İnsanı Yaşatan, Hayatı Zenginleştiren: Vakıf Medeniyeti / Avni Çebi
İnsanın dünyadaki öyküsü kısa ve anlamlıdır. Evrenin yaşı, insanın ömrü ve insanın isteklerini karşılaştırdığımız zaman çoğu zaman kısa bir hayat için bütün evreni isteriz. Bizim ihtiyacımız ve isteklerimiz arasında sağlıklı bir sağlama yaptıracak olan, kendimizden geçerek diğeri için değer üretmemizdir. İnsan kendisini aşan bir anlayışla hayatını anlamlı kılmaya çalışır. Bize anlam katan diğeri için ürettiğimiz değer ve sorumlulukta saklıdır. Kimi zaman bir düşünce, kimi zaman bir abidevi eserle, kimi zaman da hayatımızı adadığımız bir kahramanlıkla birisi için, insanlık için ve vatanımız için kendimizden fedakârlıklar yaparız. Çağının şahidi, vicdan sahibi insanlar olarak büyük bir ülkü için kendimizi feda eder, şehit oluruz. Kendimizi sahip olduklarımızla değil de inançlarımız, değerlerimiz ve ülkülerimiz için vazgeçtiklerimizle inşa eder, olgunlaşır, insanileşir ve vakıflaşırız.
Kendini aşmak ve geleceğe hayırlı bir iz düşmek isteyen yüce ruhlu insanların kurumsallaşmış yardım anlayışı “Vakıf” müessesi olarak bu dünyada hayat bulur. Vakıf herhangi bir kimsenin malını, mülkünü, parasını ve sahip olduklarını kendince önemli gördüğü bir amaca hasretmesi ve adamasıdır. Vakıf, insanın tabiatında olan yardımlaşma ve dayanışmanın, fedakârlık ve feragatin, diğerkâmlık ve adanmışlığın kurumsallaşmış halidir. İslam’a göre her şey fâni, bâki olan ise yalnız Allah’tır. Mutlak hâkim O’dur. Mülk O’nundur. O Rahman ve Rahim’dir. Kullarına karşı cömert ve merhametlidir, adil ve af edicidir. Bu sebeple Allah’ı seven kişi, insan (kul) başta olmak üzere bütün yaratıkları sever. Yunus’un deyimiyle “Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü”. Kulu seven, hayatı onun için kolaylaştırır. Bu anlayışla hareket eden kişi “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır.” düsturunu kendisine rehber edinir.
”Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap…” (Kasas, 28/77)
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92)
“İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir. Sadaka-i cariye (sevabı devam eden eser), faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, Vasiyyet 14)
Zikrettiğimiz ayetler ve hadis gereğince, inanmış mümin birey hayatını hayra ve iyiliğe adar, infak anlayışını bir yaşam kültürüne dönüştürür ve bunu kurumsal olarak vakıflarla inşa eder ve görünür kılar.
Vakıfların Gelişimi
Osmanlı, vakıf işlerini ön plana çıkarmış, hem dünya hem de ahirete bir hizmet vasıtası görmüştür. Vakıf müesseseleri ile diğerkâmlılığın zirvesini yakalayan Osmanlı, 26 binden fazla vakıf kurarak insanlarla birlikte hayvanlara da hizmet etmiştir.
“Hayırda yarışınız” emri, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır.” prensibi gereği toplum birbiri ile yarışmış ve günümüze kadar ulaşan muazzam eserler vücuda getirilmiştir. İnsanların ihtiyacına, çevrenin şartlarına göre değişen çok farklı hizmet alanları olan vakıf müessesesi Osmanlı’da bu açıdan dinamik bir yapıya sahipti. Donuklaşmış, kalıplaşmış bir yapısı yoktu. “İnsanların, canlıların yaşadığı yerlerde mutlaka onlara yapılacak bir yardım, bir hizmet vardır.” anlayışı Osmanlı vakıflarının genel prensibi idi.
