Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

İçimizdeki Farklı Yüzler: Alt-Kişiliklerimizi Tanımak / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Bu Yazıyı Paylaşın:
İçimizdeki Farklı Yüzler: Alt-Kişiliklerimizi Tanımak / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Ego states (Benlik Durumları) nedir?

Biz normalde tek, yani tam bütünleşik, entegral bir kişiliğimiz olduğunu düşünüyoruz, parçalardan müteşekkil olmak bize biraz tuhaf geliyor. Ego state kavramsallaştırması bizim alt-kişiliklerden (sub-personality) ibaret olduğumuzu söyler. Yani, öfkeli Ahmet var, romantik Ahmet var, korkak Ahmet var, cesur Ahmet var, kibar Ahmet ve kaba Ahmet var. Biz bunların hepsinin bir toplamı yani bir kolaj, bir amalgam gibiyiz. Bunların hepsinin bütünleşmiş bir haliyiz. Teker teker hiçbiri değiliz; hepsi aynı anda var. Ama bir durumda birisi biraz daha fazla ön plana çıkıyor.

Mesela, çoluk çocuk tehlikeye girdi diyelim, bir saldırıya uğradılar; o zaman cesur olan Ahmet biraz ön plana çıkıyor. Diğerleri daha arka planda; insancılmış, romantikmiş, merhametliymiş filan, onların hepsi daha arka plana geçme durumundalar. Hâlâ etkinler gerçi, bu önemli, ama daha arka plandalar. Ön plana saldırgan Ahmet çıkıyor. Fakat biz böyle durumlarda bile tamamen acımasız ve sadistçe davranmıyoruz, neden? Çünkü diğerleri arka planda da olsa, hâlâ nispeten etkili durumdalar. Onların bu etkisi, saldırgan ego state’in yıkıcılıkta sınırsız davranmasına engel oluyor. Diğerlerinin bu sınırlandırıcı etkisi çok azalır ve hatta ortadan kalkarsa, işte o zaman bir patolojik durumla karşı karşıyayız demektir. İlki “ego state patolojisi”dir, ikincisi “çoğul kişilik”tir. Çoğul kişiliğe disosiyatif kimlik bozukluğu diyoruz. Kısaca DKB.

Yani hem kibar, hem kaba, hem yıkıcı, hem merhametli parçalar taşıyoruz. Bu kadar zıt parçaları içimizde taşıyor olsak da, bunlar birbirlerini etkiledikleri için, çok ekstrem davranışlar sadır olmaz normal bir kişilikten, yani bir uçtan öbürüne savrulmayız, çünkü bunlar birbirlerini çekerek aşırılığa meydan vermezler. Fakat bunlar, duruma özel farklı farklı kişiliklerimizin de kaynağıdır aynı zamanda.

Ama bu, beklenen normal davranış örüntüleri değil mi aynı zamanda?

Beklenen normal davranış örüntüleri evet. 1 yaşındaki bir çocuk karşısındayken ve patron karşısındayken his ve düşünce akışımız birbirinden çok farklıdır. Dışarıdan bakınca sanki bambaşka kişilikler gibidir. 3 aylık bir çocuk kucağımıza verildiği zaman adeta kişiliğimiz değişir; konuşma şeklimiz, hatta sesimizin tonu bile otomatik olarak değişir. Tabii ki biz bunun hem farkındayız hem de bu bizim kısmen kontrolümüz altındadır. Fakat aynı ego, nasıl oluyor da bambaşka kişilikler sergileyebiliyor? Başarılı bir kişilik kuramı bunu mutlaka izah etmek zorunda. O üç aylık çocuk kucağımıza verildiğinde egomuz sanki mod değiştirmiş gibidir, farklı bir moda girmiştir. Bu durum aynı kişiye farklı bir duygunun eklenmesi gibi basit bir şekilde izah edilemez, çünkü sadece duygu değil, tüm kişilik örüntüsü değişiyor.

Bu durumu modellemenin en basit yolu, ego içinde farklı birimler bulunduğunu varsaymaktır. Mesela, Nesne İlişkileri Kuramı, ego içinde, dyad adını verdiği farklı nesne ilişkileri olduğunu varsayar. Dyad ezen-ezilen, seven-sevilen, bakım veren-bakım gören, kontrol eden-kontrol edilen gibi özne-nesne çiftleridir. Dyad zaten ikili demek. Böylece bu kuram, nesne ile girilen bu farklı farklı ilişki çeşitlerini açıklamaya çalışır. Fakat bir nesne ilişkileri terapisti, her seferinde tek bir dyadı ele alarak seansı yönetir; dyadların kendi aralarında kurdukları ilişkilerden bahsetmez. Nesne İlişkileri Kuramına göre, bu nesne ilişkileri (dyadlar) toplam olarak egonun içeriğini yani kişiliği oluştururlar. Fakat bunlar “alt-kişilik” değillerdir.

