İnsanın Kendine Dair Benlik Algısı ya da Ben Feraseti / Dr. Metin Serimer
“Kendini arayan insan”, “kendini arayan adam”, “adam gibi adam” vurguları, hatta kitap ya da eser isimlerini artık hayatın içinde sık sık duyar hale geldik. Arayışlar arttıkça daha çok dillenir hale geldi bu konu. Aslında yeni değil, kadim bir öz arayışı aynı zamanda bu hakikat arayışı. “Varlığa içkin” ya da “ontolojik” dedikleri türden…
Öz ile sözün birbirini karşılamaktan ya da insanda karşılık bulmaktan uzaklaşması ki tersinden okunduğunda aslolan insanın kendisini kuşatan hakikati fark etmesi; günümüzde yani “modern zamanlarda” çok büyük bir enerji ve sinerji kaybına uğradı. Eskiden sözün bir ağırlığı vardı ve söz, özü ifade etmek için kullanılırdı; yani özün dile gelmiş bir yansımasıydı. Şimdilerde ise söz de, hakikati kendi varlığına taşıyamayan insanın şahsında, özle birlikte buharlaşıverdi ve anlam kaybına uğradı. Sonuç itibarıyla sözü özüne özü de sözüne taşıyamayan “insan” yok oldu…
Peki, “yok” olan insanı “öz”üyle birlikte yani özüyle buluşmuş olarak bir daha ne zaman yaşadığımız zaman diliminde görebileceğiz? İnsanla şereflendiğinden beri yeryüzü, insanlık adına hiç bu kadar çorak kalmamıştı. İnsan, kendi özüne hasret… Çünkü Rabbiyle olan irtibatını, kâinattaki varoluşsal anlamını yitirmiş, kâinatın en kıymetli canlısı olduğunu, yeryüzünde halife olduğunu unutmuş… Aslında en güncel soru şu: Bugün insanın kendine, özüne olan hasretini hangi “merhametli ve adaletli el” hangi “yüksek akıl”, hangi “akıl ve kalp terazisi çok gelişmiş insan”, hangi “yüksek feraset sahibi”, “hâzık (meharetli, işinin ehli, mütehassıs) hekim”, hangi “müşfik yani şefkat sahibi” ruh giderebilir? En önemlisi de bugün bu ruha sahip insan ya da insanlar yeryüzünde var mı?
Benlik konusu, insanın varoluş gerçeğiyle derin bağlantıları olan bir olgu. Olgu ve algı arasındaki ilişkiden yola çıkıldığında, olguları da algıları da insanoğlu genellikle kendi dışındaki gerçeklere uyarlamayı tercih ediyor. Yani kendi dışında arıyor… Ama olgunun da algının da nesnesi insan olunca zorun da zoru bir hakikatle yüzleşmenin ilk adımlarını, ilk fakat en zor adımını atmış oluyor insanoğlu. Çünkü bu, insanoğlunun herhangi bir te’vile fırsat tanımaksızın yüzleştiği en büyük hakikat olarak karşısında duruyor. Yani bizzat kendisi ile ilgili “hakikatle…”
Evet, bu bir yüzleşme. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi… Hakikat ise hem insanın içinde hem de dışında yani her yerde aranabilir. Önemli olan insanın tüm bunlarda ne kadar hissedar olduğu, kendisine neyi nasıl taşıdığı ve hakikat denen irfan meyvesinden ne denli nasiplendiğidir.
Şeyh Galip Divanı’nda “Kendine bir hoşça bak; sen âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın.” anlamına gelen
“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen.” dizelerinin söylediği gerçekle, Hz. Ali (k.v.)’den nakledilen: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın. Ama en büyük alem sende gizlidir.” sözleri birbirini destekleyen ve hakikatin ortak tonlarını haykıran benzer anlamları ifade etmektedir.
