Her Fotoğrafın Bir Hikayesi Olmalı / Fotoğraf Sanatçısı Mahmut Gediz
Fotoğrafçılığa nasıl başladınız?
Fotoğrafçılığa ciddi anlamda başlamam üniversite yıllarında oldu. Tabi, ondan öncesinde evde filmli makineler vardı. Fotoğrafla, ortalama bir insanın ilgilendiği kadar ilgileniyordum. Normal hatıra fotoğrafları çekiyordum. Fakat üniversite yıllarında, fotoğrafın ayrı bir sanat dalı olduğunu, ayrı bir estetik algısı olduğunu keşfettiğimde, bu alana ciddi bir ilgim olduğunu keşfettim. Kendimi fotoğrafa yönlendirdim. Öncelikle yakın çevremden bu konuyla ilgilenen arkadaşların çalışmalarını inceledim; ustaların, profesyonellerin çalışmalarını inceledim. O zamanlar interneti de yeni öğreniyoruz, sosyal medya da yeni yeni çıkıyor. Bazı fotoğraf forumlarını inceleme fırsatım oldu. Renkler, kurgulama, hikâyeler, hem hikâye bazında hem de fotoğrafın görsel estetiği anlamında beni mest etti ve ciddi manada fotoğrafçılığa ilgim olduğunu gördüm.
Üniversite hazırlıktayken ilk defa elime bir kompakt makine almıştım. O kompakt makineyle bir şeyler çekip internette yayınlamaya başlayınca insanların güzel tepkileriyle karşılaştım. Bu da beni bu konuya teşvik etti, hemen bir sonraki aşamayı harekete geçirdi ve bir DSLR makine aldım. Bu makine benim ilk deneyimim oldu ve artık binlerce fotoğraf çekmeye başladım. Artık fotoğrafa ciddi bakmaya başladım ve içimde işin biraz daha felsefi kısmını, biraz daha teknik kısmını öğrenme isteği doğdu. İşin felsefesini hem okuyarak hem ustaların paylaştıklarından görerek öğrendim hem de kendi fotoğraf felsefemi ortaya koymaya başladım.
2007-2008’lerde başladım; yani ortalama 8 yıllık ciddi bir süreç var ve geçen sürece baktığımda bunu anlayabiliyorum. Bugün, “Her fotoğrafın bir hikâyesi olmalı.” sloganının ortaya çıkması bu sürecin sonunda oluyor aslında. “Ben fotoğrafa başladım, evet, benim sloganım bu, benim felsefem bu, ben buyum.” değil. O peyderpey ilerleyen süreçlerde benim deneyimlediğim iyi-kötü, güzel-çirkin o deneyimler, günümüzdeki kaliteyi veya günümüzdeki eserleri ortaya çıkarmama vesile oldu.
Fotoğrafçılığa üniversitenin ilk yıllarında ciddi manada başlamış oldum. Daha sonra ilerleyen süreçte bana gelen hem ticari teklifler, işin biraz da ticari boyutunu hareketlendirdi, “Evet, sevdiğim bir işi yaparak neden para kazanmayayım.” dedim hem de teknik olarak fotoğrafı daha iyi öğrenmeme sebep oldu.
Kendinize has bir tekniğiniz var. Çektiğiniz fotoğrafların başarılı olmasını, bu kadar beğenilmesini, ödül almanızı neye bağlıyorsunuz?
Başarı biraz görecedir. Ondan önce şuna cevap vereyim: Belli bir seviyeyi geçmiş her fotoğrafçının aslında bir tarzı vardır. Örneğin, internette karşılaştığım herhangi bir fotoğrafa bakıyorum, fotoğrafın üzerinde logo yok, amblem yok, isim yok; ama “Bu fotoğraf falanca arkadaşımındır kesin, eminim.” diyorum. Belli bir tarz oluşur diyorsunuz ya, ondan anlıyorsunuz.
