaşadığı çağın resmî görüşüydü ve Galileo çağının “komplo teorisyeni” idi!

Son söz olarak, artık yararından çok zararı olduğu ortada olan “komplo teorisi”, “komplo teorisyeni” ve “komploculuk” gibi kavramları içeren dili kullanmamalı, bunun da ötesinde bu kavramların dayattığı zihinsel tesiri reddetmeliyiz. Muhtelif hadiselerin hakikatini araştırırken kanıtları getirenleri değil, kanıtların kendilerini tartışabilmeliyiz. Bu zihinsel sıçramayı yaptığımızda düşünsel anlamda özgürleşmemiz, zihnimize tahakküm eden benzer başka kavramlar varsa (ki epey var gibi görünüyor...) onları da tasfiye etmemiz söz konusu olabilir. Kendi dünyamızı inşa etmemiz başka türlü mümkün görünmüyor...