Vakıf yapmak isteyen şahıs bir vakfiye yazarak Kadıya müracaat eder. Vakıf Senedi denilen vesika mahkemece tescil edilir. Vakıf Senedine padişah da dahil herkes uymak zorundadır. İslam hukukuna göre “Vâkıf’ın (vakfedenin) şartı, Şârii’nin (kanun koyucunun) nassı gibidir.” değiştirilemez.
Bir vakfiyede; kurucunun adı, künyesi, lakabı, şöhreti, unvanı, gibi kendisini iyice tanıtan bilgiler bulunur. Daha sonra ne maksatla vakfı kurduğu, isteklerinin neler olduğu, bu isteklerin yerine gelmesi için gelirin nereden ne kadar olduğu, hangi oranda nerelere harcanacağı yazılır, sonra da bunu bozan ve değiştirenlere beddua edilir. İlk vakfiye Osmanlı’nın erken döneminde padişah Orhan Bey’e aittir.
Başta padişahlar olmak üzere sadrazamlar, bütün devlet ricâli ve varlıklı kişiler az veya çok gücüne göre vakıf yapmışlardır. Ahiret inancını aklından çıkarmayan Osmanlı, ölümünden sonra da devam edecek sevaba önem vermiş, nâsla korunan ve “ebedî hayır” olan vakıfları ayakta tutmuştur. Osmanlı, bazı müesseselerde olduğu gibi vakıf konusunda da kendinden önceki devletleri örnek almıştı. Daha ilk beylikler zamanında başlayan, devletin siyasî ve malî gücünün artması ile paralel gelişen vakıfların ilk tesisi Orhan Gazi zamanında olmuştur.
Osmanlı’da 1826’da kurulan Evkaf Nezareti’nden önce vakıflar, vâkıf’ların şartlarına göre idare ediliyor, bunlar ayrı birimlerce izleniyordu. Bundan sonra işleri Evkaf Nezareti’ne bağlanarak çalışmaları disiplin altına alınmaya ve kayıtları tutulmaya başlanmıştır.
Vakıflarda Hizmet Çeşitleri
Osmanlılar döneminde devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları korumak devlet düzenini sağlamakla mükellefti. Günümüz modern devlet anlayışında devlet görevlerinden sayılan eğitim, sağlık, bayındırlık, diyanet, sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da devlet görevleri arasında sayılmıyor, bütün bu hizmetler şahısların kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu. Vakıflara bu işleri ve hizmetleri yürütmeleri için zengin akarları bağlanıyordu. Osmanlı’da devlet anlayışı “Devlet-i Ebed Müddet” şeklinde olduğu için vakıflara da ebedilik şartı konmuş, devlet yetkilileri de vakfın hizmetinin devam edebilmesi için her türlü gayreti sarf etmişlerdir.
Vakıflar yalnız ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi toplumdaki temel ihtiyaçları konu almaz. Genelden özele doğru insanların toplum hayatı içinde ihtiyacı olan, yolculara yardım etmek, esirleri âzad etmek, mektep çocuklarının gezdirilmeleri, fakir kızlara çeyiz temini, hayvanlar için çayır temini, sel, yangın, depremler gibi afetlerde ihtiyaçların karşılanması, hastalık, fakirlik, borçluluk gibi zaruretlerin giderilmesi, acizlerin doyurulup giydirilmesi, tedavi ettirilmesi, iş yapacaklara sermaye bulunması, borçtan mahkûm olmuşların borcunun ödenmesi için “avarız vakıfları” gibi farklı amaçlar için vakıflar kurulmuştur. Bizzat padişah veya saray mensupları tarafından kurulup yönetilen vakıflara ise “Mazbut Vakıflar” bir diğer ismi ile “Selâtin Vakıfları” denmiştir.