Bu alt-kişilik (sub-personality) kavramı, 20. yüzyılın başında psikolojiden garip bir biçimde silinmiş bir bakış açısıdır. Yakın zamana kadar neredeyse yoktu bu bakış açısı. Bunun pek çok tarihî sebebi var. Hâlbuki 19. yüzyılda psikoloji tamamen alt-kişilikler üzerinden düşünülüyordu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bu yaklaşım silindi, fakat son çeyreğinde yeniden ortaya çıktı. Gerçi psikolojinin en önemli isimlerine baktığımızda, neredeyse hepsinin eserlerinde aslında bu parçalara (alt-kişiliklere) değindiğini, fakat ilginç bir biçimde kuramlarında yer vermekten kaçındığını görüyoruz. Bu durum bilim tarihinin en enteresan konularından birisidir. Bu konuyla ilintili olarak travma kavramı da bu geçen süre içinde ihmal edilmiştir. Yani çok hayati bir konu, çok uzun bir süre ihmal edilmiştir. Fakat bu konu kısaca değinilemeyecek kadar teferruatlı, hem de netameli. Sonra inşallah tekrar ele alırız.

Bugün şöyle düşünülüyor genellikle; insan öfkelenebilir, coşabilir, üzülebilir, kızabilir, gülebilir, ama tamamen aynı kişilik öfkeleniyor, üzülüyor, coşuyor. Yani aynı kişiye farklı bir duygu ekleniyor sadece, diğer her şey nispeten sabit kalıyor; böyle düşünüyorlar. Hâlbuki hiç de sabit kalmıyor; aslında hemen her şey değişiyor.

Yani bir tane Ahmet var; böyle parça parça Ahmet saymıyoruz bugünkü bakış açısına göre. O Ahmet’e öfke geliyor. O Ahmet’e merhamet geliyor, o Ahmet’e romans geliyor vs. gibi düşünülüyor. Fakat alt-kişilik kavramında romantik Ahmet’in kişilik özellikleri apayrı, kavgacı Ahmet’in apayrı; e, gaddar Ahmet bile var! Çok fazla bugüne kadar kendisini göstermemiş belki. Hatta belki katil Ahmet de vardır ve en arkalara saklamışlardır onu; hiç çıkmamıştır bugüne kadar. Hiç çıkmayacaktır da inşallah.

Bu alt-kişilikler birbirlerinden farklı ama birbirinden kopuk değil. Fakat aralarındaki büyük farkı kabul etmeliyiz; yani takdir edersin ki katil Ahmet’le müşfik Ahmet arasında bayağı bir fark var; apayrı kişilikler aslında. Düşünme tarzları, amaçları, hayata bakışları, eylem tarzları… E daha ne olsun, bunlar bir nevi bambaşka kişilikler.

Birbirlerinden kopuk olmamaları bir avantaj değil mi?

Tabii ki avantaj. Kopuk olursa yandık. Çünkü katil Ahmet gider cinayet işler o zaman; felaket olur. Değerlerine, inançlarına, her şeyine aykırı olmasına rağmen, o katil alt-kişilik kopuk olduğu için, tüm bu değerlerin, inançların faydası olmaz onun üzerinde; anlamı olmaz, engel olamazsın. Olay olur biter, katil Ahmet gider, diğer Ahmet’ler perişan bir biçimde kalakalırlar olay mahallinde.

Disosiyasyon olurdu o zaman.

Tabii. Disosiyasyon kopmak demek zaten. O alt-kişilik kopmuş ki böyle yapıyor. Diğerlerinin değerleri, kişilik özellikleri onu etkilemiyor. Disosiyasyon (dissociation) genellikle çözülme diye çevrilir ama çoğu zaman “kopma” (detachment) daha uygun bir karşılıktır.

Peki bu katil alt-kişilik ne işe yarar? Ne işi var bizde?

