Hayatı Yeniden Anlamlandırmak / Uzman Psikolog Hatice Tayyibe Ersoy Petek
İnsanların yaşayageldikleri hayatı anlamlandırma sürecinde onları etkileyen faktörler nelerdir?
İnsanlar içine doğdukları coğrafya din, dil, ırk, kültür, aile sosyo-ekonomik koşullar, tarihî süreç, mizaç gibi çok çeşitli sebeplerle irili ufaklı çokça olayı tecrübe ederler, çokça hikâyenin içinde bulurlar kendilerini. Ve bu olayları hayatlarına dahil ederken onlara anlamlar atfederler. İnsanlar pasif alıcı konumunda olmayıp bilakis yorumlayarak çıkarımlar yaparlar. Ve takdir edersiniz ki her yorum özneldir ve kişinin iç dünyasından, yaşanmışlıklarından, öğrendiklerinden izler taşır. Yani kişiyi etkileyen şey yaşanan olayın kendisinden ziyade kişideki izdüşümüdür. Bu nedenle hayatı anlamlandırma sürecini etkileyen en temel ögenin olayları yorumlama biçimlerimiz ve onlara atfettiğimiz öznel manalar olduğunu söyleyebiliriz. O halde baktığı yeri değiştiren insanın gördüğü şey de değişecektir. Bir binaya karşıdan bakmakla, drone çekimi yapıldığında izlemek arasında görüş farkı bulunması kaçınılmazsa, olayların tam içinden yorum yapmakla biraz dışına çıkıp tekrar bakmak arasında da kaçınılmaz farklar olacaktır.
İnsan hayatının çokça hikâyeden ibaret olduğunu belirttiniz, bu hikâyeler bizi nasıl etkiliyor? Eğer insan hayatı bir değil, birçok hikâyeden oluşuyorsa hangi hikâyenin gölgesinde yaşıyoruz bu hayatı?
Evet, bir değil; birçok hikâyenin içine doğuyor ve birçok farklı türde hikâyenin kahramanı oluyoruz. Bazıları mutlu sonla, bazıları gözyaşlarıyla, bazen başardığın, bazen pes ettiğin, korktuğun, kızdığın, kaygının derinlerinde gezdiğin, dik durduğun, cesaret timsali olduğun, güveninin boşa çıktığı, hiç ummadığın kapılarda desteklendiğin, düştüğün ve yine kalktığın hepsi farklı türde hikâyeler. Mesele günün sonunda hayat kitabının kapağında hangi hikâyenin basılı olduğu, hangi hikâyeyi seçip hayatının mihmandarı yaptığın, mesele hangi hikâyenin gölgesinde serinlemeyi seçtiğin.
Acılarının bayraktarlığında hayatını acıların çocuğu olarak yaşamayı seçen Küçük Emrah mı yoksa tüm sıkıntılara rağmen kendine ışığının kapılarını arayan Heidi mi? Karar senin…
Yine bir hayat mı yoksa yeni bir hayat mı yaşamayı seçiyoruz?
Efendimiz sallallahu aleyhi sellemin buyurduğu üzere; “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” Her gün farklı bir hayatın içine uyanmadığımıza göre bir nevi ölümün provası olan uykumuzdan her uyanışı bir diziliş olarak algılamak ve her yeni güne yeni bir fırsat muamelesi yapmak durumundayız. Böylelikle hem madden hem manen doyuma ulaşmak bu devrin insanı için daha erişilebilir mutluluk kapıları aralıyor. Peki, bu nasıl mümkün olabilir? Sağlık, afiyet ve güven içerisinde uyandığın her sabahın farkında olmak her ne işle meşgulsen önce o işle ilgili niyetini gözden geçirmek ve niyetini tazelemek.
Öğrenci isen zorunlu bir eğitim anlayışından ziyade yarına dair umutlarının kapısını aralayacak bir maratonda görmek kendini.
Ev hanımıysan yaptığın yemeği sadece maddi doyum aracı olarak görmekten çıkarıp çorbaya katacağın tuzun, karabiberin yanı sıra, hayır duanı, hayalini o çorbaya eklemek ve yavan bir çorba değil; adeta bir şifa iksiri, manevi bir koruma kalkanı hazırlıyor olabilmek mesela. Evi toparlarken hayatları toparlıyor olabilmek niyeti ve duası sizi olduğunuz yerden çok uzaklara, yaptığınız görevi ulvi mecralara taşır.
Mesaisini doldurup maaşını alan bir öğretmen değil de ektiği her tohumu emek emek sulayan, bazen filizlendiğini göremese de emeğinden yüksünmeyen zerre iyiliğin karşılığının zayi olmayacağını bilen bir öğretmen olabilmek niyeti ile okul yoluna revan olmak. Adanmış bir kalp ile her ne yapıyorsak o minvalde niyetleri tazeleyip yine bir hayat yaşanıyorken her gün yeni bir hayat yaşanıyor tazeliğine erişmek, ince bir ruhu olan işler üretmek, aklımızı ve kalbimizi aynı gemide denge ile yürütmek ancak ve ancak niyetlerin ıslahı ile mümkün…
Sosyal medyanın bizi ekin biçilmeyen kurak arazilere çevirdiğini belirtiyorsunuz. Bu platformların ruh sağlığımıza, ilişkilerimize ve zaman algımıza etkileri hakkında neler gözlemliyorsunuz?