Şehir, Hayat ve Vakıflarımız
Osmanlı’da genelde şehirler vakıf bir külliyenin, mahalleler vakıf camilerin, hamam, çeşme ve benzeri yapıların etrafında kurulmuştur. Bu şekilde yapılan yüzlerce eser Rumeli’de şehirlerin İslamî vecheye bürünmelerini sağlamıştır. Osmanlı bir iskân ve kolonizasyon metodu olarak vakıflardan faydalanmıştır. Sayıları binleri aşan vakıf eserlerinden Selimiye, Süleymaniye, Beyazıt, Fatih külliyeleri bu konuda başka birer misaldirler.
Şehirlerimizde 1856 yılına kadar belediye hizmetleri vakıflar tarafından karşılanmaktaydı, henüz belediye teşkilatları oluşmamıştı. Vakfiyeler incelendiğinde, bu tarihten önce su, ulaşım, aydınlatma, temizlik, asayiş gibi belediye hizmetlerinin hep vakıflar tarafından gerçekleştirildiği görülür.
Su kanalları, su kemerleri, maksemeler, çeşmeler, sebiller, kuyular, hamamlar tamamen vakıf kuruluşlardı. Fakirlerin parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su, hatta şerbet dağıtılırdı. Yol, kaldırım ve köprü yapımını vakıflar sağlıyordu. Bazı hayır sahipleri kurdukları vakıflarla “kandilciler” tutuyor, yine vakıf geliri ile kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Sokakların temizlenmesi ve umumî helâlar için vakıflar kurulmuştu. Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastanelerinde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz ilaç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek yediriliyordu.
İstanbul’u gezen bir seyyah olan “d’Ohsson”a göre İstanbul imaretlerinde her gün parasız yemek yiyenlerin sayısı 30 bin idi. Böylece vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş ödüyor, öte yandan yüzbinlerce insana hizmet götürüyordu. Böylece vakıflar yolu ile, gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indirilirken, yine aynı sebebe bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyal patlamaların da önü alınmış oluyordu.
Vakıfların ülke ticaretine ve ekonomik hayatın gelişmesine de olumlu etkileri olmuştu. Hemen bütün şehirlerde vakıf ticaret hanları vardı. Şehirlerarası yollar, önemli stratejik mevkilere kervansaraylar yaptırılarak sürekli işler halde tutulmuş, böylece yolcu ve tacirlere yol güvenliği ve konaklama imkânı sağlanmıştı. Kervansarayların vakfiyelerinden buralara yerli-yabancı, hür-köle, erkek-kadın, müslim-gayr-i müslim herkesin kabul edildiğini, yolcuların gıda, ilaç hatta ayakkabı ihtiyaçlarının karşılandığı ve hayvanlarına da bakıldığını öğrenmekteyiz. Ücretsiz hizmet sunan kervansaraylar, vakfedenlerin bıraktığı gelirle bu fonksiyonlarını yüz yıllar boyu sürdürmüşlerdir.
Ayrıca vakıflar büyük sanat eserlerinin, hat, taş, ağaç, maden işçiliği, tezhip, çini, kitap, cilt, ebru gibi sanat dallarının gelişmesine, şaheserler verilmesine katkıda bulunmuşlardır. Vakfiyelerin dil, kültür, tarih, hukuk, iktisat tarihi, sosyoloji, hatta folklar açısından taşıdığı önem ise ayrıca hatırlanması gereken bir konudur.
Bundan olsa gerektir ki vakıflar Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinde toplum yaşamının neredeyse birçok alanını kapsamaktadırlar. Eski medeni hukuk hocalarından Esat Arsebük’ün şu satırları vakıfların yerini bize anlatmaktadır: “Vakıflar sayesinde bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallardan yer ve içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir okulda hocalık eder, vakıf idaresinden ücretini alır, öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü.”
Bu bilgiler ışığında baktığımızda vakfın Osmanlı insanı açısından taşıdığı değer biraz daha belirginleşmektedir. Geçmişte sadece şehirlerde fakir fukara için icat edilen sadaka taşlarını, dükkânlara giderek veresiye yazdıranların borçlarını sildirenleri (“zimem defterleri” deniliyordu bunlara), sebilleri, kuyuları, aşevlerini hatırlayarak vakfın bu toplumun derin hayatında anlamını düşünmek gerekir. Bugün Anadolu köylerini gezdiğinizde yol üzerindeki meyve ağaçlarının yolculara vakfedildiğini, yani tarla sahibinin bu ağaçların meyvelerini yoldan geçenlerin yemesi için ayırdığını ve onlardan ne kendisinin yararlandığını ne de ailesini yararlandırdığını kolayca görürsünüz.
