Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Kendini Savunma ve Yakın Koruma / UYKSEF Genel Başkanı Süleyman Kocabıyık

Bu Yazıyı Paylaşın:
Kendini Savunma ve Yakın Koruma / UYKSEF Genel Başkanı Süleyman Kocabıyık

Kişinin kendinden güçlü kişilere karşı kendini savunması ne kadar mümkündür? Dövüşte gücün etkisi ne düzeydedir?

Bir insanın kendini savunması için tabii ki biraz güç lazım; ama güçlenmenin bir sınırı vardır. Şöyle düşünün: Fitness yapan arkadaşlara baktığınızda, iriliğin kademe kademe olduğunu görürsünüz. Kiminin kolu 40 santimdir, kiminin kolu 50 santimdir. Guinness Rekorlar Kitabına giren adamlar var, 600 kiloluk kayayı kaldırıyor. Eğer güç her şeyin üstünde olsaydı, dünyayı kaslı adamlar yönetirdi. Tarih boyunca kasın o kadar da önemli olmadığını, savaşlarda bile savaş taktiklerinin önemli olduğunu görmüşüzdür. Dolayısıyla önce zekâ, sonra teknik ve tabii ki tekniği uygulayacak kadar güç lazım.

Tartışma sırasında ağır tahriklere karşı ne yapılmalıdır?

Yaşanmışlıklardan örnek vererek gitmek isterim. Hanımla arabada gidiyoruz, bir taksi önümüze çıktı, ben frene bastım, taksiye bir karış kala durdum. Taksici camını açtı -eşim de yanımda oturuyor- bana küfretti. Baktım şöyle camdan, yaşı benden büyük bir adam. Arabadan inip dövmek çare değil. Ben kolay kolay adam da dövmem ama o küfredince kan beynime sıçradı. Ben de bir anda indim arabadan, hışımla adamın yanına gittim, durdum. “Büyüğümsün. Konuşma!” dedim. Benim geleceğimi hesaplamadı o. Bir anda kendimi frenledim. “Bak, eşimin yanında küfür ettin. Yaşça da büyüksün. Boş ver, sen de ekmeğine bak. Esnaf adamsın. Ben geri gideyim, sen yoluna bak.” dedim. O an durdu, bana baktı, “Allah razı olsun.” dedi ve yürüdü. Düşündüm; ben bu adama vursaydım, olacak olan şey çok basit. Tanınmış olduğumuz için, dövüşçü olduğumuz için hoca kendinden büyük esnaf adamı dövmüş olacaktı. Ki dövmeyiz, ayrı konu. Bu adam belki taksici arkadaşlarını toplayacaktı, olay büyüyecekti.

Tek olsaydım, “Abi, sus, konuşma! Devam et.” derdim. Ama eşimin yanında, bir de kadını göre göre küfretmesi biraz ağırdı. Zaten ben hiç bakmadım kim olduğuna, direkt indim aşağıya. Genç olsaydı, belki durmayabilirdim de o an.

Daha komik bir örnek vereyim. 13 yaşında bir çocuk, yolumu kesti. “Ne istiyorsun oğlum?” dedim, “Bana ekmek parası verir misin abi?” dedi. “Gel, ben sana yemek yedireyim, para vermeyeyim.” dedim. Belki o parayla babası, annesi alkol, uyuşturucu alacak. “Olmaz, ben para istiyorum.” dedi. Tamam dedim, 20 lira verdim, az yürüdüm, tornavida çıkardığını gördüm. Çünkü işimiz gereği dikkatliyiz bu konularda. Ben yürürken onun arkamdan geldiğine, tornavida çıkarttığına soldaki arabaların camlarına bakarken dikkat ettim. Yürürken hep gözlerim onda, acaba geliyor mu diye. Onu gördüm, birden döndüm geriye, elinden tuttum, tornavidayı attım. “Sana bir tokat atsam, belki kendine gelirsin; ama seni dövmek de benim için acizlik. Yazık değil mi oğlum sana?” dedim. Durdu çocuk, yüzüme baktı. “Gel, seninle yemek yiyelim.” dedim. İki buçuk saat muhabbet ettim o çocukla. Belki dönmeseydim, o çocuk beni tornavidayla yaralayacaktı. Bu anlattığım olay 6 yıl önce oldu. Şu an o çocuk 19 yaşında. Liseyi bitirdi, üniversiteye de gidiyor. Bu söylenecek bir şey değil, ama ben okuttum çocuğu. Yani her tahrik edeni, her tehdit edeni, her küfredeni dövmeye kalksak dünyada adam kalmaz. O yüzden, ağır tahrik olmayacaksın, oluyorsan duracaksın bir yerde.