Bu tarz nasıl oluşuyor? Belki ilk etapta ekipmanla alâkalı. Çünkü ekipman belli bir fotoğraf çizgisi oluşturuyor. Arka taraftaki o netlik, bulanıklık, renk değerleri ve çekerken kullandığı keskinlik, kontrast ayarları genelde standart oluyor fotoğrafçıların. Kendine has çizgisi orada oluşuyor, yani teknik anlamda bir tarz oluşuyor. İkincisi ise hikâye anlamında bir tarz oluşuyor. Bazı fotoğrafçı arkadaşlar, tamamen günbatımı fotoğrafına veya manzara fotoğrafına odaklanıp bu alanda müthiş estetik fotoğraflar çıkarabiliyorlar. Bazı arkadaşlar, sokakta yürürken hikâye yakalamayı çok seviyor ve bunun üzerine tarzı oturuyor, bu alanda çok iyi ürünler veriyorlar. Sadece benimle alâkalı değil, belli bir merhaleyi geçmiş fotoğrafçılar mutlaka zaten o tarzını oturtmuş oluyorlar. Benim de bu süreçte bahsettiğim, tarz dediğiniz olay, “Her fotoğrafın bir hikâyesi olmalı.” fikri, benim tarzım. Eğer bir fotoğrafın bir hikâyesi yoksa o fotoğraf çöp benim için. Bazen fotoğraf kendisi anlatabilir bu hikâyeyi -ki, doğru olan budur- bazen de sen altına bir cümleyle o fotoğrafın hikâyesini desteklersin, anlatırsın. Ama bir fotoğraf bir hikâye anlatmıyorsa size, o fotoğraf çöptür, bir anlamı yoktur onun. Bu da benim tarzım diyebilirim aslında; hikâye anlatan fotoğraflar, kendi hikâyesini anlatan fotoğraflar.
Pek çok kişi fotoğraf makinesi kullanıyor artık. Profesyonelliğe giden yoldakilere ne öneriyorsunuz?
Bazen gelip soruyorlar bana: “Mahmut! Nasıl daha iyi fotoğraf çekerim?” veya “Senin makine mi daha güzel çekiyor, benim makine mi daha güzel çekiyor?” veya “Makinenin üzerindeki düğme ne işe yarıyor?” Yani sırf çekmiş olmak için, sırf almış olmak için alıyorlar ve ciddi bir yatırım yapınca, para yatırınca, o güzel fotoğrafların o makineyle çekildiğini sanıyorlar. Bu konuda Ara Güler’in çok güzel bir sözü var: “En iyi makine en iyi fotografı çekseydi en iyi daktiloya sahip olan da en iyi romanı yazardı.”
Mesele ekipman değil. Bunu, yeni başlayan arkadaşlar karıştırıyorlar. Özellikle benim sosyal medya hesaplarıma, mail’lerime mesaj atıp, doğru dürüst tanışmadan, doğru dürüst kim olduğumu bilmeden diyorlar ki: “Mahmut hocam! Bir tane link gönderiyorum sana. Bak bakalım, hangi fotoğraf makinası daha güzel, hangisini alayım?” Para hesabı yapıyorlar, kıyaslamasını yapıyorlar. Gözden kaçırdıkları bir nokta var. Aldığın fotoğraf makinesini zaten tanımıyorsun, bilmiyorsun. Bir fotoğraf makinesini tanımak, senin bir yılını alacak. O kadar para yatırma diyorum, 2 bin liralık bir makine al, bin liralık bir makine al. Ama 5 bin liralık, 10 bin liralık makine alıyorlar. O süreci öğrenemeyip pişman olup makineyi bir kenara atan arkadaşlar var. Bunu ilk defa makine alan arkadaşlar çok yaşıyor. Burada öncelikli olan makineyi tanımanız ve teknikleri bilmeniz. Enstantane nedir, diyafram nedir, bunları deneyimleyerek, defalarca, binlerce, on binlerce, yüz binlerce fotoğraf çekerek bunu görmeniz, keşfetmeniz gerekiyor. Makineyi aldığında, bastığında, internette gördüğü o pırıl pırıl fotoğrafları makine otomatik çekiyor sanıyor. Eğer öyle olsaydı herkes sanatçı herkes fotoğrafçı olurdu. O nokta da belli bir deneyim, belli bir emek gerektiriyor.
Yeni başlamak isteyen arkadaşlara söyleyeceğim şu: Ekipmana, makineye takılmasınlar. Kesinlikle aldıkları ekipmanlarla olabildiğince çok fotoğraf çeksinler ve çekilen fotoğrafları, ödül alan fotoğrafları, ustaların fotoğraflarını çok incelesinler. Bu ikisi çok önemli. Gerek baskıda, gerek dijitalde, ikisini de incelesinler. Baskının zevki tamamen farklıdır.
