Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Huzura Giden Yol Huzursuzluktan Geçer

Bu Yazıyı Paylaşın:
Huzura Giden Yol Huzursuzluktan Geçer

Hayatımız çeşitli rollerle geçer. Anne, baba, eş, kardeş… vs. hepsinden dünyaya ayrı bir bakış açısı vardır. Herkes sizden farklı beklentiler içindedir. Kendimize karşı da sorumluluklarımız vardır, bunları da yerine getiririz. Hayatımız beklentilerimize cevap almak ya da alamamak ve beklentilere cevap vermek ya da verememekle yani imtihanla geçer.

Sürekli anne rolünde olamayız ama anaç bir yanımız olabilir. Arkadaşınıza annesiymiş gibi davranamazsınız. İlişkileriniz muhakkak bozulur. Her rolümüz bizim içimizdeki güzel bir yanı ortaya çıkartır. Ama roller birbirine karıştığı zaman ya da abartıldığı zaman gerilimler ortaya çıkar. Bir eş düşünün ki kadın ya da erkek, karşısındakinden olması gerektiği rolden, olması gereken ilgi ve alakandan çok daha fazlasını bekliyor. Hem anne şefkati, hem baba korumacılığı, bununla beraber birçok sorumluluğundan kaçma hali. Dengesiz bir ilişki, gerilimli ve bunalımlı insanlar. Olması gereken ruh halinden, davranıştan az ya da fazla yapınca, kişiler arasında mutlaka bir huzursuzluk beliriyor.

Bu roller içinde iyi kötü ilerlerken insan kendi içindeki apayrı dünyasıyla ara ara temas kurup tanımlayabildiği kadar mutlu, idrak edemediği kadar huzursuz oluyor. Aslında buradaki gerilim kötü bir gerilim değil, doğruyu bulma hususunda bir gerilim.

Her şey yolunda gitse bile gönlümüzün neden daraldığını anlayamayız. Olmamız gereken yerde olmayışımızın oluşturduğu bir huzursuzluk bu. İkili ilişkilerimizdeki orta yolu bulup huzura erişirken, kendi içimizdeki o dünyadan “birlik bilinci”ne varmaya çalıştığımız iç dünyamızda orta yolu bulmak hem keyifli hem zorludur.

İnsanın bu zorlu mücadelesi kendi içine dönüp, özünden tüm âlemin birliğine varıp insan olmanın gerçekliğinin ne olduğuna varmasıdır. İşte bu öze dönüş basamaklarını çıkmak sorgusuz, sualsiz, sıkıntısız, gerilimsiz olmayacaktır.

Batı toplumu 300 yıllık geçmişiyle bize bunu ispatlamıştır. Aydınlanmayla birlikte bireyselleşme süreci başlamış ve bireyselleşmeyle birlikte insan denen canlı daha fazla mercek altına alınmıştır. Yobazlıktan sıkılan Batı tüm gücüyle rasyonel akla dayanmış ve her şeyi bu yolla çözmeye çalışmıştır. Bu dönemde Freud’un bilinç dışı keşfi önemliydi ancak insanın sadece karanlık yönüne bakıyordu. Daha doğrusu insanı sadece karanlık gibi anlatıyordu. Freud’un bilinç dışı kavramı, karanlık güçlerin hüküm sürdüğü ve kaotik bir yapıdaydı. Ne kadar romantik akımlar da olsa Freudçu bakış açısı toplumları bunalıma ve çıkmaza soktu. Ancak zamanla Batı toplumu kat ettiği yollarla ruh bilimine rasyonel akılla cevap veremeyeceğini fark edip maneviyat psikolojisine doğru ilerledi.