Bir savaş çıksa ne olacak? Bizim şu halimiz adam öldürebilecek durumda mı, değil. Peki o zaman savaş esnasında ne yapacağız biz? Bu öyle alışılacak bir durum da değil! İşte o mevcut katil alt-kilişilik devreye girer savaş olursa. Yoksa biz onu sıfırdan üretemeyiz. Kolay değil o iş. Biz dijital bilgisayar değiliz ki hemen yeni bir kod yazalım ve işletim sistemine ekleyelim. Biz organik ve doğal canlılarız. O alt-kişilik bizde varsa olur bu iş; yoksa olmaz. Ki aslında çoğu kişide var olduğunu anlıyoruz savaşlardan. Hem de bazıları zaten fırsat kolluyormuş demek ki, değil mi, Gazze’yi düşünürsek. Gazze’deki korkunç katliam olmasa, o masumları katleden adamlar, medeni bir ortamda bu alt-kişiliği bu denli ifade etme imkânı bulamayacaktı. Aslında 7 Ekim’den önce de Filistin’de mevzi olarak çok kötü olaylar yaşanıyordu, ama şu anda anketlerde İsrail halkının yarısı çoluk çocuk dinlemeden Gazzelilerin hepsinin öldürülmesini istiyor. Bu arada diğerleri de katliama karşı değil. Yani İsrail’de halkın ezici çoğunluğunda bu katil alt-kişilik bir hayli etkin durumda ve diğer alt-kişilikler de onu sınırlandırmıyor. Çünkü diğer alt-kişilikler de kendilerinden olmayan insanlara karşı acımasızlar anlaşılan. Yahudi toplumunda diğer halklara karşı nefret ve intikam söylemleri ile büyütülen nesillerde böyle bir durumun ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Fakat medeni bir ortamda bu alt-kişilik en arkalara geçmek zorunda kalır ve nadiren etkisini hissettirir. Savaş gibi ortamlar ise, insanların içlerinde ne tür alt-kişiliklerin olduğunu görmemize imkân veriyor. Aslında kişi alt-kişiliklerini tanıdığı ölçüde kendisini tanır. Jung buna büyük önem verirdi. Jung bu alt-kişiliklerle konuşulabileceğini de iddia eder. Hani hep “kendini tanı” denir ya. Kendini tanımak ne demek; alt-kişiliklerini tanımak demek.

Yani bir toplumda insanların çoğunda bu alt-kişiliğin var olduğunu söyleyebiliriz. Öbür türlü savaş olursa o merhametli, insan seven, iyiliksever Metin ne yapacak savaşta? “Ama onlar düşman, kötü insan” demek yetmez adam öldürmek için. Kolay bir iş midir adam öldürmek?

Bizde de bir savaş esnasında diğer alt-kişiliklerin geri plana çekilip, o katil alt-kişiliğin ön plana çıkması gerekir. Ama katil alt-kişilik tümüyle bağımsız değildir, tek başına değildir, ön plandadır ama kopmuş değildir. Yoksa çok fazla gaddar olurduk, çok fazla zalim olurduk. Arka plandaki diğer alt-kişilikler o katil alt-kişiliği elbette ki çekiştireceklerdir, böylece sınırsız hareket etmesine engel olacaklardır. İsraillilerde eksik olan bu herhalde. Yani diğer alt-kişilikler de, en azından bir bölümü, hayli gaddar ki bu sınırlandırmayı yapmıyor, yani aşırıya gitmeyi önlemiyor.

Alt-kişiliklerin birbirleri arasında bir diyalog var yani.

Muhakkak var, olması gerekir. Bir iletişimin olmaması düşünülemez.

Öbür türlü zaten DKB (disosiyatif kimlik bozukluğu, eski ismi ile çoğul kişilik) olurdu değil mi?

Evet.

Bu benlik durumları, ego states dediğimiz, ile ilgili ilk tespitler nasıl yapılır? Ne tür örneklerden yola çıkılabilir? Farklı benlikler mi var? Aynı benliğin farklı halleri mi var? Ego state’ler alt-kişilik midir?

Alt-kişilik bahsettiğimiz parçaların genel ismidir. Bu parçalardan yani alt-kişiliklerden bahseden çok sayıda farklı yaklaşım veya kuram var. Fakat bunlar içinde en bilimsel olan, literatüre uygun olan “ego state” kuramıdır; “benlik durumu” diye Türkçeye çeviriyoruz. Biz bu kuramı esas alıyoruz. Watkinsler geliştirdi bu kuramı. Karı-koca John ve Helen Watkins. “Ego Durumları Teori ve Terapi” isimli temel kitapları Türkçeye de çevrildi.

