Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Kaygıyı Anlamak ve Sağlıklı Bir İlişki Kurmak / Psikolog İrem Aşıkkutlu

Bu Yazıyı Paylaşın:
Kaygıyı Anlamak ve Sağlıklı Bir İlişki Kurmak / Psikolog İrem Aşıkkutlu

Günlük dilde sıkça birbirinin yerine kullanılan kaygı ve korku arasındaki en temel fark nedir ve bu ayrımı yapmak, duygularımızı yönetme becerimiz açısından neden bu kadar önemlidir?

Kaygı ve korku, günlük yaşamda sıkça birbirine karıştırılan iki duygudur. Oysa aralarında önemli bir fark vardır. Kaygı, gerçekleşmesi muhtemel olaylar daha gerçekleşmemişken varsayımsal olaylara verdiğimiz tepkidir. Korku ise, gerçekleşme ihtimali yüksek ya da doğrudan karşı karşıya olduğumuz tehditlere verilen tepkidir.

Örneğin, uzakta bir aslan gördüğünüzü hayal edin. Aslan henüz size saldırmıyor, ancak “Acaba bana doğru koşar mı? Acaba bana zarar verir mi?” diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bu, gerçekleşmemiş ve varsayımsal bir senaryodur; yani kaygıdır. Çünkü kaygı, geleceğe yönelik olasılıklarla ilgilidir.

Ama eğer aslan aniden size doğru koşmaya başlarsa, bu durumda yaşadığınız şey artık kaygı değil, korkudur. Çünkü tehdit somutlaşmış ve gerçekleşme ihtimali çok yüksektir. Böyle bir anda beden otomatik olarak savaş ya da kaç tepkisini devreye sokar. Kan basıncı yükselir, göz bebekleri büyür, nefes alışverişi hızlanır. Vücut sempatik sinir sistemi aracılığıyla alarma geçer ve tehlikeye karşı korunma mekanizması çalışmaya başlar. İşte bu, korku tepkisidir.

Kaygının hayatımızdaki işlevi nedir? Kaygıyı tamamen ortadan kaldırılması gereken bir düşman olarak görmek yerine, onunla nasıl daha sağlıklı ve yapıcı bir ilişki kurabiliriz?

Kaygı, tamamen yok edilebilecek bir duygu değildir. Çünkü beynimiz, bizi hayatta tutmak için tehditlere odaklı bir mekanizma ile çalışır. Bu yüzden günümüzde de kaygı hissetmek son derece normaldir.

Örneğin, karşıdan karşıya geçerken bir aracın hızla üzerinize geldiğini fark ettiğinizde adımlarınızı hızlandırmanız gerekir; eğer kaygı duymazsanız, hayati bir riskle karşılaşabilirsiniz. Benzer şekilde, sınav kaygısı hiç hissetmeseydiniz, belki de sınav için çalışmak konusunda motivasyon bulamayabilirdiniz. Yani kaygı, günlük hayatımızda bizi harekete geçiren, dikkatli olmamızı sağlayan ve koruyucu bir işlev üstlenen önemli bir duygudur.

Kaygının sağlıklı bir şekilde yönetilmesi, onunla yapıcı bir ilişki kurmaktan geçer. Bunun ilk adımı, neye kaygılandığınızı fark etmektir. Kaygınızın kaynağını gördükten sonra kendinize şunu sorabilirsiniz: “Bu duygunun altında sadece kaygı mı var, yoksa ona eşlik eden öfke, üzüntü ya da başka bir duygu da mı var?” Çünkü kaygı çoğu zaman tek başına değil, başka duygularla birlikte ortaya çıkar.

Önemli olan, kaygının hayat konforunuzu düşürmesine izin vermemektir. Yani sürekli kaygı halinde olmak yerine, gerçekten gerekli olan durumlarda kaygı duymak sağlıklıdır. Örneğin, evcil hayvanınızın başına bir şey geldiğinde kaygılanmanız çok doğaldır. Ancak telefonunuzun başına bir şey gelmesi ihtimali yüzünden günlerce ya da aylarca kaygı yaşamak işlevsiz ve sağlıksız bir durumdur.

Anksiyetenin “bulaşıcı” olabildiğinden ve özellikle aile içinde öğrenilebildiğinden bahsediliyor. Kaygılı bir aile veya arkadaş ortamında büyüyen bir birey, bu öğrenilmiş kalıplardan sıyrılmak için neler yapabilir?