Gelenek, tarih ve kültür; bu anlamda, kalbî ve zihnî hayatımıza anlam haritası, amel hayatımıza yol haritası, ölçü dünyamıza mihenk taşı olabilecek “hikmet ve sözlerle” doludur ki hepsi de farklı farklı cephelerden hakikatin yansımaları ve bizzat insanda karşılığı olan durumlardır. Günümüzde de insan ve medeniyete dair arayışların hepsini anlamlı kılacak şey, bazı sorulara verilecek doğru cevaplarda gizlidir. O da insanın yeniden tabir caizse tefsir edilmesi, insana insanın gerçekte ne olduğunun kâmil manada anlatılmasıyla mümkündür. Hakikat planında insanın ne olduğu gayet açık ve bellidir ama günümüzde insanın bu varoluşsal hakikate ulaşmasının önündeki en büyük engel yine kendisidir. O nedenle insanın kendine dair “benlik algısı” ya da “ben feraseti” her zaman olduğu gibi bugün de çok büyük önem taşımaktadır.
Bir bilge: “İnsan kendinden ve Allah’tan saklayamaz, saklanamaz.” demişti. Kendine yalan söyleyecek kadar basitleşmemişse insan, kendini kandıramaz. Ama insan tabir caizse “çok katlıdır.” Üstelik tek boyutlu da değildir. Kendine karşı samimi olsa dahi kendini tedavi edemeyeceği pek çok bireysel sıkıntısı, irfanî boyutta dertleri, yetişme bozuklukları, davranış sorunları, nefs hastalıkları vardır. Tüm bu müşküllerini, sıkıntılarını aşması için özellikle bu zamanda ve zeminde aklını, kalbini, ruhunu, yani hepsi de insanın başlı başına kalitesini, Allah vergisi müstesna yerini ifade eden bu değerlerini yerli yerinde ve yaratılış amacına uygun kullanırsa ancak, kendine ve hayata dair doğruları, hem kendinde hem de çevresine yansıtabileceği imtiyazlı, üstün bir meleke elde etmenin doğru yolunu yakalamış ve tüm bu güzellikleri doğru yolda seferber etmiş demektir. Çünkü kendinden ve Allah’tan saklayamadığı kendini, özünü, nefsini, ruhunu; bütün acziyet ve zaaflarına rağmen, Allah’ın tüm bunları ve daha fazlasını, derûnunu ve potansiyelini bildiğini bilerek, tercihleriyle baş başa kalmakla hemhal olduğu imtihanından yüzakıyla çıkabilmek amacıyla, tercih kotasındaki pozitif ve negatif tüm değerlerinde doğru seçim ve iradeyi ortaya koymasıyla ancak, gerçek kendisiyle buluşmuş ve Allah’a âşık ruhuyla tanışmış olacaktır. İnsanı gerçek manada insan yapan bu gayretin adına talep, böyle bir güzelliğe soyunmaya da niyet deniyor. Ama gerçekten soyunmaya, yani “temenni etmeye” değil… Bu o kadar önemlidir ki, iyi insan olmanın önemli sacayaklarından biridir. Kendini tanımak adına doğru yolda olmanın şartlarından çok önemli bir diğeri de sevmek… Günümüz insanının çok hasta olduğu ama hasta olduğunu fark etmediği, eksikliğiyle pek malûl olduğu “sevgi…” Sevgi bugün zannedildiği gibi popüler riyakâr ilişkilerin kolay tüketilen nesnesi ya da mezesi değildir. Çünkü sevgi, insanda mutlak karşılığı olan çok güçlü bir duygudur. Sevgi sayesinde insan empati yapar, merhamet eder, tevazu gösterir, sertlikten uzak durur, cömert olur. Yani kısacası insanı insan yapan sevgidir. Mesela insan annesini, babasını, kardeşlerini doğal olarak sever. Hatta gayet normal bir biçimde bitkileri, hayvanları sever. Kâinatın mayasında, hamurunda sevgi vardır. Bu anlamda bakıldığında insanı yoğuran da sevgidir. Peki, insan kendini ya da başkalarını gerçekten sever mi, sevebilir mi? Normalde tabi ki sever. Ama nasıl ki alexitimik (duygusuz) insanların varlığı mevcutsa sevgisiz insanlar da yeryüzünde mevcuttur, hem de alabildiğine tüm sevgisizlikleriyle aramızda dolaşırlar. Aynen sevgi gibi, duygu gibi insanı insan yapan özelliklerinin kalın bir perde ile üzerlerinin örtülü olması, insanlarda bu güzelliklerin var olmadığını göstermez. Sevgisizlik ve duygusuzluğun, davranışlara yansıması çoğu zaman bu patolojik durumları görünür hale getirir. İnsaf ve merhamet zaviyesinden bakan bilge insanlar o nedenle; “İnsan başka davranışları başkadır.” demeyi, insanlara haksızlık yapmamaya tercih ederler. Çünkü aynı zamanda, insanın değişebileceği gerçeği en büyük realite olarak karşımızda durmaktadır. Mizaç, huy, karakter kavramları bu konuda insanın değişim çizgisinde temel kavramlar ve tedricilik mantığında geçiş alanlarıdır. Evet, insan değişir, hem de çok değişir. Ama ne var ki değişim konusunda ortaya koyduğu niyetin yanı sıra en çok ihtiyaç duyduğu şey, “ümit”tir. Çünkü insan ümitsiz yaşayamaz. İçinde bulunduğumuz ümit ihtiyacına en güzel empati yapan analojik (benzeri) durumu Mevlana Hz.’nin yaşadığı olay ne de güzel anlatmaktadır:
Mevlana Hazretleri, bir gün çevresindekilerle yolda giderken üzerine çamur sıçrar ve yol kenarında bir taşın üzerine oturarak ağlamaya başlar. Niçin ağladığını soranlara: “Ben bu insanların haline ağlıyorum, onlara üzülüyorum.” der. “Ne var ki insanların halinde?” diyenlere: “İnsanlar böyle çamurlu bir yola giriyorlar. Üzerleri kirleniyor. Sonra da ‘battık ki battık’ diyerek üzerleri daha çok kirlenerek yollarına devam ediyorlar. Oysa bir taşın kenarına oturup üzerlerini temizleseler tertemiz olacaklar.” diyor. Ümit insan hayatında ne denli müthiş önemi olan bir konu ki dua etmek ve af dilemek kula düştüğü ve affetmek yetkisi Allah’ta olduğu halde ve vaad Allah’ın vaadi olduğu halde, ellerini gökyüzüne açma ve yüreğini Rabbi’ne yöneltme eylemi dediğimiz “tövbe” ibadeti, ancak kulun ümit içinde olmasıyla amel boyutu taşıyan bir eyleme dönüşmenin ilk ve mutlak şartı oluyor. Aksi halde insan tövbe dahi edemiyor. “Ben kulumun zannı üzereyim.” buyuran Allah (cc), kulun kendini kandırmadan ümitvar olmasını her şeyden daha önemli buluyor. Demek ki ümit, günümüzde de insan olma yönünde atılan en önemli adım mahiyetinde… Ümitsiz olmuyor, ümitsiz “ol”unmuyor, aynı zamanda ümitsiz de “öl”ünmüyor. Dolayısıyla dünyadayken ruhen dirilmenin şartı da ümit oluyor. Nitekim Hz. Peygamber, ölüm yatağında bir genci ziyaretinde “Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sorduğunda genç şöyle cevap verir: “Günahım çok, amelim azdır. Ama içimde öylesine güçlü bir duygu var ki Allah (cc) beni affedecek.” diyor. Hz. Peygamber (sav) ona: “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” buyurduğunda gencin: “Evet, Ya Resulallah” demesi üzerine, Hz. Peygamber (sav): “Öyleyse korktuğundan emin, umduğuna nail olacaksın.” buyuruyor. Ümitle başlayan “kalp yolculuğu” hüsn-ü hatimenin yani “iyi son”un da yolunu açıyor. İşte bugün insanın Allah’la (cc) ilişkisini düzenleyen ve sonuçta bu gayreti bir ahlaka ve erdeme dönüştüren hikmetin önündeki engellerle, Allah yolunda insanın kendini bir yolcu gibi hissetmesinin ve yolda olmasının engelleri aynı. Yani ümit eksikliği… İnsanın bu denli ümitsiz olmasının temelinde ise kendini affedilemeyecek kadar kötü hissetmesine yol açan “işte bunlar affedilmez!” düşüncesinin izleri var. Demek ki problem dönüp dolaşıyor ve insanın “kendini tanımasına”, onun da ötesinde en güncel boyutuyla “kendini algılama biçimine” geliyor. Yani kendi “ben”ine, kendine dair “benlik algısına…” Burası aslında konunun en konuşulmaya değer bölümü…