Şimdi aynı benliğin farklı halleri veya modları var; bunlar dediğimiz gibi alt-kişilikler. “Aynı benliğin farklı halleri” (ego states) diyoruz, çünkü “farklı benlikler” var dersek, o zaman DKB olur. O kadar bölünmüş değiliz biz. Tek ve aynı benliğin farklı halleri. Farklı psikososyal durumlarda farklı davranabilme esnekliğini veriyor bize.

“Alt-kişilik diye bir kavramsallaştırmaya ne gerek var?” diye düşünebilirsin. Şimdi DKB dediğimiz bir psikiyatrik bozukluk var, eski adıyla “çoğul kişilik” ve bu ağır bir bozukluk. DKB’de farklı farklı kişiler var. Aynı adamın içinden Ahmet çıkıyor, Mehmet çıkıyor, Ayşe çıkıyor, Fatma çıkıyor. Aynı adamın içinden çıkıyor bunların hepsi. Bunların sadece kişilikleri değil, kimlikleri de birbirinden çok farklı. Mesela; yaşları, cinsiyetleri, meslekleri, memleketleri, inançları, ahlaki durumları vs. Mesela; çok ahlaklı, çok erdemli bir hanımefendi gece gidip başkasıyla birlikte olabiliyor…

Bu DKB..

Bu DKB. Normalde o kadının erdemliliği, ahlaklılığı sahte değil; gerçekten erdemli o kadın. Ama bir süreliğine o erdemli olan kısmın etkisi ortadan kalkıyor, geriye öbür sınırsız, ahlaksız olan kısım kalıyor. Gündelik veya mevsimsel değil, geceyle gündüzle de alakası yok. Herhangi bir anda, diğer kişiliğin, ki ona artık alter diyeceğiz, etkisine giriyor. Bu tür vakaları biz sık görüyoruz, bunlar binde bir olan şeyler değil. Bazı istatistikler popülasyonun yüzde birinden fazlasının DKB olduğunu söylüyor. Bu Türkiye’de 1 milyon kişiye denk gelir. Peki böylesine bir parçalanma nasıl oluyor, biraz düşünelim. Yani tek bir bütün vardı da, o mu parçalandı, yoksa bu bütünün bazı ek yerleri vardı da, o ek yerlerinden kopmalar mı oldu? Yoksa bunlar zaten ayrıydılar da iyice uzaklaştılar ve sonunda koptular mı?

Tamamen bütünleşik, eksiz bir yapının bir biçimde parçalanmış olma varsayımının bize bir faydası olmuyor. “Bu parçalar zaten aslında ayrıydılar birbirinden ama bitişiktiler. Bunların arasına mesafe girdi, aralarındaki bağlantı koptu, böylece aralarındaki etkileşim, iletişim kesildi.” diye düşünmek daha ufuk açıcıdır. Bu şekilde düşünmek eksen yaklaşımına da uygun. Yani normal-patolojik-ağır patolojik sürekliliğini de izah edebiliyor. DKB’nin patojenezi hakkında bir hipotez öne sürmüş oluyor. “Niye DKB diye bir şey var?” sorusunu cevaplıyor.

Hocam, çekirdek benlik üzerinden bir şey mi, nedir bu? Yani bir travma vesairenin tetiklediği bir durum mu bu, alt kişiliklerin birbirinden bağlantısız olması?

Şimdi, bizim parçalardan ibaret olmamız aslında bizim normal halimiz. Bizim esnekliğimizi sağlıyor. Yani alt-kişilikler veya ego stateler patolojik değil. Ego state’ler normal gelişim sonunda ortaya çıkan işlevsel birimler. Hepimiz ego state’lerden müteşekkiliz, yani kişiliğimiz. Ama bu ego state’ler birbiriyle bağlantılı. Bir ego state’te iken öbür ego state’lerle sürekli etkileşim halindeyiz. Bu normal insan psikolojisi.

Entegrasyon değil mi aynı zamanda bu?

Evet, entegrasyon aslında bu demek; som tek olmak, eksiz olmak değil, bağlantılı olmak demek. Tek bir kişilik kompartmanı varsaymak çok verimsiz; açıklayıcılığı çok düşük. Fakat 20. yüzyıl psikolojisi parçadan bahsetmez, parçadan bahsetmeyi adeta yasaklamıştır. 19. yüzyıldan böyle sert bir kopuş bize neredeyse bir yüzyıla mal oldu. 1980’lerden sonra bu yaklaşımın sakıncası anlaşıldı.