Ne kadar ilginçtir ki aynı dönemde yaşayan William James, Freud gibi ön plana çıkmamıştır. James’in söyledikleri kendisinden neredeyse bir asır sonra fark edilmiştir. Maalesef kendi döneminde söyledikleri pek anlaşılamamıştır. Çünkü Batı da doğruyu yanlış yöntemlerle ararken içindeki huzursuzluğu yaşayıp ve daha sonra aşıp kademe atlaması gerekiyordu. James insanı; karanlık yönüyle değil yüksek değerleri fark edebilecek, bu değerlere ulaşmayı isteyecek ve bu sebeple de huzursuzluk yaşayacak, bizim deyimimizle kâmil insana, onun deyimiyle kurtuluşa ulaşmayı isteyecek üstün bir varlıktır. James; “Tüm dinlerin insan varoluşu konusunda buluştukları ortak nokta, insanın temel bir ‘huzursuzluğunun’ olduğu ve yüksek değerlerle temas kurarak bu huzursuzluğu aşmaya çalıştığıdır. İnsanın içindeki bu huzursuz, ‘yanlış’ yönünün yanısıra, bir de ‘doğru’ olan yönü vardı. Birinci aşamada, insan henüz hangi yönüyle özdeşleşeceğini pek bilememekte ama ikinci kurtuluş aşamasında, bu tomurcuk gibi gelişmeye hazır yönüyle özdeşim kurabilmektedir.” demiştir. James vardığı bu ve bunun gibi sonuçlarda insanın bünyesinde oluşan huzursuzluğun kişinin ilk aşamada nefsani yönüne değip ne yapacağını bilmeyen ve kötülüğe ya da bir şekilde huzur bulmak için varlığını, varlık bulabilmek için kötülüğe meyleder şekilde ortaya çıkabileceğinden bahsetmiştir. Ancak muhakkak insanın ikinci aşamada rahatlayabilmesi için doğru olan yönünün yani ruhunun bu huzursuzluğa deva bulabilmesi için bir şekilde iyiliğe yöneliş olduğunu vurgulamıştır, yani maneviyata ihtiyaç olduğunu vurgulamıştır. Fizyolojik olarak karşıladığımız tüm ihtiyaçlarımıza rağmen bizi huzursuz eden büyük bir ihtiyacımızın var olduğu ve kabına sığmayan insanın manevi anlamda yükselme isteği olduğu anlaşılmıştır. Bir insanın, Yaratıcıya inansın ya da inanmasın, akıl, analiz, duygu ve biraz da elini vicdanına koyarak yapacağı tespit bu olacaktır.

Bu durumu Abraham Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisi olarak tanımlamıştır. Bu piramit; yemek içmek, cinsellik, güven, bir yere ait olma, sevgi arayışı, saygınlık arayışı ve en üst katta kendini gerçekleştirme olarak oluşturulmuştur. İnsan fizyolojik ihtiyaçlarını giderdiği gibi, insanlar arası bazı manevi ihtiyaçlarını da gideriyor ama gene de daha büyük bir potansiyele sahip olduğunun farkında olarak, boşluğun oluşturduğu bu gerilimle, huzursuzlukla bu kadarının yeterli gelmediğini anlıyor. Hem bunu kendi iç dünyamızda fark ediyor olmamız hem de psikoloji biliminin bu noktaya gelmesi, insanı bir yaratıcının varlığı noktasına muhakkak ki getiriyor. Yaşadığımız onca gerilimin sebebinin Allah’ın kendisini buldurmak ve bunu da ahlakımız güzelleştiği oranda gerçekleştirebileceğimizi ve Allah’ın isteğinin de bizim iyi insan, kemale ermiş insan olmamız olduğunu anlıyoruz.

Tabi bu ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin alt basamaklarında kalıp hayatını yaşamaya devam eden insanlar da yok değil. Bu insanlar zaman zaman bu işin sorgulamasına girebiliyorlar. Ben neredeyim, ne yapıyorum, nereye gidiyorum ya da gerçek nedir… vs. Ancak bu anlık içsel dokunuş kısa sürüyor ve küçük dünyalarında kaldıkları yerden yaşamaya devam ediyorlar. Kimi insan da vardır ki kendini bu düşüncelerden alıkoyamaz. Hatta çoğu zaman hayat anlamsızlaşabilir ya da cevap alamadıkça rollerinin içinde yaşamaya çalışır. Aslında rol yapmaktan kasıt asıl’a ulaşma talebidir. İnsan cevaplarını alabilen, insanın sırrı neyse ona doğru her gün kendisine bir şeyler katarak gitmeye çalışan ve tüm içine girdiği o rol dediğimiz hallerle bütünleşik bir şekilde en doğal haliyle yaşamalıdır. Gerçek insan budur. Ancak bizler kendimizi daha tanımadan bir sürü bize biçilmeye çalışılan karakterlerin, mesleklerin, yaşam şeklinin içine öyle bir çekiliyoruz ki içimizdeki karmaşanın farkında bile olmadan ama büyük bir ruhi acıyla rollere bürünüyoruz. Kimi zaman içimizde öfke patlamaları, kimi zaman haddinden fazla, ilişki dengelerini bozacak bir sessizliğe, iyimserliğe sığınmaya çalışarak geçiştirmeye çalışıyoruz. Bu da gene en sağlıklı şekilde yetişmiş, sevgi dolu, yetişme bozukluğu olmayacak insanda görülebilecek sıkıntılardır. Bir de içine bu ve bunun gibi sorunlar da dahil olursa haliyle biçilen rollere de sıkı sıkıya sarılıyoruz. Sadece o rolden ibaret sayıp sınırlandırıyoruz kendimizi. Gerçek kişiliğimize özümüze ulaşamadan kapatıyoruz tüm kapıları. Ancak özümüze ulaşmadan yaptığımız her davranış almamız gereken gerçek lezzete ulaştırmayacaktır. Çünkü insan kendini bilerek yaptığı her davranışta bakış açısı daha farklı olacağı için aldığı mesaj, aldığı huzur ve lezzet de farklı olacaktır. Buradan çıkarılacak sonuçla da insanın iyi bir şey yapmaya çalışıyor olması ya da anne, baba, herhangi bir mevki, makam ve meslekteki duruşu davranışı yapaylık olarak algılanmamalı. Sadece doğru yerden bakılarak yapılmalıdır ki binamız sağlam olsun. Yoksa iyi gider gibi görünüp sonra bir anda dayakçı bir ebeveynin, sırtından vuran bir dost, ahlaksız bir iş adamı, memur, doktor, avukat… Şartlar değiştiğinde değişen insanlar. Sonra kendimizi hep kötüymüş gibi hissederiz. İyiliğe güzelliğe olan inancımız kalmaz. Fechner gibi Freud’a da öncülük yapmış insanlar gibi “Her şeyin başı kaos ve yok etmedir, yok etme kendisini yok ettiğinde varlık meydana çıkarır.” der ve insanı, nefsine uyduğunda yapmayacağı şeyi kalmayacak olan o karanlık tarafıyla tabir ederiz biz de. Bu yüzden de insanın iyi tarafının olmadığını düşünebiliriz.