Evet dediğiniz gibi anksiyete, aslında bulaşıcı olabilen bir duygudur. Özellikle kaygılı bir mizaca sahip bir aile ortamında büyüyen çocuklar, sürekli kaygı ile iç içe oldukları için bu duyguyu hayatlarının doğal ve kaçınılmaz bir parçası olarak algılamaya başlar.

Örneğin, çocuk daha düşmeden önce “Aman düşersin!”, “Aman şunu yapma!”, “Aman dikkat et!” gibi uyarılarla büyütülüyorsa, kaygıyı bir duygu olarak değil, günlük hayatın standart bir parçası olarak görür. Bu durumda çocuk, farkında olmadan kaygılı düşünme biçimlerini içselleştirir.

Bu kalıplardan özgürleşebilmek için öncelikle kaygının bu şekilde aktarılmasının sağlıksız bir durum olduğunu fark etmek gerekir. Kaygının bulaşıcılığından korunabilmenin en temel yollarından biri de sınır çizebilme becerisidir.

Kişi, kendisine kaygılı bir şekilde aktarılan bir olay ya da durum karşısında şunu yapabilmelidir: “Ben buna müsait değilim.” Yani, başkasının kaygısının kendi duygu dünyasına sirayet etmesine izin vermemek, farkındalık ve sınır koyma becerisiyle mümkündür.

Modern yaşamın hızı, sürekli bilgi akışı ve sosyal medyanın anksiyete düzeylerimiz üzerindeki etkileri nelerdir? Bu dijital çağda zihinsel dinginliğimizi korumak için nelere dikkat etmeliyiz?

Günümüzde giderek artan sosyal medya bağımlılığı, anksiyete düzeyini de önemli ölçüde yükseltmektedir. Çünkü sosyal medyada bitmek bilmeyen bir “kaydırma” hali vardır ve bu durum bizi gün içinde sürekli olarak aşırı uyaranlara maruz bırakır. Sabah uyanır uyanmaz, öğle arasında, yemek yerken ya da uyumadan hemen önce sosyal medyada vakit geçiriyorsak, zihnimiz fazlasıyla uyarıcı yükleniyor demektir.

Bu yoğun uyaran bombardımanı, zihnin her gördüğü şeyi potansiyel bir tehdit olarak algılamasına yol açar. Zihin sürekli “uyanık kalma” moduna geçer ve bu durum hem bedensel hem de zihinsel yorgunluk yaratır. Ayrıca sosyal medya ve ekranlardan yayılan mavi ışık, melatonin salgısını düşürerek uykuya geçişi zorlaştırır. Bunun sonucu olarak uyku düzensizlikleri, öfke problemleri ve dikkat dağınıklığı ortaya çıkabilir.

Aslında bu süreç, görsel ve işitsel zihin kirliliği yaratarak, dinginliğimizi elimizden alır. İşte bu nedenle, sosyal medya detoksu yapmak büyük önem taşır. Eğer günde 2–3 saatten fazla sosyal medya kullanıyorsanız, zihniniz her girişte yeni bir uyaran algılar ve kendini sürekli alarm halinde tutar.

Zihinsel dinginliği koruyabilmek için uyaran fazlalığını azaltmak, sosyal medya kullanımını sınırlamak ve mavi ekrana daha az maruz kalmak hem yetişkinler hem de çocuklar için oldukça önemlidir.

Anksiyetenin hayatımızı yönetmeye başladığını gösteren ilk, sinsi işaretler neler olabilir? İnsanların genellikle gözden kaçırdığı erken belirtiler var mıdır?

Aslında anksiyetenin hayatımızı yönetmeye başladığını gösteren ilk işaret, hem bedenimizin hem de zihnimizin sürekli tetikte olmasıdır. Yani zihnimiz sürekli olumsuz düşünceler üretiyor, hep gelecekle ilgili senaryolar kuruyorsa ve bedenimiz buna eşlik ediyorsa… Mesela, nabzımız hızlanıyor, tansiyonumuz düşüp çıkıyor, mide ağrıları ya da bulantılar başlıyorsa ve bunların altında herhangi bir fizyolojik neden yoksa, aslında beden bize “Burada bir şeyler yolunda gitmiyor, bu sıkıntıyı fark et ve düzelt.” demeye çalışıyordur.