Normalde tek bir kişilik var, bu doğru, fakat bu kişilik bir takım işlevsel parçalardan ibaret ve kişilik dediğimiz şey de toplam olarak, bu parçalar arasındaki dinamik etkileşim neticesi ortaya çıkıyor. Bir makinanın parçalardan oluşması gibi düşün, her birinin işlevi farklı olan parçalar. Farklı fonsiyonlar üstlenmişler. Fakat aynı dişli çarklar gibi birbiriyle sürekli etkileşim halindeler. Mekanik bir metafor kullandık ama bu mekanizma elbette öznellik içeriyor. Biz terapide, mekanizmadan ziyade öznelliklerle ilgileniyoruz zaten. Yani parçaların birbiriyle ilişkisi, etkileşimi mekanik değildir.

Bu hem fonksiyonel hem de nitelikli bir durum değil mi hocam?

Tabii ki, normal hali anlatıyorum şu anda. Bunlar, bu ego state’ler, alt-kişilikler, patolojik bir durum değiller.

Öyleyse niçin ego state terapileri var? Bunları patolojik kılan nedir ki, ego state terapileri diye bir yaklaşıma sebep oluyor?

Tek kelime ile mesafe… Mesafenin artması. Bu işlevsel parçalar, hani çarklar şeklinde birbirleriyle etkileştiğini söylediğimiz; her an her saniye birbirlerini etkileyerek çalışan bu parçalar arasındaki etkileşim azalırsa, eskisi kadar birbirlerini etkileyemezlerse, o zaman biz bu duruma “ego state patolojisi” diyoruz. Eğer birbirlerini etkileyemezlerse, yeterince dizginleyemezlerse, saldırgan ego state’i, hatta katil ego-state’i aşırıya gitmekten kim alıkoyacak?

Bilinç burada nerede hocam?

Yine savaş örneğini verelim. Öldürme esnasında agresif ego stateler ön plandadır. Diğer ego state’ler olaya şahit olurlar. Bazı ego state’ler şahit olmayabilirler; mesela, çok merhametli ego state’ler. Onlar bu esnada çok arka planda kalırlar. Fakat bilirler ne olduğunu.

DKB de böyle…

Evet ama DKB’de amnezi vardır. Bu ne demek? DKB’deki bazı parçalar, hatta çoğu yaşanan hadiseyi bilmezler. Yani şahit de olmamışlardır. Duymamışlardır da. Yani birisi bir şey yapıyor, fail; diğeri şahit bile olmuyor. Onun haberi bile olmuyor. Bundan, bağlantının kopuk olduğunu anlıyoruz, yani DKB.

Şöyle bir tasnif yapalım. “Ego state’ler normaldir.” demiştik. “Dişli çarklar gibi birbirlerini etkilerler.” dedik. Eğer aralarına biraz mesafe girerse ve birbirlerini etkilemekte zorlanırlarsa, -ama hâlâ etkiliyorlar bak- o zaman bu bir “ego state patolojisi”dir.

Mesafeyi daha da arttırırsak ve bunlar artık bunlar bağımsız hareket edebilir hale gelirse, o zaman da bu tabloya DKB diyoruz. Yani ego state’ler artık birbirlerini etkileyemez, sınırlandıramaz, dizginleyemez hale gelirse, DKB adını veriyoruz.

Bu, etkileyememek ne demek hocam? Onun şöyle ya da böyle davranmasına engel olamıyor anlamında mı? Kendi bütünlüğüne gölge düşüren bir tarzı kendisine yakıştıramadığı için, aykırı davranışına engel olmayı mı kastediyorsunuz?

Evet, aynen öyle. Şimdi mesela dindar babasına küfreden dindar bir erkek evlat ele alalım. Dindar babasına sin-kaflı küfrediyor. Çocuk da normal yaşantısı itibariyle pırıl pırıl, tertemiz bir çocuk; asla öyle küfredecek bir çocuk değil. Yani ahlakı, çevresi, eğitimi, terbiyesi, görgüsü vesaire küfretmesine uygun değil. Ama bu durumla karşılaşıyoruz. Normalde çocuğun, babasına hayli öfkeli olan agresif bir ego state’i olabilir, bu normaldir. Bu ego state’in ağzı bozuk da olabilir. Fakat bu ego state çocuğun küfretmesine sebep olamaz, çünkü diğer ego stateler’e çok çok ters bir durum bu. Diğerleri yerin dibine girerler böyle bir şey olursa. Dolayısıyla asla izin vermezler böyle bir şeye. Eğer çocuk küfür edebiliyorsa, demek ki diğer ego stateler onu etkileyemiyor demektir; sınırlandıramıyorlar, dizginleyemiyorlar. O zaman bunların birbirinden kopuk olduğunu, yani tablonun net DKB olduğunu söyleyebiliriz. Ego state patolojisinde böyle bir şey olmaz. Normal bir kişide de olmaz elbette.