İçsel olarak da biliriz ki insan şerefli bir varlıktır. Herhangi bir role bürünmemiz o şerefi korumak istediğimizin delilidir. Amacımız rollerle aslına geçme çabasının olmasıdır. Bu yüzden de rollerle ayakta tutma çabası içerisindeki benliğimizin aslına varma farkındalığı da akıl sahibi insanların algılayıp anlayabileceği ve gayret sarf edeceği bir durumdur. Bu farkındalık da kimi zaman bulunduğumuz en iyi şartlarda dahi bizde huzursuzluk, sıkıntı ve bunalımla kendini gösterir. Kıymetli büyüğümüz ve başyazarımız Şenel İLHAN Beyefendi “Buhran Nimetini Anlamak” isimli yazısında bu durumdan şöyle bahsetmiştir: “Yaratıklar içinde, bunalım hali ancak insanlar için geçerlidir. Çünkü bunalım, insan denen mahlûkun mükemmel olmasının, onda akıl denen şerefli bir nurun bulunmasının delilidir.” Bazısı için gelip geçici anlar olsa da akıllı insanlar için dönem dönem ve de kapasitesine göre uzun ya da kısa, içine düştüğü hallerdir. Bu durum sıkıntılı da olsa insanın kademe atlaması için bir fırsattır.

İnsan beyninde Amigdala adında bir bölge var. Bu bölge korku ve keyif duygularıyla ilişkilidir. Yani tehlike anında bu bölge ürpermeye, titremeye, kalp atışlarının hızlanmasına sebep olur. Bu bölgesi zarar görmüş insanların yılan, örümcek gibi hayvanlardan ya da tehlikeli herhangi bir durumda korku duymadıkları tespit edilmiştir. Mesela elinde siyah tüylü bir örümcek varken sadece merak duygusunun hâkim olduğunu söylerler. Böyle bir insan kendini tehlikelere karşı ne kadar koruyabilir. İşte akılsız bir insan da böyledir. Bu dünyaya gelme sebebini doğru düzgün idrak edemeden gaflet içinde yaşayıp gider. O tutunduğu rollerle kendi olduğunu ve tam olduğunu sanır. Şenel İLHAN Beyefendi’nin bir sohbetinde dile getirdiği “Akılsızlık, Allah’ın kahrıdır.” cümlesindeki müthiş tespitte olduğu gibi biz de hayatımız güllük gülistanlık diyerek sadece haz alarak kendimizi kârda görmemeliyiz. Bu akılsızlık bizi Amigdalası zarar görmüş, tehlikenin farkında olmayan kişi gibi, Allah’ın farkında olmadığımız gazabı karşısında fütursuz yapar. Her an teyakkuzda olmak akıllı insanın işidir. Akıllı insanın halidir buhran hali. Bu, insanın kabına sığamadığının, daha büyük bir insan olacağının göstergesidir.

En orijinal haliyle insanın en şerefli haline dönüşü, kalben biraz dış dünyadan uzaklaşıp derinlemesine içe dönüp buradan kendine, dünyaya ve başka âlemlere kapı açmasıyla olacaktır. Bu süreç içerisinde de içinde bulunduğumuz roller bize denge sağlayacak ve orijinale yaklaştıracaktır. Bu süreçlerde kimi zaman içimize kapanıp kimi zaman da uzaklaşmak isteyip fazlaca sosyal olabiliriz. Bu gerilimler, bunalımlar, sıkıntılar bize yeni bir boyut katıp huzur verse de arada dengesizlikler de yaşayabiliriz.