İnsanın kendine dair benlik algısında, çok ilginçtir ki, insan bu konuda daha çok dışından değil “içinden şekillenen” bir canlıdır. Bir bakıma kendi kendine yaptığı konuşmalar gibi diyebiliriz. İnsan bu yolla yani içinden geçen olumsuz seslerle özdeşlik kurarsa, gereksiz bir empati yaparsa, ne yazık ki ihya ya da inşa olmaz, tam aksine inkıraza yani yıkıma uğrar. Oysa bu sesler insanın kendine değil, nefsine, şeytanına, vehmine, hayaline aittir. Tüm bunların etkileyici ortak parantezine “vesvese” diyebilirsiniz. İnsan eğer, içinden geçen bu sesler hakkında kendini yeren, kendini döven, kendini hırpalayan bir yerde duruyor ya da bilmeden kendine haksızlık yapıyorsa bu haksızlığın önüne geçmenin, engel olmanın en pratik yolu bu vesveselere hakikat adına doğru bir not verebilmek için, vesvese ile şüphe arasındaki farkı akademik, ilmi, irfani boyutta ayırt etmektir. Aslında çok geniş olan bu konuda Şenel İlhan Bey’in “Vesvese” isimli makalesi dertlere deva, gönüllere şifa, akıllara genişlik, ruhlara inşirah verecek kadar güzel ve çok güçlü, çok faydalı bir yazıdır. (www.feyzdergisi.com / Kategoriler bölümü “Vesvese” makalesi) Bu makalenin en önemli amacı insanlara faydalı olmaksa mutlaka Şenel İlhan Bey’in “Vesvese” isimli makalesi tekrar tekrar okunmalı ve hakkıyla amel edilmelidir. İnsan eğer, kendi kendine düşman değilse bu iyiliği kendine yapmalı ve kendi içinde bir irfan yolculuğuna çıkmaya hazırlanmalıdır.
İnsanoğlu, içinden geçen bu seslere, nefs kaynaklı bir vesvese ise bunlar “ben başkayım, nefsim başka” diyerek kendi zihninde yeni bir irfan penceresi açabilir. Hele bir de bunu davranışlarıyla taçlandırırsa yavaş yavaş, tadından yenmez bir hale gelir ve kendini hakikaten sevmeye başlar. Eğer bu vesveseler şeytandan ise, “ben şeytana uymam” diyebilme iradesi sadece uygulanmayı bekleyen oldukça hayat kurtarıcı, can simidi bir formül olarak kendi benliğimize dair irfan ajandasında başköşedeki yerini alacaktır. Demek ki kendini tanımak, içindeki seslere hiç rahatsız olmamak üzere doğru bir anlam vermek isteyenlerin birinci sloganı “Ben başkayım, nefsim başka” demek olmalıdır.
Velev ki tüm bunların sonunda nefse ya da şeytana uyup bir hataya düşse dahi insan, doğru düşünmeyi becerebilirse eğer, sadece aslında bizzat kendi gözüyle “hata yapabilen” bir canlı olduğunu görmüş olur. Yazının başında verdiğimiz Mevlana’ya ait “tertemiz olmak” örneği burada imdadımıza yetişmeli. Hem bazen öyle günahlar vardır ki tövbesi adama manen köşeyi döndürür. Biz de bu arada yanlış fiillerimizin öncesi ve sonrasında ayne’l yakin olarak nefsimizle tanışmış oluruz. Tarihte irfan sahiplerinin manevi pratikleri bunun örnekleriyle doludur. Burada önemli olan asla ama asla ümitsizliğe düşmemek olmalı. Yoksa nefse ya da şeytana gerek yok, tüm bu bilgileri bile bile kendimize büyük bir kazık atmış oluruz. Demek ki bu bilgilerle amel etmek çok hayati bir önem taşıyor.