Ego state patolojisinde böyle ağzı bozuk agresif bir ego state yok mudur? Vardır tabii. Yani düzgün bir ailede büyümüş, ağzından küfür duyulmamış, bunu kendisine de yakıştıramayan, efendi bir insanda böyle bir ego state olabilir mi? Tabii ki olabilir. Peki, küfreder mi? Etmez. Neden? Çünkü diğerleri ona mani olurlar. Küfretmek isteyen ego state, o haleti ruhiyeye tam geçemez. Diğerlerinin haleti ruhiyesi sebebiyle tam olarak geçemez. “Diğerlerinin etkisi” dediğimiz şey budur. Diğerleri, yani ayıp, günah, yazık, cennet-cehennem, işte baba, aile, saygı, merhamet gibi kavramları yaşayan, onları mana olarak deneyimleyen ego state’ler boldur o çocukta. Şimdi bütün bunların içinde bu çocuğun kalkıp küfretmesi mümkün mü? Aklına gelse bile yani, dilinin ucuna gelse bile, çocuk bunu yapamaz.

Peki ama DKB’de nasıl oluyor? Ahlak, din, merhamet, sevgili baba, aile vs bunların hepsi adeta bir köşeye gidiyorlar. O küfreden ego state -ki ona artık alter diyeceğiz- tek başına kalıyor. Onun haleti ruhiyesi tam olarak hâkim oluyor sisteme, çünkü diğerleri ortada yok; aktif değiller. Agresif ego state’in haleti ruhiyesini sulandıracak başka bir haleti ruhiye yok o esnada. Onu dengeleyecek diğer haleti ruhiyeler yok. Neden yok, çünkü tam bir disosiyasyon var, yani tam bir kopuş. Bu DKB’ye özgüdür. “Yazık”, “günah”, “etme eyleme” vs. diyecek diğer haleti ruhiyeler yani diğer alterlerle bağlantılar tamamen kopmuş. O zaman bedeni yöneten tek haleti ruhiye o agresif alter oluyor. Konuşma aparatı da artık bu haleti ruhiyenin yani bu alterin yönetiminde olduğu için basıyor sin kaflı küfürü babaya. Baba tabii dehşet içinde.

Benzer küfreden bir parça, sağlıklı bir çocukta da mevcut olabilir ego state olarak; ego state patolojisi olan bir çocukta da mevcut olabilir. Ancak bu ikisinde, saldırgan küfürbaz parça diğerlerini ittirip, onlarla bağlantıyı koparıp tamamen ön plana çıkamaz. Dolaysıyla, bu iki tabloda küfredemez. Salt agresif parçanın ipini koparıp haleti ruhiye üzerinde tümüyle belirleyici olması, tamamen egemen olması mümkün olmadığı için.

Peki, bipolara ya da borderline’a ya da psikonevrotik durumlara da temel teşkil edebilir mi bu ego state’ler?

Bipolar, organik bir bozukluktur. Bipolar ile bu anlattığım şey birbirinden farklı. Bipolar olan bir vakayı parçalar üzerinden açıklamıyoruz. Parçalar mevcut olabilir fakat etiyoloji tümüyle farklıdır, organiktir. O sebeple farmakoterapi gerekir. Fakat bipolar zannedilen pek çok vaka aslında DKB olabilir. Bu ikisi sık karıştırılıyor. Yanlışlıkla bipolar teşhisi çok konur, neden? Bir anda coşkulu bir alter ortaya çıkıyor. Acayip işler yapıyor. Sonra o gidiyor, depresif bir alter geliyor. “Ölelim, bitelim, yaşadığımız bu hayat nedir böyle!..” demeye başlıyor. O zaman yanlışlıkla bipolar tanısı alabiliyor. Bu hata sık yapılıyor. Haleti ruhiyenin anlık, saniyelik değiştiği DKB vakalarına bile bipolar teşhisi konduğunu görüyoruz bazen. Fakat şunu asla söyleyemeyiz: “Bipolarları, ego state patolojisiyle veya DKB alterleri ile izah edebiliriz.” dersek o çok büyük hata olur. İkisi birbirinden çok farklıdır.