Mesela aşırı derecede soysal insanlar iç dünyalarından kopuktur; yani öz dediğimiz dünyadan. Çünkü o dünyada öyle bir birlik anlayışı vardır ki hiçbir şeyin tesadüf olmadığı bilinci vardır. İnsanın yapıp ettiği her şeyde tüm kâinatı; kulağı, gözü, tüm duyuları ve kalbi el verdiğince dinlemesidir. Bu da insanı hem sosyal yapar hem de biraz kendi içine dönük yani her şeyde ölçülü yapar.

Biraz daha kendi halinde bir insan gördüğümüzde bu insan için kendi iç âleminde diyebiliriz. Ancak tamamen sosyal ortamdan kopmuş -yani bu durum çizgisini aşmışsa- bu insan dış dünyadan çok fazla etkilendiği için bu hale gelmiştir. Yani asıl öz dünyasıyla temastan çok uzaktır.

İşte insanın kendi içine dönüşü için yaşaması gerektiği sıkıntıyı, sorgulamayı yapmaması, bir alt basamaktaki insani ilişkilerdeki sıkıntılarla er ya da geç üste geçişi sağlanacaktır. Üstteyse kalbî huzursuzluk ve gerilim devam eder. Çünkü tüm kâinatın üst bir bilinçle bilinçlendiğinin farkına varmak için, kalbe yeni bir şey doğuracağı için doğum öncesi sancılar ve gerilmeler gibi huzursuzluk ve gerilim de olmalıdır. Belki de bu yüzden insan hüznü de biraz sever, zevk alır bu halden. Bu huzursuzluğun adını bir şey koymayı başarmış ya da sebebini bilmese bile huzursuzluğu hüzne, “derbeder” olmaya vurarak rahatlamıştır.

Bu huzursuzluk bile gaflet içinde bomboş yaşamaktan daha güzel gelir insana. Çünkü bu durum, insana; toplum içinde var olduğunu ve her şeye dengeli ve ölçülü bakabilmeyi, kendi iç dünyasına da doğru bakabilmeyi daha doğrusu kendi iç dünyasından dışa dönük bir doğru ölçü dünyası kurabilmeyi sağlar. Yoksa kendini yemek içmekten ibaret sanan ya da içine kapanıp tüm insanlardan kaçan, yaşamaya üşenen tipler gibi olup bu halden rahatsızlık huzursuzluk duymayacak kadar da akılsız varlıklar olurduk. İnsandaki huzursuzluk, gerilim, bunalım, buhran, insanı hayattan koparmaması kaydıyla bulunduğu manevi makamdan, ahlaki olarak, idrak olarak vs. bir üst makama geçebilmesi için destek duygulardır. Bulunduğunuz odanın yavaş yavaş daralması eşyaların üzerinize üzerinize gelmesi, o odanın sizi sıkıştırmadan üst kata çıkmanız gerektiğini fark ettirir. Oranın yaşanamaz olduğunu fark etmek akıldandır, çıkışı bulamamak insanı gerer ve bunaltır. En önemlisi de o odayı kim daraltır ve neden daraltır? İşte asıl hayatımıza anlam kazandıracak soru budur.

Sanki başımız sonumuz bu hayatmış gibi yaşadığımız, öncemiz olmamış ve sonramız olmayacakmış gibi yaşadığımız şu dünyada, kendini bilmez bir şekilde sonlandırmamak için bu hayatı, Allah’ın karşımıza çıkardığı sunduğu fırsatlardır bunalım halleri. Allah bize; “Hiç beni bilmez bir şekilde yaşayıp, ruhunun karizmasıyla sana ait olmayan rollerde gezinip duruyorsun. Oysaki bir de benim baktığım yerden bak kendine de ne kadar kıymetli ve bambaşka olduğunu gör.” diyor. Bu ancak verdiği sebepsiz bunalımlarla oluyor. Şeytanın vesveseleriyle, eski defterlerin günah kiriyle, psikolojik bir sürü etmenle içine düştüğümüz zilletten şerefimizi kurtaracak sahte varlıklardansa Allah’ın bize o şefkatiyle, merhametiyle bakışını yakalamak ve kendimizi öyle sevmek lazım. Asrımızın hastalığı olan narsist bir anlayışla kendini sevmek, kendini tanımadan sevmektir. Bu da düşüşlerinizde kendinizden nefret etmenize sebep olur. Ancak Allah’ın nazarıyla bakmak, kendimizde hiç bilmediğimiz güzelliklerimizi keşif, kötülük potansiyeline de tedbirli ve merhametle bakmaktır. Bu yakaladığımız ölçüyle kendi iç dünyamızdaki başka başka kapılar açılır ve kâinata, bütün eşyaya ve insana bakışımız değişir.

Allah’a emanet olun…