Yurtdışı seyahatleriniz nasıl başladı? Yurtdışı gözlemlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
İlk yurtdışı seyahatim, uluslararası bir derneğin davetiyle Afrika’ya oldu. Etiyopya’da 2 ay gibi bir proje gerçekleştirdik. Bu benim için, hayatımın en güzel deneyimlerinden birisi oldu. İlkel kabilelere gittik, 47 yıldır et yemeyen bir adamla tanıştık. İsmi Rayyan’dı. Adama poşeti kendi ellerimle verdim. Adam poşeti alır almaz hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Tercüman vasıtasıyla sorduk: “Neden ağlıyorsun, ne oldu?” Adam: “Ben en son 47 yıl önce et yemiştim.” dedi, yani 10 yaşlarında falan yemiş. Düşünün, 40 yıldır et yemiyor adam. Biz de duygulandık. Hani böyle boğazınız düğümlenir ya, öyle bir andı o.
Oradaki halka, yaklaşık 2 bine yakın kurban kesip dağıttık. İkinci günün sonunda bütün etleri dağıttık. Bir kenarda iç organları var, sakatatlar var, diğer tarafta kemikler var ve sırada bekleyen yaklaşık 1.000-1.500 kişi daha vardı. Biz, “Program bitti, artık et kalmadı.” deyince, çitleri, kapıları kırarak içeri girdiler. İnsanların içerisinden bazıları, işkembelerin arasından et parçalarını topluyor, kimisi kemiklerde kalan o et parçalarını çiğ çiğ sıyırıyordu. O anda makinemi çıkarıp çekemedim, toparlamıştım çünkü. Hem çok enteresan bir an hem de benim için hayat tecrübesi anlamında çok enteresan bir andı.
Ondan sonra da Orta Asya’ya gitmek nasip oldu. Kazakistan, Kırgızistan, Türkistan, bütün bunların hepsi fotoğraf çekim amacıylaydı. Yine oralarda da çok ilginç tecrübeler yaşadım. Özellikle Pakistan, Afrika’ya benzer durumları var. Kazakistan nispeten daha iyi, daha modern bir ülke. Ama Pakistan biraz daha hikâyesi fazla olan bir yerdi. Pakistan’a gittiğimde, havaalanında çok sistemsiz, karışık bir durum vardı; nereye gideceğimi bilemedim, elimde bavulla bekliyorum. Oraya mı gideceğim? Pasaport, vize, güvenlik falan, soruyorum, kimse cevaplamıyor. Güvenliğe seslendim, “Yardım eder misiniz bana?” dedim; gönüllü olmadı, “Şuraya git.” dedi. “Oraya da gittim, buraya da gittim.” dedim. Biraz suratsız bir şekilde, ilgilenmedi benimle. Sonra sinirlendim, biraz sesimi yükselttim, “Bana yardımcı olun. Ben nereye gideceğim?” dedim. “Where are you from.” dedi. “Turkey” dedim. “Ooo, my brother.” dedi, direkt kucakladı adam. “Gel kardeşim. Biz Türkleri çok severiz.” dedi. Bavulumu aldı elimden. Ben tereddüt ettim. Afrika’da beyazları görünce çok para isterler, direkt “money money” derler. Öyle bir durum mu acaba, bavulları kaptırmayalım dedim. Adam bütün işlemlerimi yaptı, mühürleri bastı, bavullarla beraber havaalanı çıkışına kadar götürdü beni, sürekli sarılıp durdu. Pakistanlıların Türklere ve Osmanlı’ya olan hayranlıklarını biliyordum; ama bu yaşadığım, bizzat tecrübe ettiğim bir olaydı.
Her fotoğrafın bir hikâyesi olmalı diyorsunuz. Afrika’da çektiğiniz sarışın kız çocuğuyla, zenci erkek çocuğunu çektiğiniz fotoğrafın hikâyesini anlatır mısınız?