İstanbul’a taşınmadan evvel ziyaretlere gidip gelirdim. Bir gün arabada giderken sol taraftan gelen kamyon beni sağ tarafa doğru sıkıştırdı. Az kalsın bariyerlerden aşağıya uçuyordum. Ani bir fren yaptım, o beni geçti, kamyonun arkasında kaldım. Sinirlenip kamyonu yakaladım. Ama sonra “Git, Allah’ından bul.” dedim. Bana bazen şöyle diyorlar, belki faydası da olabilir okurlara. “Hocam, adam benim anama küfretti.” diyor. Kardeşim, burun buruna mıydın; değilsin. “Arabada giderken etti.” Yakaladın. Ne yapacaksın? Ya döveceksin ya da dayak yiyeceksin. Başka alternatif yok zaten. Ya öldüreceksin ya öleceksin; ya dayak atacaksın ya dayak yiyeceksin. “Beni kimse dövemez.” Herkes kendini süpermen zannediyor. Burun buruna gelmişsindir, artık kavgadan kaçış yoktur, sana vurmaya kalkmıştır, tabii ki kendini koruyacaksın, kavga edeceksin. Nefsi müdafaada problem yok. Ama trafiktesin. Dümdüz devam edeceksin. Ben bakmam adamın yüzüne. Çünkü bakarsam inip dövmem lazım. Bakmam, devam ederim. Niye? Çocuğum var, eşim var. Korkaklık değil bu. Buradaki korku ne, biliyor musun? Buradaki korku, başım belaya girmesin korkusu.

Dürüst, namuslu, şerefli bir adamsan, toplum seni seviyorsa, sevmeyen birileri sana bir şey söylediğinde, küfür bile etse, kâale almazsan sen yücelirsin, onlar küçülür.

Sokaktaki kavgayla salondaki, ringdeki müsabakalar arasında ne gibi farklar vardır?

Çok fark var. Bir kere, salonda her şey kurallıdır. Kimse kimsenin ağzını burnunu kıramaz. Herkes oraya teknik öğrenmeye gelmiştir. Orada bir ahlak, bir kural ve bir çizgi var. Bu çizgi nedir; öğrenme çizgisi ve ahlaki çizgi. Aslında salon sokaktan daha kritiktir. Neden? Birbirinizi ha bire dövüyorsunuz, ama birbirinize küfredemezsiniz, küsemezsiniz, bebek gibi arkanızı dönüp gidemezsiniz, “O bana vurdu.” diyemezsiniz. Orada olgunlaşıyorsunuz. “Kavga etmeyi mi öğreteceksiniz çocuklara?” diyenler oluyor. Tam tersi, kavga etmemeyi öğretiyoruz çocuklara aslında. Peki, nasıl öğretiyoruz? Evet, dayak atarak öğretiyoruz. Kaba tabirle öyle. Ama dayak atmıyoruz. Asabi çocuk geliyor. Orada bir kural var, uymazsa kovuyoruz zaten. Öncesinde gelecek, hazırlanacak, hocaya selam verecek, gelmedi mi özrünü dileyecek. Burada bir sürü kural öğreniyor. Bunlarla başlıyoruz… Salonda antrenman yapacak. Arkadaşlık kuracak. Bu, mütevazılık öğretiyor. Salonda eğer çok samimi olduğun bir partnerle sert, ciddi idman yapabiliyorsan ve küsmüyorsan, sokakta da dayak yemiyorsun. Ciddi bir idmanla antrenmanlarını yapabiliyorsan -tabii sınırları aşmadan, profesyonelce- sokakta dayak yeme şansın düşük. Sokakla salon arasında en büyük fark ne? “Ben seni atacağım. Sen zıpla. Sen yumruğu sağdan atacaksın, ben buradan vuracağım.” Sokaktaki adam da onu bekliyordu. Çat diye koyarlar adamın ağzına, kafayı yedin mi iki seksen uzanırsın. Sokakta her şey habersiz gelişir. Bir saniyenin altında kavga başlar, maksimum 4. ya da 5. saniyede biter. Uzuyorsa boğuşuyorsundur. Ben sokaklardan geldim. Benim bütün hayatım sokaklarda geçti. Çok kavga ettim. Bu işi meslek edinince geçmişteki ettiğim kavgaların hepsi işime yaradı.

Benim en büyük tavsiyelerimden biri de şu: Ders alınacak hoca mutlaka iyi araştırılmalı, tecrübeli olduğuna kanaat etmediğiniz hiçbir hocaya öğrenci göndermeyin. Her antrenörlük belgesi olana, her kuşağı takana gitmeyin. Türkiye şampiyonuymuş, Avrupa şampiyonuymuş; çok önemli değil. Bunlar da kurallar üzerine yapılıyor. Tabii ki takdir ediyorum, tabii ki onlara gerçekten teşekkür ediyorum. Şampiyonlara lafım yok, onlar da benim ne demek istediğimi anlıyordur zaten. Yoksa, hakaret babında değil. Ben de eski Türkiye şampiyonuyum, dünya şampiyonluklarım var. Kendimi de içine katarak söylüyorum. Sokakla salon; birisi gerçek, birisi yapay. Yapaya gerçeği taşıyabilen bir hoca varsa işte o hoca mükemmel hocadır.