İnsanların genellikle gözden kaçırdığı şey şu: Olumsuz düşündüğünün farkında olmamak. Oysaki olumsuz düşünceler anksiyeteyi besleyen en büyük kaynaklardan biri. Tam tersine, olumlu düşündüğümüzde bunun anksiyete üzerinde iyileştirici bir gücü var. Yani düşünce biçimimiz aslında kaygı düzeyimizi doğrudan etkiliyor.

“Karar verme yorgunluğu” günümüz insanının sıkça yaşadığı bir durum. Sürekli seçeneklere maruz kalmak, anksiyeteyi nasıl tetikler ve bu yorgunlukla başa çıkmak için hayatımızı nasıl sadeleştirebiliriz?

Evet, aslında yorgunluk gün geçtikçe çoğumuzun yaşadığı bir durum haline geliyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri de her gün giderek daha fazla uyarana maruz kalmamız. Bu da öyle bir noktaya getiriyor ki, en basit işleri bile yapmak zorlaşıyor. Mesela, bir kıyafet seçmek, ne yemek yiyeceğinize karar vermek ya da hangi mekâna gideceğinizi düşünmek bile bir yük haline gelebiliyor.

Bu yorgunlukla başa çıkabilmek için öncelikle hayatınızda gereksiz kararları azaltmanız gerekiyor. Kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: “Ben bu kararı gerçekten kendim için mi veriyorum, yoksa başkaları için mi?” Çünkü bazen farkında olmadan çevremiz için de kararlar almaya çalışıyoruz.

Karar vermede zorlandığınız noktaları fark etmek de çok önemli. Acaba sizi en çok zorlayan şey ne? Düzen eksikliği mi, sürekli bozulan planlar mı, yoksa her an gelişen beklenmedik durumlar mı? Çünkü günlük hayatınızda bir düzen yoksa, zihniniz sürekli tetikte olur ve en küçük işleri bile yapmak güçleşir. Bu yüzden ilk adım düzenli bir rutin oturtmak.

Buna güzel bir örnek vereyim: Ünlü CEO’lar ya da iş insanları genellikle “karar verme yorgunluğunu” azaltmak için güne siyah bir tişört ve pantolonla başlarlar. Yani kıyafet seçme derdine vakit harcamazlar, o enerjiyi daha önemli kararlar için saklarlar. Siz de aynı yaklaşımı yemek seçiminde, mekân tercihinde ya da alışverişte uygulayabilirsiniz. Örneğin, yoğun bir gününüz varsa, “Ne yiyeceğim?” diye düşünmek yerine bir gün önceden menünüzü belirleyip not alabilirsiniz. Hatta yemek saatlerinizi düzenleyerek, o saatte ne yiyeceğinizi netleştirmek bile büyük kolaylık sağlar.

Çünkü bazen fizyolojik ihtiyaçlarımız bile bir külfet gibi gelebiliyor. Bununla baş edebilmek için zihni sakinleştirmek ve bedeni rahatlatmak çok önemli. Yürüyüşe çıkmak ya da size iyi gelen bir aktiviteyle ilgilenmek, karar yorgunluğunu hafifletmede güçlü bir destek olabilir.

Kontrol etme arzusu ile belirsizliğe tahammül arasında sağlıklı bir denge nasıl kurulur? Hayatımızda kontrol edemediğimiz durumlar karşısında nasıl bir duruş sergilemeliyiz?

Kaygılı insanlar genellikle belirsizliği kaldıramıyor. Belirsizlik onlar için korkutucu oluyor ve hep net bir cevap arıyorlar. Bu yüzden hayatı, olayları hatta insanları kontrol etmeye çalışıyorlar. Tabii ki her şeyi kontrol edemeyiz, bu mümkün değil.

Terapilerde de sık sık şunu konuşuyoruz: Hayatta kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz var. Mesela, kendi düşüncelerimiz kontrol edebildiklerimiz arasında. Ama başkalarının ne düşündüğü, havanın güneşli mi yoksa yağmurlu mu olacağı bizim kontrolümüzde değil.

Ama biz bunu fark edemezsek ve her şeyi kontrol etmeye çalışırsak, kendimizi yıpratırız. Örneğin, havanın durumunu değiştiremeyiz ama güneşliyse ne giyeceğimizi seçebiliriz.

