Klasik Mimaride Yenilik Arayışı / Mimar Hüsrev Tayla
Kocatepe Camii mimarısınız. Camiyi yaparken klasik üsluptaki Selâtîn Camilerinden esinlendiniz mi?
Camiler birbirine benzemez, çünkü ben klasik mimarinin ruhunu biliyorum. Kocatepe Camii’ni yaptım ama bu hiçbirinin kopyası değil. Ama hiçbiri ötekinin kopyası değildir. Hepsinin verdiği etki farklı, mimarlık şema demek değildir. Ben Kocatepe’de bambaşka şeyler yaptım. Kocatepe’de dört tane minare yaptık. Oraya bir tane minare yapsan komik olur, küçük gelir. Böyle mimariler bir nispetler manzumu ve birliğidir. Bir defa kopyanın ne olduğunu bilmeyen insanlar var. Kocatepe Camii Süleymaniye’nin kopyası ise, Süleymaniye Camii, Yeni Camii ve Sultanahmet Camii Şehzade’nin kopyasıdır. Çünkü orada dört ayak var; ortada bir kubbe, dört tane yarım kubbe var. Bunların şeması bu. Hiçbiri değişmemiş ki... Ama Şehzade Camii veya II. Beyazıt Camii, Ayasofya’nın kopyası değildir. Kubbe yapacaksan bir ayak yapacaksın. “Bunun da dört ayağı var, onun da dört ayağı var” diye kopyası demek değildir. Şimdi ben de istiyorum ki bir mühendis bulayım da, bana istediğim şekli ayaksız ve kemersiz yapabilsin. İşte o zaman bütün gücümle ve bilgimle çalışmak isterim. Benim bu yaştan sonra mühendislik öğrenmem de mümkün değil. Ben şimdi 88 yaşındayım. Yaşasam daha kaç sene yaşarım. Ama Allah’tan (cc) ömür istedim aklımdaki cami yapmak için...
Bazı sözde modern insanlar benim cami merakımdan dolayı beni eleştiriyorlar. Tabi insan üzülüyor. Osmanlı mimarisi üzerine araştırmalar yapan ve mimari tasarımda geleneksel motiflerin yeniden kullanılmasına öncülük eden Sedad Hakkı Eldem bana bir gün, “Hüsrev Bey, sen boşver onları, senin cami çok güzel oluyor,” dedi. O işi bilen birisi olduğu için benim yaptığım bir proje karşısında kendini küçülmüş hissetmiyordu. Allah’a şükür ki, Kocatepe Camiini yapmak bana kısmet oldu.
Şakirin Camii’nin tasarlanması işi size nasıl geldi?
Şakir Ailesi karşıma çıkınca çok memnun oldum. Bazı sorunlar çıksa da projeyi gerçekleştirme imkanı bulmuş oldum.
Şu an Anadolu’da birçok camiler var. Bunlar da Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin çok kötü taklitleri. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Şimdi efendim, cami mimarisi sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Eğer girmişseniz içine, bir şeyler becerebiliyorsanız, mecbursunuz bir üslupta yapmaya...
Siz klasik üslupta yapılan camilerin yanında yeni bir tarz oluşturmak için projelerinizi gerçekleştirme imkanı buldunuz…
Şimdi ben neden bu kadar uğraşıyorum? Bu işin peşine neden bu kadar gidiyorum? Niçin bu inadı yapıyorum derseniz; başkalarına bir örnek olmak için inat ediyorum. Bir tarz oluşturmak kolay bir şey değil. 3-5 tane cami denemesi ile ben tatmin olmadım.
Biz aslında bir tane çalışmanın üç tane benzer kopyasını yaptık. Neden değiştirmiyorum? Çünkü değiştirmek için bir hamle yapmak bir hücum yapmak lazım. Benim bilmediğim şeyleri yapmak lazım. Nedir bu benim bilmediğim şey mimaride?
Siz sıkıntıyı nerede görüyorsunuz?