Addis Ababa’dan Mekelle’ye gitmek için havaalanında bekliyorduk. Havaalanında İsveçli beyaz çift, ufak bir sarışın çocukları, beyaz olarak bir de ben vardım. Havaalanı tamamen siyahilerle doluydu. O İsveçli çift köşe tarafa gidip oturdu, benim yanıma da fotoğraftaki siyahi çocuk oturdu. Hiç kimse konuşmuyor, çıt çıkmıyor salondan. Karşıdan, o sarışın beyaz kız çocuğu siyahi çocuğu gördü, merakla başını eğdi. Sonra diğer taraftaki siyahi çocuk da başını eğdi. İkisi birbirine uzaktan bakmaya başladı. Hiç konuşmuyorlar, konuşma bilmiyorlar. Sonra bir agucuk bugucuk sesleri çıktı, sonra el kol hareketleri, birbirlerine adım adım yaklaştılar. Sonra, tamamen başka bir adamın oturduğu yerde dizlerinin üzerinde, birisi bir dizinde, diğeri diğer dizine gelip birbirlerine dokunmaya başladılar. Gülme sesleri, agucuk sesleri falan, yanaklarını okşuyorlar, birbirlerine sarılıyorlar, birbirlerini öpüyorlar. Konuşma yok, diyalog yok, birbirlerini tanımıyorlar; kendi annelerinin dışında bir adamın dizlerinin dibinde birbirlerine sevgi gösterileri yapıyorlar. Bir anda o salondaki hava değişti, herkes oraya döndü, gülüşmeler, ilgi alâka, muhabbet; yani salondaki o mavi ve soğuk hava bir anda sarı ve sıcak havaya döndü. O anda böyle birkaç kare fotoğraf aldım. “3 tane yeter, ben bu ânın tadını çıkaracağım, ben bu ânı seyredeceğim.” dedim. Arşivimde, benim için çok güzel bir kare, çok güzel bir hikâye yer almış oldu.
Neden Uçan Adam mahlasını kullanıyorsunuz?
Lise dönemimde, üniversitenin ilk yıllarında hareketli bir çocuktum ben. Hatta break dansla ilgilenirdim. Beşiktaş’ta bir break dans grubumuz vardı. Biraz da böyle enerjik bir çocukluk geçirdiğim için, fotoğraflara da böyle hareket katmak istedim. Bu, o zamandan beri devam etti. Sonra üniversiteden arkadaşlarım her fotoğrafımın altına, “Uçan adam yine yaptı yapacağını. Uçan adam şöyle, uçan adam böyle...” demeye başlayınca, “Arkadaşlarım bunu söylüyorsa vardır bir hikmeti.” dedim. Güzel de bir anlamı var. Sadece zıplıyor olmak değil, bana bir hayat felsefesi anlamında da uyumlu geldi. Uçan adam mahlasının -nerede hareket, orada bereket- bir heyecan, bir hayat enerjisi anlamında beni desteklediğini düşündüm ve ben de kullanmaya başladım. Ben kullandıkça bu sefer arkadaşlar daha çok kullanmaya başladılar, bunu benimsediler. Bu sefer de ortaya bir marka çıkmaya başladı. Ankara’da, Antalya’da, Manisa’da, İstanbul’un muhtelif yerlerinde, metrobüste bazen beni görüp ismimle değil de “Sen şu Uçan Adam değil misin?” diyenler oldu. Bunu pek çok kere yaşamışımdır.
Ankara’da tarihi konakların olduğu bir yerde çekim yapıyordum. Çekime ara verince bir arkadaş geldi, benimle tokalaştı. “Merhaba. Uçan Adam sizsiniz, değil mi?” dedi. “Evet” dedim. Ben sanıyorum ki biri gönderdi. “Ben sizi internetten takip ediyorum, tanışmak istiyorum sizinle.” dedi. Ben hâlâ arkadaşlara bakıyorum, “Siz mi gönderdiniz? Şaka mı yapıyorsunuz?” diye. Onlara baktığımı görünce, “Yok, yok, ben tamamen tesadüfen gördüm sizi.” dedi. “Tebrik ederim.” dedi, gitti. Buna benzer olayları yaşamaya başlayınca, biraz daha işimi profesyonelleştirmeye çalıştım. Sonuçta, reklam ve halkla ilişkiler okudum ve o sektörde çalışıyorum. “Neden bir marka hâline gelmesin.” dedim. Bir logo, bir amblem tasarladım ve belli fontu olan bir isim hâline getirdim. Aynı zamanda Kişisel Marka seminerlerimde aynı mahlası ve aynı ismi kullanıyorum. Hem seminerini verdiğim hem de sektöründe olduğum bir alanda bunu neden kendim kullanmayayım?
Marka anlamında benim de çıkış noktam Uçan Adam oldu. Öyle bir isim, öyle bir mahlasla çıktık yola. Allah’a şükür, şu ana kadar kötü bir eleştiri de almadım, gayet de memnunum Uçan Adam olmaktan.