Önemli olan şu: Kontrol edebileceklerimize odaklanmak, kontrol edemeyeceklerimizi fark etmek ve onlara takılmamak. Kontrol edemediğimiz bir durum olduğunda ise kendimize şunu sorabiliriz: “Bu durum bana ne hissettiriyor? Ne kadar uğraşmak mantıklı? Bana ne kazandıracak, ne kaybettirecek?”

İşte bu küçük farkındalık, kaygıyı yönetmenin ve kendimizi yıpratmamanın temel yolu.

Mükemmeliyetçilik ve kendine yönelik eleştirel iç ses, anksiyeteyi nasıl besler? Kendine şefkat göstermeyi öğrenmek, bu süreçte nasıl bir panzehir görevi görebilir?

Mükemmeliyetçilik ve kendine yönelik eleştiren iç ses, kişiyi sürekli “mükemmel olmalısın” düşüncesine iter. Bu kişi, kendisini hata yapmayan, her şeyi en iyi şekilde yapmaya çalışan biri olarak yaşamaya çalışır. Bu durumda kendine karşı şefkat gösteremez; sürekli eleştirir, yargılar ve içindeki çocuğu, bir ebeveynin çocuğunu azarladığı gibi kendini azarlar.

Sonuç olarak kişi daha kaygılı, daha öfkeli ve mutsuz olur. Çünkü kendine güvenmeyen biri, hayata da güvenemez. Hayata güvenmediği için kaygılı olur, her şeyden tetiklenir ve sürekli olumsuzu düşünür.

Bu yüzden iç benliğimiz, yani içimizdeki çocuk çok önemlidir. Onunla iletişime geçmek, ona şefkat göstermek ve mükemmeliyetçiliğe yönelik davranışlarımızı fark etmek gerekir. Terapide de ilk adım, fark edebilmektir; çünkü fark edemediğimiz bir şeyi değiştiremeyiz. Aynı zamanda değiştirebileceğimiz bir şey olup olmadığını da görmek önemlidir, çünkü bazen değiştiremeyeceğimiz durumlar vardır.

Örnek vermek gerekirse, mükemmeliyetçi bir mizaca sahip olabilirsiniz; bu mizacın tamamen değişmesi zor olabilir. Ama hayatınıza olan etkisini değiştirebilirsiniz. Sıfırdan başlayarak kendinizi mükemmeliyetçi gibi davranmaya zorlamak yerine, hayatınıza mükemmeliyetçi olmayan davranışları da ekleyebilirsiniz.

Kendinize şefkat göstermek, kaygınızı, depresyonunuzu, mutsuzluğunuzu ve ruhsal ya da fiziksel rahatsızlıklarınızı azaltır. Çünkü kendinizle, kendi benliğinizle, kendi iç çocuğunuzla temasa geçmiş olursunuz.

Yakın çevremizde anksiyete veya panik atak yaşayan birine nasıl destek olabiliriz? İyi niyetle yapılan ancak durumu daha da kötüleştirebilecek yaygın hatalar nelerdir?

Panik atak yaşayan birine “Aman abartma, bu kadar sorun yapma, bak millet neler yaşıyor.” gibi cümlelerle yaklaşmak aslında hiç yardımcı olmuyor. Bu tür söylemler, kişinin yaşadığı duyguyu görmezden gelmek ve kafasını dağıtmaya çalışmak gibi görünebilir ama çoğu zaman tam tersine, kaygıyı daha da artırıyor.

Öncelikle, o an kişinin duygusunun görünmesi çok önemli. Kaygılı insanlar, kendi kaygılarının farkındadır; panik atağı başladığında bile “Evet, şu an panik atak yaşıyorum.” diye kendi iç sesinde bunu fark ederler. Bu yüzden, o an yaşananı yok saymak veya küçümsemek kişinin kendini daha kötü hissetmesine neden olabilir.

Panik atak sırasında kişinin çevresinde güvendiği ve sevdiği insanların olması çok önemlidir. Bu kişiler, ona koşulsuz güven hissi vererek, kendini serbest bırakmasına ve rahatlamasına yardımcı olabilir.

Çevre ne yapabilir?

• Öncelikle sakin kalmak ve yargılamadan yanında olmak.

• Derin nefes alıp vermesine destek olmak; acele ettirmeden, yavaşça rehberlik etmek.