Manipülasyon nedir, nasıl kullanılmalıdır? Kendinizi manipüle edilmekten nasıl koruyabilirsiniz, manipüle edildiğinizi nasıl anlarsınız?

Manipülasyon, ikna etme sanatıdır. Bir insanı duygusal olarak manipüle edebilirsiniz, mahrum bırakarak ikna edebilirsiniz, eziyet ederek ikna edebilirsiniz, kandırarak ikna edebilirsiniz. Kandırmakla ikna etmek farklıdır; ama manipüle ettiği için, kandırdığın bir adam ikna olmuş oluyor, o öyle zannediyor.

Zafiyet, manipülasyonu doğurur; manipülasyon tehlikeyi, tehlike de ölümü getirir. İnsanı nasıl manipüle edersiniz? Mesela, sevgilisini manipüle edenleri görüyorum. Ayrılmak istersin, ayrılamazsın; çünkü senin duygularınla manipüle etmiştir, seni psikolojik olarak rehin almıştır. Ne yapmıştır? Sen ona öyle bir bağlanmışsındır ki, sanki dünya onunla başlamış, onunla son bulacak, “O olmazsa ben ölürüm.” gibi. Çok duyarız bu lafı; “Onsuz yaşayamam.” Manipüle edilmişsindir. Kendi menfaatine kullanan manipülatörlerin eline düştüysen -ki bunlar dolandırıcılardır- manipüle edildiğini anladığında çoktan dolandırılmışsındır. Dolayısıyla manipüle edilmekten kurtulmanın en güzel yolu şudur: Biriyle konuştuğunda çelişkiye düştüğünü hissettiğinde duracaksın. O kişiden ve konudan uzaklaşacaksın. Başka türlü yenemezsin. Başka hiçbir yöntemi yoktur. Çok basit bir örnek vereyim. Zenginsindir, paran da vardır, öyle bir adam gelir ki karşına, sana yalakalık yapar, seni şişirir. “Çok kral adamsın.” Manipüle ediyor aslında. “Egoyu okşayarak manipüle etme sanatı” deriz buna. Seni öyle şişirir ki kendini kral zannedersin. Yanından ayrılmasını hiç istemezsin. O senden para istemez, sen verirsin. Niye? Seninle iyi geçinen bir tek o olduğu için...

Manipüle etmenin o kadar çok yöntemi var ki, insanın karakteristik özelliğine göre değişir bu. Yalan söyleyerek manipüle etme, duygusal kontrolle manipüle etme, provoke etme, aşağılamayla manipüle etme. Bir şeyi almak istemiyorsun, ama sana satmaya çalışıyor. Ben bu durumu çok yaşarım. Kafede otururken garsonlar beni çok sık manipüle ederler. O da kıramadığım için… “Abi, bir çay verelim mi?” derler, “İçmeyeceğim” derim. “Abi, çok taze.” derler. Kalkarken bir bakmışım, çayıydı, yemeğiydi, 400 lira hesap olmuş. Ama tabii bizimki iyi niyetten. Genel olarak “hayır” diyememektir manipüle; aslında özü budur. Birincisi, kendine hayır diyeceksin; ikincisi, karşındakine. “Hayır” demek kadar güzel bir şey yok. “Hayır” demek özgürlüktür. “Evet” bağlılıktır. Evet dediğinde rehinsin, hayır dediğinde değilsin. Söz verdin mi rehinsin, söz vermedin mi değilsin. Bir laf vardır ya, söz ağzından çıkana kadar sen söze sahipsin, söz ağzından çıkınca söz senin sahibindir. Dolayısıyla manipüle olup olmamak arasındaki ince çizgi, hayır diyebilmektir. Hayır demeyi biliyorsan manipüle olmazsın.

Benden bir şey isteyen oldu mu “Bakacağız” derim, o anlık geçiştiririm. Niye “Bakarız” diyorum; çünkü mantıklı mı, değil mi, o an çözemiyorsun. Bakarız diyorum, düşünüyorum. Kızım, oğlum, hiç fark etmiyor, herkes için. Mesela kızım benden hoverboard istedi, “Bakarız babacığım.” dedim. “Niye hoverboard alayım? 10 yaşında, binmek istiyor, heves etmiş. Düşünüp öyle karar verdim ve aldım. Ama cep telefonu istedi, almadım.