İnsanın dokusu nefsi itibariyle temelde hep aynıdır. İnsan bu yönüyle her türlü rezaleti işleyebilir, türlü türlü sefaletlere düşebilir. Mademki tüm bunlarla iç içe bir hayatın içinde yaşıyoruz ve insan her türlü kötülüğe hissedar olmaya ve bizzat işlemeye müsait, öyleyse işin başında insan, nefsine ya da şeytana uymakla her türlü kötülüğü işleme potansiyelinde olduğunu kabul etmeli… Ne ilginçtir ki bu yapımızı kavramak aynı zamanda insanın iyiliğe ve güzelliğe müsait, güzelliklere bakan yüzünün de garantörü durumunda. Çünkü insan tüm bu hatalarla malul olduğu için “ben hiç hata yapmam, hiç günah işlemem” diyemez ve dememeli de... Nitekim bu düşüncenin gerçeklerle bağdaşan bir tarafı yok. Çünkü insan “melek değil…” Öyleyse nefsinin var ve diri olması, üstelik de her türlü pisliği yapabilecek potansiyelde olması, bu realiteyi aynen kabul eden ve hakkıyla hissedenler için, bir o kadar da nefse ve onun tezahürlerine karşı tedbir almayı kaçınılmaz, gerekli ve mecbur kılıyor. İşte tam da burada nasıl ki Cern deneyinin Big-bang’in anlaşılmasında ve Kuantum Mekaniği’nde özel bir yeri varsa, bu sohbetin doğru anlaşılması da insanda “irfan patlamaları” yapacak bir önem taşıyor. Yani her zaman dezavantaj gibi gördüğümüz nefsin aslında irfan yolculuğunun en önemli zemini ve sermayesi olduğunu fark etmek… Ne güzel örnektir ki: Abdulhakim el Hüseyni (k.s.); “Benim nefsim Firavun’un nefsinden 70 kat daha kâfirdi.” derken, bu gerçeğe işaret ediyor ve aslında velayetini ilan ediyor. Benim yolumu izlerseniz siz de benim gibi olursunuz, demiş oluyor. Boşa dememiş büyükler: “Hilali göremiyorsan, hilali görenlere git ki bayramı göresin.” Tabi bugün bu yönlendirmeler, doğru adrese teslim edilmeyi bekliyor… Nefsin bu potansiyelini bilenler, düşmana karşı gardını alarak doğru bir iç duruş sergilemişlerdir. Aslında takva da hiç günah işlememek değil, her türlü pisliği yapabilecek bir nefse karşı tedbir almaktır. Kimin irfan penceresi genişse nefsini o denli fark eder, görür; kimin irfan penceresi genişse o nefsiyle mücadele eder, nefsini adam eder ve manen terakki eder. İşte insanın kendine dair benlik algısında işin sırrı budur… Aslında çok geniş, insanın içinde her yöne doğru açılan ve açıklanabilen bu konular, fikri, ilmi ve ahlaki boyutta engin bir kültüre ve müthiş bir irfani birikime sahip olan Şenel İlhan Bey’in özel sohbetlerinde ancak bir başlangıç dersi hükmünde olup, inşallah okurlarımız yakında bir eser olarak yayınlanacak olan gayet entelektüel, irfan ve ahlak yüklü bu sohbetlerin bir kısmıyla gıyaben de olsa fikirleriyle tanışacak, bu vesileyle de aslında okurlar insan olma noktasında kendi varlık ve benliklerine dair sağlam ipuçları ve doyurucu bilgiler almış ve öğrenmiş olacaklardır.
Şenel İlhan Bey’in harikulade fikirlerinden zihinsel özetler yaparak kendimce sadeleştirdiğim bu yazıdan istifade etmeniz dileğiyle…