• Dikkatini dağıtmak istiyorsa, farklı konulara yönlendirmek yerine, etrafındaki uyaranları (gördüğü, duyduğu, kokladığı şeyleri) saymasını isteyebilir.

• Panik atak yaşayan kişinin yanında başka panikleyen kişiler olmamalı; bu onu daha fazla tetikler.

Panik atağın genellikle süresi vardır; 30 dakika ile 2 saat arasında değişebilir. Çevre, bunu hatırlatarak ve “Bu geçecek, sen güvendesin.” gibi sakinleştirici mesajlar vererek destek olabilir.

Toplum içinde konuşma veya sosyalleşme gibi durumlar pek çok kişi için büyük bir kaygı kaynağı. Bu tür sosyal kaygıları aşma yolunda atılacak küçük ama etkili adımlar neler olabilir?

Toplum içinde konuşma veya sosyalleşme sırasında hissedilen kaygı genellikle sosyal anksiyeteden kaynaklanır. Sosyal anksiyetesi olan kişiler, toplum içinde “Benimle ilgili ne düşünecekler? Beni yanlış anlayacaklar mı? Rezil olacak mıyım? Başarısız mı olacağım?” gibi olumsuz düşüncelere odaklanır.

Bu kaygıyı aşmanın ilk adımı, olumsuz düşünceleri fark edip yeniden düzenlemek ve daha bilinçli yorumlayabilmektir. Örneğin, bir sosyal ortama girdiğinizde başarısız olmayacağınızı fark etmek için öncelikle bu düşüncenin sağlıksız bir düşünce olduğunu görmeniz gerekir. Düşünceyi değiştirdikten sonra ise o an ne hissettiğinizi, duygunun anlamını ve size neyi çağrıştırdığını fark etmek önemlidir.

Sosyal anksiyete, çoğu zaman çocuklukta çok fazla eleştirilmiş bir geçmişten de beslenir. Çocuklukta sürekli eleştirilen kişiler, ilerleyen yaşlarda kendilerini eleştirmeye daha meyilli olur. Bu yüzden her sosyal ortama girdiklerinde kendilerini yargılayan bir birey haline gelebilirler. Mükemmeliyetçi, sosyal anksiyetesi olan ve kendine değer vermeyen kişilerde öz saygı ve öz güven genellikle düşük olur.

Düşünce ve duygu üzerinde çalışmalar yapıldıktan sonra, davranış üzerine çalışmalara geçilir. Yani kişi düşünce ve duygularıyla yüzleştikten sonra o ortama girerek korktuğu kadar kötü bir şey olmadığını deneyimleyebilir.

Çoğu kaygılı kişi, “Korkulacak kadar bir şey yokmuş.” cümlesini sık sık söyler. Bunun sebebi, kafalarında kurdukları senaryonun gerçek yaşamla uyuşmamasıdır.

Zihnimizde tasarladığımız olumsuz senaryolar, gerçekleşmemiş olasılıklardır. Olumsuz düşündüğümüzde, her olumsuz düşünce yeni bir olumsuz koşul yaratır; ama gerçekte bu olumsuz koşulların gerçekleşme ihtimali çok düşüktür.

Bir örnek verelim: 100 kişilik bir amfide ders sunumu yapacağınızı düşünün. Kafanızda, sunum sırasında konuşamamak, bayılmak, rezil olmak, birinin size gülmesi veya sunum tahtasının açılmaması gibi birçok olumsuz senaryoyu hazırladınız. Ama ortama girdiğinizde hiçbir olumsuzluk gerçekleşmezse, bu sizi şaşırtır. Zihniniz, her şey kötü olacakmış gibi hazırlanmışken, gerçekte korktuğunuz kadar kötü bir şey olmadığını görür ve maruz kalma yoluyla öğrenir. Bu deneyim, sosyal anksiyeteyi aşmanın önemli bir yoludur.

Anksiyete ile mücadele etmek yerine, anksiyeteye karşı psikolojik dayanıklılığı artırmak mümkün müdür? Çocukluktan itibaren bu dayanıklılığı inşa etmek için ebeveynlere ve eğitimcilere düşen görevler nelerdir?