Sen 88 yaşına gel, ömrün cami mimarisi içinde geçsin, ama yine de insanın bilmediği şeyler var. Buradaki en önemli sıkıntı nedir? Sadece cami planı ile olmuyor, tamamlayıcı unsurların da var. İnşaat bilgisi ve teknolojisi çok önem arz ediyor. Bunun yanında cami sadece bir kubbe, bir minber, bir mihraptan oluşmuyor. Burada imamın kullandığı üç şey var: Minber, mihrab, vaaz kürsüsü. Bunların üçü de imamın görevini yaptığı yerler. Birinde vaaz verir, birinde namaz kıldırır, birinde hutbe okur, ondan çıkar ona gider. Bunların birbirleriyle alakası vardır. Birbiri ile uyumlu olması gerekir. Bakın mesela Mimar Sinan her yönüyle kendini geliştirmiş biriydi, hat da bilirdi. Bir caminin dekorasyonunu yapmak önemli bir şey. Hele siz bilmiyorsanız ise otomatik olarak oradakilerin eline geçerseniz... Nakkaş geliyor hat bilmiyor, hattat nakış bilmiyor, o zaman bir curcuna oluyor. Bir eserde her birini başkası yaparsa olmaz, bir bütünlük olması lazım.
Ne gibi hamleler?
Mesela elimizde Batı’nın kullandığı “kabuk” diye bir çatı örtüsü var. Bu tip kabuk yapıları, yalnız ince bir örtü şeklindedir. Taşıyıcı da taşıyan da kendisidir. Ne ayak ne de kemer kullanılır. Türkiye’de henüz mühendislerimiz -hocalarımız dahil- ayaksız bir kabuk nasıl yapılır, bize göstermediler. Ben öteden beri hep günümüz mimarisi nasıl olmalı diye düşünmekteydim ve üç küçük camide bu konuda örnek verdim. Bu üç camide de sanki bilmiyormuşum gibi 4 ayak ve 4 kemer kullandım. Çünkü mühendis olmadığım için o kabuğun nasıl taşınacağını halletmem mümkün değil…
Geleneğimizin cami mimarisi anlayışını nasıl geliştirebiliriz?
Camiler 10-11.yy’da Selçuklu ve Osmanlı ile kültürümüze girmiş ve bugüne kadar gelmiş. Bir cami fikrimiz var. Mesela bizim camilerimizle Arap camileri hem plan, hem de görüntü bakımından farklıdır. Arap camileri yatay olur ve uzun cepheleri kıbleye doğrudur. Bizim camilerimiz kare planlıdır. Arap camileri çok ayaklı olduğu için yatay ve küçük mekânları olur. Mimariden gelen bir özelliktir bu. Diyarbakır Ulu Camii tam bir Arap camisidir, dikdörtgendir. Onların bulunduğu bölge Araplar’ın ağırlıklı olduğu bir dönemde yapılmıştır. Biz bu geleneğimizin cami anlayışını elbette geliştirmeliyiz. Ancak bu söylendiği kadar kolay değildir. Ya geleneğin mimarisini zenginleştirerek, büyük ustalar yetiştirerek ve günümüz mimarisinden ilaveler yaparak yapılabilir ya da o eski üslubu bütün özellikleri ile muhafaza ederek, bunun yanı sıra yeni bir üslup aramamız lazım. Üniversite hocaları bu işe pek eğilmiyorlar ama mimarlar, mühendisler ve sanatkarların bu işe yönelmeleriyle ancak bu işler olabilir. Bizim de çok çaba sarf etmemiz lazım. Bunu yaparken de saygı şart. Ben de içinde olmadığım bir mesleğe saygı gösteririm.
Bizde de tek bir mühendis, en meşhur profesör cami üzerinde çalışmamışlar. Sıkıntı burada... Şimdi ben mimar olarak 50 metre çapında yapmak isterim. Ama mühendisin onun hesaplamalarını yapması gerekiyor. Bu tam anlamı ile koordinasyon gerektiren bir iş. Ankara’da Kocatepe’yi yaptık 45-50 metre. Onu yapabiliyoruz. Çünkü onun geleneksel bir mimarisi var. Ben de yeni baştan da tahsile başlayacak yaşta değilim. Şimdi 40 yaşımda olsam mühendisliğe başlardım.
Kırk yıl önce olsaydınız 48 yaşında olacaktınız. Bu sizin işinizi ne kadar sevdiğinizin bir göstergesi. Peki, mimarlar ve mühendisler birbirlerini tamamlamıyorlar mı?
Hayır... Bizim çok üst seviyede profesörlerimiz var. Ama camiye gelince başlarını çevirip bakmıyorlar. İnsan bir merak eder ya şunun hesabını bir de ben yapayım diye. Bak ben açıkçasını söylüyorum. Benim yaptığım şey esasında bir taslak. Bunun mühendislik hesaplarının iyi yapılması lazım.
Onları mühendisler yapacak değil mi?
