Kendi Kültür Kodlarımız / Dr. Metin Serimer
İnanıyorum ki bu topraklar ve toplum, anlam haritasının her metrekaresinde buram buram irfan ve hikmet kokan bir toplumdur. O nedenle günümüzdeki tüm değer kayıplarına rağmen en kolay hatırlanacak milli hafıza temelli konuların başında tasavvuf gelir. Ahmet Yesevi’sinden Şah-ı Nakşibend’ine, Abdulhalık Günjdüvani’den Hacı Bayram Veli’ye kadar hepsi bu toplumun baş tacı ettiği ortak değerleridir. “Uğruna ölür müsün?” dendiğinde “evet” cevabı alınan değerleridir. Hoş, hiç kimse bizden ölmemizi değil, “olmamızı” istemektedir. Bir ilahiyatçımız; “Ahmet Yesevi’nin Orta Asya’dan attığı çomaklar Anadolu’da ağaç oldu.” demişti. Maveraünnehir’den, Buhara’dan, Orta Asya’dan gelen bir kültür bu… Bu kültür ağacının kökü Ehl-i Beyt’tir. Dalları ve meyvesi de Ehl-i Beyt’tir. Yani aslında başı da sonu da Ehl-i Beyt’tir. Anne ve baba tarafından seyyid olan Şah-ı Nakşibend, Seyyid Ahmed er Rufai, Fehim Arvasi hep Ehl-i Beyt idiler… İslam tarihimizde de hep onların gönüllerimize çaktığı manevi çiviler, topraklarımızda yoğurdukları maneviyat hamuru ve gönlümüzdeki istisnai yerleri nedeniyledir ki bugün hâlâ isimleri büyük bir saygıyla anılmaktadır. Onlar, hepsi de insanlığın en mümtaz simalarıydı… İnsanlığın en mümtazları da onlara öğrencilik yaptı. Büyük Fatihler hep onların ardından giderek en makbul zaferlere imzalarını attılar. Onların yolundan gidenler hep yüceldi, yükseldi, mana âleminin yıldızları oldular. İnsanlık ailesi onların peşinde en şanlı medeniyetleri kurdular. Aslına bakılırsa onların eliyle nefes aldı insanlık… Bugün Ehl-i Beyt’in anıldığı her mecliste yeni doğumlar var, hepsi de kutlu doğumun bir yansıması… Tüm insanlık tarihine ışık tutan, yeni bir oluşla insanı var eden bir kutlu doğum bu. Çünkü insanlık tarihine konulan en büyük nokta, Hz. Peygamberin varlığı… Ancak ona atıfla bugün bu sözleri söylüyoruz. Bir büyüğümüzün Mualla taşının başında söylediği söz burada da geçerli: “İşte burada bütün felsefeler, ideolojiler, izm’ler bitiyor” demişti. Miraç-İsra hadisesinin tecelli ettiği yer. Hz. Peygamberin göğe yükseldiği yer… Yani sözün bittiği yer… İşte biz de Hz. Peygamber ve onun yüce soyu söz konusu edildiğinde aynı şeyi söylüyoruz. “Sözün bittiği yer…”
Kendi Kültür Kodlarımız
İnsanın iyiyi, doğruyu, güzeli taklit etme arzusu ve zarureti nedeniyledir ki insan, Peygamberleri ve onların meslek ve meşrep olarak temsilcileri olan hakiki Allah dostlarını arar… Bu, insanın ruhi değerlerine ait bir arayıştır ve insan olmanın gereğidir. Tarih boyunca, bir toplum kendi kültür kodlarına uygun arayışlarla ancak, problemlerine çözüm bulmuştur. Üstelik bizim değerlerimiz de evrensel değerlerdir. Bu öz ve maya nedeniyle bizim insanımız da kendi problemlerine kalıcı çözümler bulma hususunda kendi öz kültüründen hareketle hayatını devam ettirmiştir. Nitekim referanslarımız da aynı doğrultuda olmuştur. Günümüzde de insan, hakikati bulma noktasında aynı manevi havayı hakkıyla teneffüs edebilirse muradına erecek ve huzur bulacaktır. Bu manevi beraberlik, günümüz