Görevler halinde değil, ama tek cümleyle kendisiyle barışık çocuklar yetiştirmek diyebilirim. Kendisiyle barışık çocuklar yetiştirmek demek, onların hem hatalarını hem doğrularını görebilmelerini sağlamak demektir. Çocuk düştüğünde ona suçluluk hissi vermek yerine, düşebilme hakkının olduğunu göstermek çok önemlidir. Çünkü çocuk küçükken bunu öğrenemezse, büyüyünce de her olayda kendini mükemmeliyetçi ve kaygılı hissetmeye meyilli olur; hata yapmamaya çalışırken daha çok hata yapar.

Biz yetişkinler ve eğitimciler olarak, çocuklara hata yapabileceklerini ve düşebileceklerini göstermek zorundayız. Doğruyu görmek için çocuğa sürekli “Şunu yap, bunu yap.” demenize gerek yok; bazen hata yapmasına izin vermek yeterlidir. Seminerlerde ebeveynlere sürekli şunu vurguluyorum: “Çocuğunuza hata yapma ve düşme hakkı tanıyın. Bu düşmek, sadece gerçek anlamda değil, mecazi olarak da önemlidir.”

Çocuk mükemmel bir şekilde büyüyemez; önemli olan, hatalar ve doğrular üzerinden öğrenebilmeleridir. Yani siz kendiniz hatalarınızla ve doğrularınızla barışık olduğunuzda, çocuğunuza da bu alanı sunabilirsiniz. Böylece çocuk, yetişkin olduğunda psikolojik dayanıklılığını geliştirir; “Ben düşmeye hakkım var, ben hata yapabilirim, ben de insanım.” diyebilir. Kendi öz benliğine şefkat göstererek, hata yaptığında üzülerek, bağırarak, kırılarak bunu aşabilir.

Oysa duyguları bastırılan ve hata yapmaktan korkan çocuklar, bu durumdan kaçınır ve hayat boyunca anksiyete, depresyon ve diğer psikolojik rahatsızlıklarla mücadele etmek zorunda kalabilir.

Sonuç olarak, psikolojik dayanıklılığı arttırmak mümkündür. Bunu sağlayan en temel şey, hatalarımızla ve doğrularımızla kendimizi görebilmek, kendimize şefkat gösterebilmek, öz güvenimizi ve öz saygımızı geliştirebilmektir.

Kaygının temelinde yatan belirsizlik ve kontrolsüzlük hissi düşünüldüğünde, inançlı bir bireyin yaşadığı zorlukları anlamsız bir talihsizlik yerine ilahi bir “imtihan” olarak görmesinin psikolojik önemi nedir?

Kaygının temelinde yatan şey genellikle belirsizlik ve kontrolsüzlük hissidir. İnançlı bir kişi, bu durumu bir imtihan olarak gördüğünde buna tevekkül diyebilir. Peki tevekkül nedir? Tevekkül, Allah’tan gelen her şeyin bir anlamı olduğuna inanmak ve Allah’a güvenmektir.

Bir olayın imtihan mı yoksa hediye mi olduğunu görmek, kişinin olaya yüklediği anlamla ilgilidir. Aynı durum, bir kişi için anlamlı bir gelişme fırsatı olabilir, başka biri için sadece bir görev veya ders niteliğinde görülebilir. Yani burada kişinin olaya nasıl anlam yüklediği çok önemlidir.

Terapi sürecinde de olaylara bakış açımızın, olaylara verdiğimiz tepkileri nasıl etkilediğini konuşuruz. Çünkü herkes aynı olaya aynı şekilde tepki vermez. Örneğin evde otururken bir ses duyduğunuzda, bir kişi “Acaba hırsız mı?” diyerek evi kolaçan edebilir; bir başkası ise “Kedi girmiştir, ya da duvardan gelen bir sestir.” diyerek sakin kalabilir. Yani olaylara yüklediğimiz anlam, duygu ve tepkilerimizi şekillendirir.

İnançlı bir kişi, belirsiz bir durumu imtihan olarak gördüğünde, bunun bir sonucu olduğunu bilir. Bu durumda Allah’a güvenerek, yaşadığı sürecin bir mükâfatını alacağına inanır. Bu yaklaşım, psikolojik olarak kişiyi daha iyi hissettirir, dayanıklılığını artırır ve manevi bir huzur sağlar. Çünkü kişi, yaşadığı durumun bir bedeli ve anlamı olduğunu bilmektedir.