Kullandığımız sosyal medya araçları dikkatimizi hoyratça gasp ederek bizi potansiyelimizin, insan olma vasfımızın çok aşağısına çekerek düşünemeyen, üretemeyen ve sadece seçimlerimizi bilinçli şekilde yönlendirerek ruhumuzu ve bedenimizi yalnızca tüketen, ekinsiz tarlalara çeviriyor. İnsanın yaratılışında var olan aceleci olma ve kolayca erişme eğilimini çok iyi yöneten sosyal medya; bize hızlıca servis edilen hazlar sunuyor. Bu hazlar hızlıca sunulmasına mukabil, hükmü de kısa süren; gör bak hazlar, al öde hazlar, tüket bitir hazlar…
Her hazzın hükmü üç beş saniye ne ötesi var ne derinliği.
Hâlbuki insan yemek, gezmek, almak gibi hızlı hazların da adresiyken esas ruhi memba olan kalıcı hazlarla beslenmediğinde, uzun salınımlı tatminler yaşamadığında ekinsiz tarlalara dönüşüyor. Sosyal medya bizi öylesine oyalıyor ki emek vermek ve onun meyvesini görmek için beklemek, gökyüzünü seyreylemek, denizi, çiçeği, böceği tefekkürle seyreylemek ancak bir ekran kadrajında bize sunulduğunda mümkün. Bir dostun derdini can kulağı ile dinlemek grup mesajları el verdiğince mümkün. Artık insan sığ suların yüzücüsü, ayakları yere değdirerek yüzmek kadar keyifsiz dost muhabbetleri, dostunun sinesinde yer bulup rahatlayamayan her insan modern zaman bunalım ordusunun neferi…
İçinde bulunduğumuz âlemi hakkıyla temaşa edemediğimizi, olaylara kendimizi hakkıyla veremediğimizi söylüyorsunuz, peki bunları yapabiliyor olmak insanı nasıl etkiler?
Şöyle ki insan âlemde var olan muazzam yaratılışa, üzerimizde asılı duran göğe, âlemdeki çeşitliliğe, her çiçekteki ayrı renge, kokuya, şifaya, denizin altında yaratılan nice renk ve desendeki canlıya, her birinin bu evrenin işleyişindeki yerine, mikro âlemden makro âleme, icat edilen yeni bir alete, keşfedilen yeni bir şeye, hayret edemeyecek kadar bağlamından ve tabiattan koparılıp, insani surları kuşatılırsa nasıl hakkıyla bilecek ve takdir edecek; hakkıyla takdir edemeyen, yeterince hayret edemeyen nasıl derinlikli sevecek bir diğerini?.. Âlemi mucize olarak göremeyen nasıl muhatabına eşref-i mahlûk muamelesi yapacak? Neden karşısındakinin sorununa can kulağını açıp derman olmak derdine düşecek? Hakkıyla görmeyen hakkıyla sevemez, ne kendini ne muhatabını ne bu âlemi ne de geliş sebebini…
Günümüzde oldukça popüler olan sana iyi gelmeyeni hayatından çıkar söylemini eleştiriyorsunuz. Peki, sizce birisi bize iyi gelmiyorsa onu hayatınızdan çıkarmak yerine nasıl bir yol izlemeliyiz?
Yine içine doğduğumuz hayatı yorumlarken, ona bir mana atfederken bilmemiz gereken en önemli düsturlardan biri evrene rastgele misket taneleri gibi fırlatılmadığımız. Mikro ve makro düzeyde, Yaratıcı tarafından belli bir senaryo üzerinde kasıtlı bir yerleştirme bizimkisi. Özellikle içine doğduğumuz aile ve akrabalarımızı biz seçmiyor, bilakis oraya seçiliyoruz. Özellikle akraba ilişkilerinde yaşanan zorluklar bu popüler söylemi kolayca benimsememize sebep oluyor. Ancak biz onları hayatımızdan çıkarmak yerine, onlara karşı tutumlarımızı düzenlemekle ve sınırları olan sürdürülebilir ilişkiler kurmakla mükellefiz.
Günümüzde bireyselliğin bu kadar ön planda olduğu bir dünyada, topluluk bilincine, birlikte yaşama ve paylaşma kültürüne doğru nasıl ilerleyebiliriz? Bireysellik ve topluluk birinci arasında nasıl denge kurabiliriz?