Osmanlı medeniyeti, ekonomisinin yaklaşık yüzde 15-20’sini emanet ettiği vakıfların omuzları üzerinde duran bir “vakıf medeniyeti” olarak anılır.
Adanmış Hayatlar, Vakıf İnsanlar
Bu toplumda hayatını ilme, irfana, insan yetiştirmeye, bir ihtiyaç ve hizmetin karşılanmasına adamış insanlarımız vardır. Bunlar; hayatlarını vakıflaştırmış, barış ve huzurumuzun, emniyet ve güvenliğimizin, kültür ve medeniyetimizin ince işçileri olan kimi adı bilinmeyen kimi de adı zamanı aşan gönlü geniş, eli açık erenleri olan vakıf insanlardır. Bunlara, ömürlerini bir türbeye, bir aşevine, bir hastaneye, velhasıl topluma yararlı bir işe vakfeden ‘vakıf insanları’ eklediğimizde, Osmanlı toplumunun adeta bir “vakıf toplumu” olduğunu söylemek mecburiyetinde kalırız. Evet, Osmanlı toplumu bir vakıf toplumu, insanı da bir vakıf insanıdır. Vakıf insanı, bütün yaşamını kendisinin değil insanların faydasına ayırmış, sadece insanlara hizmet için yaşayan insan demektir.
Bu tür samimi niyetlerle insana vakfedilen müesseselerin en değerli ürünü “vakıf insan” yetiştirmektir. En değerli vakıf “vakıf insanlar”dır. Onlar mallarını değil, hayatlarını Allah’a vakfederler ve insanlara bir mutluluk sakası gibi, yürek yürek saadet taşırlar. Onları, ganimet dağıtılırken ortalarda göremezsiniz; onlar “hizmet” zamanlarında öne çıkarlar.
Bediüzzaman Said Nursi gibi hayatını bir milletin imanını kurtarmaya adayan, Fethi Gemuhluoğlu gibi bir nesle ağabey olan, genç insanlara imkân sağlayan, Sezai Karakoç gibi bir diriliş neslinin yetişmesine tek başına kendisini vakıf eden şairimiz bunlara birkaç örnektir.
Onlar, kelimenin tam anlamıyla üreticidirler; insanları geliştirirler ve hayata hazırlarlar, onları ufuk ve ideal aşılarlar, hem nitelik hem nicelik içeren uzun erimli, sabırla ve aşkla süren arifane bir üretim sürecidir yaşamları. Görünen hizmetlerin değil, görünmeyen himmetlerin adamıdır onlar. Vakfederler ve unuturlar, bir umudu ve ümidi adım adım yeşertirler gönüllerde ve zihinlerdedirler. Onlar kısa günün kârının peşinde değil, ötelere azık biriktirirler. Gönülleri o kadar geniştir ki bir neslin kurtuluşu için cehennem dahi olsa göğüslerini siper ederler.
Osmanlı toplumu, sözün tam manasıyla bir “sevgi, şefkat ve yardım toplumu”ydu. Devlet “hayat ve hayrat devleti” insan ise “hayrat ve hasenat” insanıydı.
Vakıf anlayış sistemleşmiş, tüm devlet ve millet neredeyse “vakıf devlet”, “vakıf insan”lardan oluşmuş, “vakıf millet” statüsü kazanmıştır.
Vakıf medeniyeti bizim topraklarımızda kurumsallaşmış, dünyaya da yine bizim kanalımızla yayılmıştır. Bugün hâlâ vakıflar; devletin ilgi duymadığı, özel sektörün kârlı bulmadığı alanlarda çalışan, kılcal damarlar gibi bu alanlara uzanan önemli kurumlardır.