Evet... Onları mühendisler yapacak ve onlar olmayınca da ben yeni tarzda yaptığım camilere yine kemer koyuyorum, yine ayak koyuyorum. O kabukluktan çıkıyor. Kubbe örtüsünün ayaklarını yere indirmiş oluyorum. Yani bunun böyle olmaması gerektiğini ben de biliyorum. Ama bunu bir nevi mühendisleri ikaz için yapıyorum. Kim buna bakar diye!
Biz de okuyoruz da, haberiniz olsun böyle bir bilim var diye okutuyorlar, uzmanlık alanımız değil. Ama bir nispetler ilişkisi öğreniyorsun. Hesaplamayı unutuyorsun ama bir kemer ne kadar kalın olur ne kadar açıklık geçer... Herkes para peşinde… Kimsede bu işe para vermediği için, uğraşmıyorlar.
Belki bir mühendis kafayı takar da uğraşır. Öyle samimi bir mühendis olsa, kabuk da yapabilecek olan. Çünkü kabuk hiçbir müessese yok... Ne kolonlar ne de kemerler ve 6-7 santime kadar bir kabukla 100 metreyi aşıyorlar. Her baba yiğidin yapabileceği iş değil. Yani hesabını çok iyi bilecek ki yarın 100 kişi ölmesin altında. Yoksa ben de bir mühendis bulurdum; “Biraz çalış da gel beraber yapalım.” diyerek. Ama yok uzman olacak ve bu yüzden modern cami yapamıyoruz. Evet, Selimiye Camii var. Sinan kim? Sinan, padişahın hassa mimarlarının başı. Peki, nasıl olmuş bu adam böyle? Bu adam devşirme. Özellikle devşirilecek insanların güzel insan olmasına dikkat ederlermiş. Yüzü güzel olanın kalbi de güzel olur diye bir laf vardır.
Cami mimarisine olan ilginiz nereden geliyor?
Ecdad olarak sayabileceğimiz kişilerin yaptığı camileri hayret ve zevkle seyrediyorum. Onlardan ders almaya çalışıyorum. Cami adı “cem etmekten” yani toplanmaktan gelmekte ve bir şeyi değil, birçok şeyi ifade etmektedir. Birincisi insanların yakın çevresinde, rahat namaz kılabilecekleri mekânların oluşması, ikincisi ve daha önemlisi, özellikle Cuma günleri, birbirini çoktandır görmemiş insanların biraraya gelip, hal hatır sormasını, halleşmesine imkan sağlamaktır. Elbetteki bir ibadet mekanı olarak, Türk kültürünün tanınmasında büyük hizmeti de inkar edilemez. Bana diyorlar ki sen gerici mi oldun? Ya insan camiye gitmekle, cami yapmakla gerici mi olur!.. Tabi şimdi gidemiyorum camiye. Bursa’da yetiştim ben. Camilere devam edemedim. Üniversiteye gittik. Beceremedik o işi. Kendi başıma kılıyorum tabi. Ama camiye gidip de sağa sola bakmak istemiyorum. Onun için evde kılabildiğim kadar kılıyorum. Bugünlerde bir de hastalığım var, dışarı çıkınca düşerim korkusu var.
Çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti? Mimari yapılara ilgi duyar mıydınız?
Bursa doğumluyum. Aşağı yukarı lise sonuna kadar Bursa’da yaşadım. Ben altısı yaşayan, dokuz kardeşin sonuncusuydum. Bu sebeple de kendimi tanımaya başladığımda babam epey yaşlıydı. Onu çok severdim. Evimiz Ulu camii ve Çarşı’ya çok yakındı. Babam öğleden evden çıkar, Önce Ulu camii’ye gider namazını kılar, sonra kahveye giderdi. Hoş sohbet bir insandı. Etrafında hep 8-10 kişi toplanırdı. Ben de bazen gidip sohbetlerini dinlerdim. Çocukluğumdan itibaren eski eserlere karşı bir sevgi duyardım. Bunun sebebi belki de Ulu camii, babamı görmek için gittiğim Kapalıçarşı, Orhan Camii ve diğer anıtlarla çevrili bir ortamda bulunmamdı.
Babanız Bosna’dan mı gelmişler?
Evet... Babamlar Bosna’dan gelmişler. 19. yüzyılın son kesiminde gelmişler ve ben son çocuklarıyım. Onun için ben bu güne dayanabildim. 88 yaşındayım, bu güne geldim ve hiçbir kardeşim kalmadı, hepsi vefat ettiler.
