Hırsızın Hiç mi Suçu Yok? / Rabia Türkan Nar
Bir gün Nasrettin Hoca’nın evine hırsız girmiş. Yükte hafif, pahada ağır ne varsa yüklenmiş götürmüş. Ertesi günü de komşuları, Hoca’yı teselliye gelmişler güya. Başlamışlar konuşmaya: “Hocam sen de niye kapıyı kilitlemedin?” “Neden pencereyi kapatıp yatmadın?” “O kadar eşyanı çalmışlar hiç mi bir tıkırtı duymadın?...” Daha fazla dayanamayan Hoca en sonunda patlamış: “İyi de kardeşim hırsızın hiç mi suçu yok?”
Bizimkisi de o hesap. Buraya kadar ki söylediklerimden sonra biri de çıkıp: “Ya kardeşim, iyi de bu zındıkların hiç mi suçu yok?” dese yeridir. Fakat iş suçlu aramaya giderse bunun ucu Hz. Adem’e (a.s.) kadar uzar, söyleyim. Eğer hırsızlık bir eşyayı sahibinin izni olmadan almaksa bizim bu dünya maceramızın sebebi de Hz. Adem’in (a.s.) yasaklı meyveyi yemesidir. Bundan dolayı, suç atma işini çocuklara bırakalım da suç işlemeye müsait insan doğasını önce bir kabullenelim.
Şu dünyada suç oranlarının artışına mukabil daha çok belirginleşen, kendimizi ak-pak hissetme duygusundan sıyrılabilirsek inanıyorum ki kendimiz ve insan doğası hakkında daha gerçekçi yaklaşımlar içine girebiliriz. Mesela, Hz.Hüseyin’i bu zındıkların şehit etmediğini düşünürsek ve bu zamanda bu zındıklar tarafından mağdur olan, katledilen insanları da göz önüne getirirsek bir Peygamber torunu bu insanlardan daha az değerli değildi bence. Yani bu mesele öncelikle zındık ya da zındık olmayan meselesi değildir, tıpkı bizim eve giren hırsızların da uzaylı olmadığı gibi.
İkincisi; insanın oluşturduğu topluluklar da aynı insan gibi canlıdır, dinamiktir. İnsanın doğasını yansıtırlar. Ömürleri insan ömrü gibi kısa olmamakla birlikte, geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek kavramları, toplumlar için de geçerlidir. Yani bundan yüz sene sonra torunlarımız dönüp de geçmişe baktığında orada aile albümüne bakar gibi fert fert bizleri görmeyecekler. Bizlerin de içinde bulunduğu şimdiki toplumsal gelişmelerin etkileyeceği bir gelecekte yaşayacaklar. Oradan da geçmişe bakarken, annem babama küstüğü için paramız değer kaybetti gibi bir yorum yapacaklarını da hiç sanmıyorum. Bu sebepten bizler, toplumsal geçmişi, yaşanmış ve bitmiş olduğu gerçeği ışığında bütünsel bir bakış açısıyla ele almalıyız. Fakat alamıyoruz, biz bunu toplumca başaramıyoruz. En net göstergesi de yapılan sohbetlerin genelinin tarih, siyaset, din üzerinden şekillenmesi. Bu da toplumsal olarak geçmiş, şimdimiz ve dinamiklerimiz hakkında bir sıkıntımız olduğunu gösteriyor. Peki, ne derdimiz var bu geçmişle? Ya da şöyle söyleyeyim; dert edinmemize ne sebep oluyor?
Nasıl ki insan bir konu, bir insan, bir iş, bir hayvan... vs. hakkında yaptığı ve sergilediği tutumlar için kendini yeterli hissetmez, eksik bulursa onlara yönelik aşırı bir tutum (sevgi, alaka, fazlaca çalışma...) sergilemeye kalkar; bunun gibi biz de toplumsal geçmişimiz hakkında, zamanında yapılanları -şimdi ki bakış açımızla!- yanlış, eksik bularak, aşırı hassas bir yaklaşım içinde değerlendiriyoruz. Ve yine nasıl ki biri sizin kendiniz, aileniz, işiniz... hakkında sürekli bir saldırıda bulunduğunda onları korumak adına onlara sahip çıkarsınız (aileniz size kelek atmıştır, patronunuz size yamuk yapmıştır... hiç fark etmez), bunların dışındaki saldırılar sizi onları her yönüyle müdafaaya yöneltir; bizler de geçmişte her yönüyle böylesi bir sahiplenmeye kalkmışız yada hala kalkıyoruz ki geçmişle olan hesaplaşma bitmiyor bir türlü. İnsanın bu tür refleksleri kısa süreli olsa da insan doğasını taşıyan toplumların refleksleri uzun sürelidir. Pat diye oluşmadığı gibi pat diye de değişmez, yani bireysel formatta yapılabilecek değişimler gibi değildir. Pat diye oluşturmaya kalkarsanız bu mevzudaki gibi, toplumun geçmiş algısını bozarsınız.
Üçüncüsü; geçmişte yaşanan olaylar üzerinde bir değerlendirme yapılacaksa bu o zamanın şartlarına göre yapılmalıdır. Çünkü her tarihi olay; yeri, zamanı ve oluş şartları içinde bir anlam ifade eder. Oradan bir ders çıkarılacaksa da bu ancak böylesi bir yaklaşımla mümkün olur ve şuanımıza bir katkı sağlayabilir. Yani tarih, fanatizmi kaldırmaz. Yaşanıp bitmiş olan bir olaya, tribünde maç seyreder edasıyla taraftarlık yapılmaz. Çünkü sahada desteğinizle gaza gelecek kimse yoktur. Tabi kendinizi gaza getirmeyi düşünüyorsanız o başka. Fakat yitirilen özgüveni tarihin şanlı sayfalarında aramaya çalışmaktansa sağlıklı bir tarih algısı edinmek daha mantıklı bence. Kaldı ki her milletin tarihinde inişler çıkışlar olmuştur. Hele ki Türk tarihi bunların nice örnekleriyle doludur. Göktürk kitabeleri boşuna dikilmedi. Ayrıca her bir inişte bu millet kendini yok hissetseydi Kürşatlar o destanları yazamazdı, hatırlatırım.