Hikmet, İmar ve İhsan ile Vakıflaşmak
Vakıf medeniyeti üç kavram üzerine inşa edilebilir; Hikmet, İmar ve İhsan. Hayatı anlamak ve anlamlandırmak açısından “hikmet” ile bakan insan bilgi ve irfanın yolunda yürüyerek hakikatin peşinde olmuştur. Bilgiyi salt bilgilenmek olarak görmeyen, bilgiyi aşkla kuşanarak hayatı daha yaşanabilir ve kolay kılmak için yapıcı ve inşa edici işler içine girerek çevresini “imar” eder, kalıcı vakıf eserleriyle hayatı mamur eder. “İhsan” ile elde ettiği bütün edinimleri tevazu ve cömertlikle insanın hizmetine adalet ve güzellikle sunar. Bir ve biricik olan insan ile toplum, hayat ve çevre arasında diğerini önemseyen ve geliştiren bir yaşam felsefesi ve kültürü oluşturulur.
Vakıf medeniyetinin üç temel umdesi olan Hikmet, İmar ve İhsan’ı çok iyi anlamaya ve hayatımızı ona göre şekillendirmeye çok muhtacız. Yeni bir medeniyetin taşıyıcısı ve yaşatıcısı olacak yeni nesillerin bunu fark etmeye, adanmış arı duru bir yaşam felsefesine ihtiyacı vardır. Adeta yitik cennetin peşinde olan bizler bu üç kavramın sırrına ermeye ve bunları elle dokunur, gözle görülür, kalple hissedilir, zihinle anlaşılabilir kılmaya, iş hayatımız, komşuluk ilişkilerimiz ve sokağımızda yaşanır kılmaya çalışmalıyız. Adalet ve merhameti, af ve barışı, sabır ve şükrü, güzellik ve uyumu, sadelik ve tevazuyu hayatımızın her alanına işlemek yolunda, vakıf medeniyetimizden aldığımız ilham ve güçle hayata, kurumlarımıza ve ilişkilerimize taşımalıyız.
Yeni bir geleceğin inşasında vakıf edilmiş hayatlara ve adanmış ruhlara ihtiyacımız vardır. Bir medeniyetin gücü de en zor şartlarda dahi olsa bu insanları çıkarmasında yatmaktadır. Bu topraklar çok münbittir, umudun ve sevginin adı olan insanlar; Ahmet Yesevi’ler, Mevlana’lar, Yunus’lar, Hacı Bayram Veli’ler bu ışığı çok önceden yaktılar. Meşaleleri önümüzü aydınlatmaktadır. Bugün bu ışığı yakacak erenler gelmektedir. Bu medeniyetin çocukları vakıf insanlar olarak inşa edici olarak gelmektedir. Bu erenler; Bilimden Sanata, Kültürden Edebiyata, Hikmetten Felsefeye, Teknolojiden Medeniyete, Şehircilikten Çevreye kadar bütün insani, sosyal ve fenni bilim alanlarını kuşatacak, insanı yeniden ayağa kaldıracak yeni bir medeniyet ve yaşam kültürünü bu topraklarda inşa edecek dirayet ve cesarete, bilgelik ve erdeme sahiptir.
Kaybettiğimiz yitiğimiz olan vakıflar üzerinde tekrar düşünmeye toplum olarak muhtacız. Geçmişten aldığımız ilham ile günümüz toplumunun yeni ihtiyaçlarına cevap verecek dinamik ve üretken, sorumlu ve fedakâr yeni vakıf müesseseleri ile yurdun her yanını donatmalıyız. İnsana hizmet edenler geleceği inşa ederler. Hem bu dünya hem de ahiret saadeti, başkaları için değer üreten ve vakıflar kuran vakıflaşan hayatlardadır. Paylaştıkça çoğalan bir umudu yaymak ve insanlığa ümit olmak için vakıflar kurmalıyız ve vakıf insanlar olmalıyız.