insanını manevi doğumlara, yeniden doğuşlara ve olgunluğa taşıyacaktır. Peki, tabir yerindeyse “dışarıda”, dışımızdaki dünyada neler oluyor, bu tasavvufi sistematik yani “iç oluş” günümüzde nasıl anlaşılıyor ya da anlaşılmalı? Bir de ona bakalım. Yani insanların böyle bir meseleye iltifatında tek kriter, sadece bu bilgilerin doğruluğu değil… Hayat da burada anlatıldığı gibi sadece arayışı olan insanlardan oluşan bir dünya değil. “Yani bugün doğru bir bilgi var, insanlar da bunun açlığını çekiyor ve bu gerçeğe talip oluyorlar.” diyemiyoruz. Ne yazık ki fiili durum bu değil. İnsanlar tüm bunları görerek bir arayış içinde değil. Çoğu yani tamamına yakını diyebileceğimiz ekseriyeti, problemli bir dünyanın problemli insanı olma noktasında duruyorlar ve bir psikiyatri üstadının deyimiyle bugün insanlık, içinde bulunduğu durum itibariyle tam bir “afet masası…” durumunda. Bu açıdan bakıldığında tasavvuf sadece bir tercih sorunu olmaktan çıkar ve sunumla alakalı cephesi çok ama çok önem kazanır. Çünkü bugün problemler gayet karmaşık, çok nedenli ve hepsi iç içe bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Tek başına sistematik sunum ve anlatımlar günümüzün problemlerini çözmekte yetersiz kalmaktadır. Oysa izah hatta isbat düzeyinde konuyu anlatmak mümkündür. Tasavvufun günümüzdeki ve geçmişteki temsilcilerinin ağzıyla “Hilali göremiyorsan hilali görenlere git ki bayramı göresin.” denilmiştir. Geçmişte ise kendi zamanının şahitlerinden olan Şeyh Şazeli’nin deyimiyle “Mürşidsiz yapılan amel nefsi kabartır, mürşide bağlanarak yapılan amel ise nefsi terbiye eder.” buyuruyor. Yine İmam-ı Rabbani’nin deyimiyle “Benim şeyhim Allah idi. Ben yine de zahiri bir şeyhe intisap ettim.” diyor. Ve yine büyük bir ilim aşığı İmam-ı Gazali; “Ben hangi ilmi işitsem, sonuna kadar onu bilmek isterdim. Ne zamanki Allah’ı (cc) tanımak istedim, baktım ki tek başıma olmuyor. Bana Allah’ı tanıtacak bir mürşide gitme hususunda akşam karar verdim, sabah vazgeçtim, akşam karar verdim sabah vazgeçtim.” buyuruyor. Sonunda İmam-ı Gazali de bir tasavvuf büyüğünden istifade ederek, iç dünyasındaki dengeleri kurmayı ve geliştirmeyi başarıyor. Bunlar keskin tecrübelerdir ve insanlık tarihi boyunca akıllı olan, arayışı olan insanlar hep bu yolla tasavvufa girmişler ve terakki etmişlerdir. Ruhi arayışları, ruhi açlıkları, ruhi kabiliyetleri nedeniyle bu hep böyle tecelli etmiştir.
Günümüzde İnsan Faktörü ve Ruh hâli
Günümüz insanının macerası ise çok içlidir, acıdır, acılarla doludur. Çünkü günümüz insanı bugün, kendi içinden, kendi özünden değil, tamamıyla dışarıdan üretilmiş, yani insanda karşılığı olmayan fikri sapmalarla başı dertli bir halde, aradığını bulamamanın ızdırabıyla yaşamaktadır. Bu aslında sarhoşça bir sürükleniştir, belki de arayıştır. Nitekim bugün modernizmin, sekülarizmin, hedonizmin insanı vurduğu yerler var. Bunlar günümüz insanına ta derinlerden darbeler vuran, insanın iç dünyasında ruhi sarsıntılar yapan, yaralar açan, onu kendi maverasından uzaklara atan ve yalnızlığa iten, yalnızlaştıran unsurlardır.