Aslında her şeye “Bakarız” demenin ortak çözüm olduğunu düşünüp sonra evet ya da hayır demeyi tercih ediyorum. Dediğim gibi, her şeye evet dersek iflas ederiz bir yerden sonra.

Yakın koruma eğitimleri veriyorsunuz. Bu eğitimlerden de bahseder misiniz?

Yakın koruma eğitimini verebilen 4 tane yetkili makam vardır Türkiye’de. Bunlardan 3’ü Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü’dür. Çünkü bunlar alan eğitimidir ve bu üçünün dışında personellere, mevcut personellerine, Jandarma, TSK, EGM’ye kimse eğitim veremez. Ancak, o personeller dışarıdan bir kurs almak isterse tabii ki çıkıp alabilir. Dördüncü kurum biziz. Biz, “Uluslararası Yakın Koruma Savunma Eğitimi Federasyonu”yuz. Federasyon olduğumuz için doğal olarak resmîyiz, bakanlığa bağlıyız. Dolayısıyla dördüncü kurum da biz oluyoruz. Biz sivile de eğitim veriyoruz. Az önce saydığım kurumlar, başka özel kurumların personelleri, bireysel başvurular, toplu başvurular da geliyor. Yıllık aşağı yukarı 400-500 kişiye eğitim veriyoruz. Bu iyi bir rakam bize göre. Normalde, bizim taklidimiz diyebileceğim bazı yerler var, sonuna akademi eklerler; çünkü onlar şirkettir. Federasyon devlet kurumudur, akademiler şirkettir. Biz bu eğitimi resmî veren tek sivil kurumuz. Biz tek resmî sivil kurumuz. Verdiğimiz belgeler uluslararası alanda geçerlidir. İsmimiz de bu yüzden böyledir zaten. Bütün dünya kabul eder bizim belgelerimizi; çünkü bizim verdiğimiz belgeler Türk Silahlı Kuvvetlerinin Personel Yönetim Bilgi Sistemine (PYBS), sertifikalarım kısmına “NATO Koruma Kursu Belgesi” adı altında işlenmektedir. Bu da bizim uluslararası geçerliliğimizi teyit eden bir belgedir. Bizim verdiğimiz eğitimlerde TSK’nın, Jandarma’nın, EGM’nin verdiği eğitimlerden zerre eksik yoktur, programlarımız birebir aynıdır, aynı standartlarda eğitim veririz. Sürelerimiz biraz daha kısadır; çünkü onlar devlet kurumu olduğu için maddi anlamda olanaklara sahiptirler. Bize gelen insanlar kamu personelleriyse yıllık iznine göre geldiği için ona göre; sivilse maddi durumuna uygun olarak bir eğitim programı oluştururuz. Bunlar kamplar halinde değişebiliyor, birebir eğitimler halinde değişebiliyor, gruplar halinde değişebiliyor. Farklı versiyonları var, ama 3 seviyeden oluşur: Temel, orta, ileri. Yakın zamanda, 2023’te, master eğitimi üzerine, dünyanın görmediği bir eğitim düzenleyeceğiz. Herkesi de kabul etmeyeceğiz, 15-16 kişiyle sınırlı tutacağız. Her ay bir eğitimimiz var. Her haziran ayında da ayrı özel bir eğitimimiz var. JÖH’ler, PÖH’ler gelir, TSK’nın diğer personelleri, Özel Kuvvetlerden gelenler olur. Altını çiziyorum; bunları kurumlar göndermiyor. Bireysel başvuru yaparak geliyorlar. Öğrencilerimin yüzde 80’ini TSK personelleri oluşturuyor.

Biz eğitimlerimizi Türkiye’nin çeşitli yerinde veriyoruz. İzmir, İstanbul, Ankara, Adana, Şanlıurfa. Bu bölgeler ağırlıklı. Azerbaycan’da, İran’da, Brezilya’da, Amerika'da, birçok yerde okullarımız var zaten. Bu ülkelerdeki okullarımızın da %90’ı o bölgelerin kuvvet personellerine eğitim verir. Güney Sudan ordusunu eğittik. Orada ciddi eğitimlerimiz oldu. 120 bin askeri var. Güney Sudan ordusuna eğitmenler gönderdik. Ben gitmedim bazı işlerimden ötürü, ama hâlâ bizim personelimiz tarafından eğitiliyor.

Uzun lafın kısası, dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteriyoruz. Tabii, ağırlığımız Türkiye’de. O yüzden, yakın koruma olmak isteyenlerin mutlaka araştırıp federasyonumuza başvuru yapması gerekir. İkincisi, bu işi yapmak isteyen arkadaşların bize gelmeden önce başka bir yere gidip dolandırılmaması lazım; çünkü ciddi anlamda sorunlar yaşıyoruz. Bize herkes gelebilir; siviller, güvenlikler ve saydığım diğer bütün kurum personelleri başvuru yapabilir.