Daha sonra Bosna’ya gitme imkanınız oldu mu?
Ben oraya beş altı defa gittim. Bizim Boşnakların bulunduğu mahalleye hep görevli gittim. Ben ailenin en küçüğü olduğum için Boşnakça öğrenemedim. Bosna da bir camiiye gittim. Yanımdakine dedim ki ben namaz kılacağım ama ayakta sen de benim yanımda dur kalkarken dikkat et dedim ve öylece namaz kıldım.
Mimarlık hayatınıza nasıl girdi?
O yaşlarda resme meraklıydım. Hocalarım baştan beri benim Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmemi isterlerdi. Ama akademiden mezun olmuş olan mimar bir akrabam, “sana resim yetmez, mimariye gitmen lazım” dedi. Benzer tavsiyelerle ve merakım sonucunda kendime hedef olarak tek okul seçtim. İstanbul Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi... Orada bir taraftan mimarlık tahsil ederken bir taraftan resim yapmaya devam ediyordum. Çalışma hayatına başladığım ilk yıllarda, bir yandan da İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi bölümüne devam ettim.
Bursa’daki birçok tarihi mekanların çalışmalarını sizin yaptığınızı biliyoruz. Biraz bahseder misiniz?
Ben yanlınız değildim. Prof. Albert Gabriel ile birlikte bu çalışmayı yaptık. Prof. Albert Gabriel yabancı mimar ve eski eser uzmanları arasında Türk eserleri ile meşgul olan en büyük uzmanlardan biriydi. Türkiye’ye çok hizmet vermiş bir kişiydi. Onunla birlikte Selâtin Camileri ve türbeleri ile Çekirge’deki hamamlar hariç olmak üzere, Bursa’daki tüm camilerin, hamamların, bedesten ve hanların detaylı ölçülmüş rölövelerini yaptım. Rölöve, bir yapının, kent dokusunun veya arkeolojik kalıntının yakından incelenmesi, belgelenmesi, mimarlık tarihi açısından değerlendirilmesi ve restorasyon projeleri hazırlanabilmesi için binanın iç ve dış mimarisine, özgün dekorasyonuna ve taşıyıcı sistemi ile yapı malzemelerine ait mevcut durumunun ölçekli çizimlerle anlatımıdır.Şu arkamda gördüğünüz Türk evlerinin çalışmaları da bana ait.
Çalışmalarınıza devam ediyorsunuz tabi...
Tabi ben yaşlandım, her şeye el atmak gibi bir imkanım yok ve üç tane yaptım. Benim yanımda asistan olarak çalışanlar var. Onlar benim yanıma geliyor ve benimle birlikte çalışıyor. Türkiye’de mimarlık tarihini yazan kişiler camiler, medreseler, eski eserler ve diğer devlet yapıları üzerine durur. Fakat camiler kadar özel yapılar, konaklar, mimarlık tarihimiz için çok önemlidir. Bunlar daha çok şahıs ellerinde ve ahşap olduğu için kolayca tahrip edilmeye müsait ve bir çoğu da yakılıyor.
Benim şu anda üzerinde durduğum, asistanımla beraber yazmaya çalıştığım kitap ise bir kaynak eser olacak. Amacım Türk evini anlatmak ve örneklemekti. Eğer biz daha çok, ahşap olan kültür yapılarını korumazsak bir tarih yok olur gider. Türk evinin özellikleri ve mimari yapı elemanlarını anlatmaya çalışıyorum. Yazmış olduğum ilk iki cildi bitirdikten sonra tekrar ele aldığımda birçok yapı elemanını atladığımın ve zenginliğini göstermekten aciz kaldığımın farkına vardım. Tekrar bana bir güç geldi ve gördüğünüz gibi çalışmalarım devam ediyor. Tabi şimdi rahatsızlıklarım da var. Ama bitirmek için gayret ediyorum.
Şimdiki üniversite gençliğini nasıl buluyorsunuz? Meraklılar mı bu işlere?
Bir kısım meraklı var tabi. Ben orada da hocalık yaptım. Ama bir taraftan serbest çalıştığım için, 2-3 sene özel ders verdim ve bunların bir kısmı mimardı.
Efendim, çok teşekkür ediyoruz. Sizin azim ve gayretiniz genç nesillere örnek olacak nitelikte...
Ben teşekkür ederim. Her zaman sizi beklerim