Sonuç; ümitsizlik, stres ve çağın hastalığı depresyon…
Birbiriyle ilgili, birbiriyle sohbet eden, birbirini hakikaten seven, gönül darlığını da gönül genişliğini de birbiriyle paylaşan insanların böyle sıkıntılara düşmesi inanın çok zordur. Kendisiyle barışık, çevresiyle barışık, su-i zan ve önyargılardan arınmış yani ahlaken güzel insanlar ise hep huzur kaynağıdır. Stres, ümitsizlik, kendini kötü hissetme, hayata çok dar bir açıdan bakmak, hırslarımız, sınırsız ve doyumsuz beklentiler içinde olmak, sadece kendini, “ene”sini düşünmek, enaniyet içinde olmak… Psikiyatristler artık, insanların “geç yetişkinlik” dediğimiz bir olgunlaşma sorunu yaşadıklarından bahsetmektedir. Algılar zayıf, idrakler cılız ve yüzeyseldir. Tüm bu tesbit ve fotoğrafın bizi bir çözüme götürmesi, günümüz insanını içinde bulunduğu kısır döngüden kurtarması için, artık, insana bir şeyler söylememiz gerekiyor… Söylediklerimiz ise, günümüz insanının bulunduğu sıkıntılı alandan çıkartıp yeniden normale çevirmeli ki bir şeye yarasın. Sadre şifa olsun…. Ki bunlar heva ve hevesinden konuşmayan, insana insanı anlatan, insanı Allah’la buluşturan, nebiler nebisi Hz. Peygamberin (sav) sözleri, ilaçları, tavsiyeleri, emirleri olabilir. Günümüze dair bu karamsar tabloya rağmen gerçekten de insanın ümide, ruhun huzura olan ihtiyacı o kadar fazla ki… Mevlana’nın yolda yürürken üzeri kirlenen insan örneği günümüz insanına ışık olmalı. Üzerini temizleyerek yola devam etmek yerine “battık ki battık!” diyerek daha çok kirlenmeyi tercih etmemeli insan… Çünkü kendi kendimize ürettiğimiz kaoslar değildir hayat. Hayat, bizim düşündüğümüzden çok farklı anlamların, hayatın ta kendisi olduğunu görmekle anlam bulur. İçinde bulunduğumuz durum bize ümitsizlik veriyorsa doğru bir yerde durmuyor ve doğru düşünemiyoruz demektir. Duyguların ezberi değil, kendisidir aslolan. Doğru hissetmek, doğru duygulanmayı ve düşünmeyi getirir.
İnsan Olmanın ve İnsan Kalmanın Temeli: Eğitim
Hepimiz çocuk yetiştiriyoruz. Eğitim konusunda bilinçli olmak zorundayız. Çünkü bilinçaltı yaşı, taşa yazılan yazı gibi… 3-10 yaş arasını psikologlar “bilinçaltı yaşı” diye tanımlıyorlar. Yani insan, ömrünün geri kalan kısmında, bu yaş döneminde yaşadıklarının, öğrendiklerinin, hissettiklerinin tesiriyle hareket ediyor. Yetişme bozuklukları bu yüzden çok önemli. İlerleyen dönemlerdeki davranış bozukluklarının temelinde de bu var. Hep, dervişane bir terminoloji ile nefs hastalıkları kavramından bahseder dururuz. Oysa kişinin kibri, hasedi, riyasının da eğitim ve yetişme biçimiyle yakından alakası var. Hayatın içinden bu konuda pek çok örnek verilebilir. Bu eğitimin doğru verildiği zamanlarda insanlar başkalarının anlam dünyasına saygı gösterirdiler, başkalarına karşı gamsız değildiler. Çünkü insan her şeyden önce Allah’ın kulu, yani yaradanın emanetiydi. 16. yüzyılda, evinden alışveriş için çıkan İsmail Efendi biraz geç kalınca hanımı ona niçin geç kaldığını sorardı. Kocası ona, yakınlarda bir yerde yeni açılan bir iş yerinden alışveriş yaptığını, çünkü orayı yeni açan insanın, orayı “Allah rızka kefildir.” düşüncesiyle açtığını, onun bu düşüncesine bir zarar gelmesin diye oradan alışveriş yapmaya gittiğini söylerdi. Yani onun anlam dünyasında bir kayma olmasın diye çaba gösterirdi. Sonra söz, sahibine söylenirdi. Sözün bir ağırlığı vardı. Bir müşkülü olan insan, ehlullahın kapısında bulurdu kendini. İç dünyasını ona açardı ve o ne derse onu yapardı. “Evlat, bu kibirdir.” dediyse onu kibir kabul ederdi. “Şunu yapma!” dediyse yapmazdı. O günün anlam dünyası ve problemlere çözüm arama biçimiyle şimdiki ne kadar farklı, değil mi?
Tasavvufu anlatmakla girdik söze… Günümüzde ise, anasına babasına bakmaktan aciz günümüz insanına mürşide teslimiyeti, Yunus’un kaç yıl dergâha eğri odun taşıdığını, Aziz Mahmud Hüdai’nin makamı bırakıp ciğer satmasını anlatmak zordu. Anlaşılsa da yerine getirecek babayiğit yoktu. Pozitivizmden yeterince zehirlenmiş, nefsiyle ve doğru dürüst kullanamadığı aklıyla başı dertte, istese de geri dönemez hâle gelmiş günümüz insanına irfanı, hikmeti öğretmek, asıl zor olan da bu olsa gerek. İşte burada bir örnek vereceğim: Her şeyi maddiyat ve para olarak gören günümüz insanı için çok çarpıcı… Bir Kâdiri büyüğü birgün alışveriş yaparken, manavda satıcıya; “Evlat, çürüklerden de koy!” der. Ne dersiniz, bilgi felsefecileri, epistemologlar buradaki hakikati çözebilir mi? Şenel İlhan Bey’in deyimiyle; buradaki duygunun bilgi felsefesi açısından değerini yorumlayabilir mi? Buradaki duygu yoğunluğunu ve insanı ne tür maveralara taşıdığını hissedebilir mi? Yani insana kendi içinde bir yolculuk yaptırabilir mi? İnsana bu irfan açısından bu denli yol aldırabilir mi? Asıl zor olan da bu… Anlattığımız şeylerin insanda karşılığını ortaya koyabilmek… İnsanın derununda nelere karşılık geldiğini, nereleri düzelttiğini fark edebilmek… Ufuk meselesi… “Niçin?” diye sorar satıcı… “Yoksa onları satamazsın!” cevabını alır. Hayata dair, “Aklımıza gelen her sorunun sadece bir cevabı vardır.” diyenlerdenseniz, buradaki hikmeti anlamak gerçekten çok zor… Hangi hayat daha yaşanılmaya değerdir, sil baştan tekrar düşünmeniz gerekir. Tekrar düşünmek, yani “Çürükleri de almaya razı mısınız, değil misiniz?” “Çürük” sizin için ne ifade ediyor. Sadece “sağlamları” alıp her zaman kendinizce avantajlı bir yerde mi durmayı tercih ediyorsunuz yoksa. “Yoksa”nın cevabını siz verin… İrfanınızca verin!.. Bu cevap verilmeli… Verilmeli ki ardından gelen hikmetler anlaşılabilsin… Biraz cesaret, biraz talep, biraz gayret, biraz coşku. Herhangi birini hiçbirine feda etmeden, tekdüze düşünmeden, yapabildiğimizi değil aslında isteyebildiğimiz kadarını…