Biz aslında kadim geçmişimizde biz şuuru ile yoğrulmuş köklü bir milletiz. Ancak kendi topraklarımızdan kendi sesimizle, kendi nefesimizle beslenmeyen ve bize kendi rüzgârıyla yön vermeye çalışan diziler, filmler, sosyal medya uygulamaları yüzünden önce ben ve hep ben diyen ruhu çekilmiş solgun bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Benden yine bize geçiş yapabilmek için kendi kimliğimizle beslenen içerikler ve değerleri parlatmak zorundayız. Biz olmanın hazzının ben olmak hazından daha büyük, kalıcı ve kapsayıcı olduğunu hatırlatmalı; kendimize ait sosyal medya uygulamaları geliştirmeliyiz. Kişi zaten her alanda dürüst davrandığında, kendini ihmal etmeden toplumunun çıkarlarını gözeten bir hayat sürer.
Büyük acılar travmalar ve kayıplar yaşandığında her şerde bir hayrın saklı olduğu düsturunu korumak gerçekten zor olabiliyor. Bu düsturu koruyabilmek için nasıl bir zihinsel veya ruhsal disiplin gerekiyor?
Biz biliyoruz ki isteklerimiz, hayallerimiz, umutlarımız ve daha nicesi için çalışıp çabalayacağız, elimizden geleni yapacağız ama tüm şartlar olgunlaşsa dahi bazen meyve vermiyor diktiğimiz ağaç; don vuruyor, erken çiçek açıyor, sel alıyor ve dahası… Hiç üzülmeyelim mi onca emeğe? Elbette üzülelim ama üzüntüde boğulmayalım; bilelim ve hatırlayalım ki hayır vaki olandan ne isteyip olduramadığımıza, ne istemediğimiz halde olana hak ettiğinden fazla yer vermeyelim şu kısacık hayatımızda. Kayıplar, yaşanan acılar, felaketler, ilk üzüntünün ardından bu düsturu hatırlatalım kendimize. İnsan olaylara verdiği tepkileri güncelleme yetisine sahip bir canlı. O halde her şerde bir hayrın saklı olduğunu ve hayrın vaki olanda olduğu düsturunu kulağımıza küpe yapıp kalbimize sekine sunalım.
Çoğu insan ya geçmişe takılı kalıyor ya da gelecek kaygısı ile yaşıyor. Sizce anda kalmayı, şimdiki zamanın değerini bilmeyi nasıl öğrenebiliriz?
Geçmiş geçip gitti, gelecek gelir mi, meçhul; asıl olan şimdi. Ve biz hep şimdinin hesabını veriyor olacağız. Şimdi ilmek ilmek işleyenlerin halısı serilecek önümüze gelecekte, geçmişin karanlık odalarında çakılı kalanların değil. Geçmişten ders almak kıymetli, içinde gömülü kalmadan geleceğe dair tohum atmak kıymetli, andan kopmadan. Geçmişin yaralarını ancak anını değerli kılan, anda kalıp temas kuran sarabilir. Ancak vaktin evladı olan geleceğini umutla var edebilir. Aslında insanın tüm çabası hayat boyu itidali sağlamaya çalışmasındadır. İnsan her an şu anın farkında olamayabilir ama kopmalar yaşadığında, kendini geçmişte ya da gelecekte bulduğu anda tekrar bugüne çağırma konusunda egzersizler yapabilir.
Teknolojinin hayatımızın merkezinde olduğu bir dönemde gerçek, derin ve anlamlı bağlantılar kurmak için neler yapabiliriz?
Maalesef teknoloji kullanımı; uyanık olduğumuz tüm saatleri, hatta uykumuza ayrılan saatlerden de çalacak kadar uzamış, neredeyse hayatımızın tamamını kaplamış durumda. Bir insan elinde telefonla arkadaşının sorununu nasıl can kulağıyla dinleyebilir, muhatabının yarasına merhem olur? Çevrim içi geçirilen saatler sınırlanmalı. Daha önce de belirttiğim gibi devlet tarafından bazı uygulamaların kullanımı konusunda daha etkin düzenlemeler yapılmalı; alternatif, temiz ve yerli uygulamalar geliştirilmeli. Gençlerimize telefonla uğraşmalarına vakit bırakmayacak spor, sanat, beceri alanları açmalı ve onları ekrandan ziyade biz meşgul etmeliyiz. Hayat boşluk kaldırmıyor. Her boşluğa sızacak, onu dolduracak bir fitne mutlaka çıkıveriyor.
Modern dünyanın hızlı, yüzeysel ve tüketim odaklı yapısında derin, anlamlı ve ruhu olan bir hayat sürmek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Öncelikle mutlaka ekranda geçirdiğimiz saatleri minimize ederek ailemize, arkadaşlarımıza, çocuklarımıza hakikaten orada olarak esaslı vakitler ayırmak, onları can kulağıyla dinlemek. Mümkün olduğunca tabiatla iç içe, sakin ve dingin vakitler geçirmek; bir çiçeği, bir böceği, gökyüzünü sessizce seyretmek. Bu sessizliğin içinde ruhumuzu ve bedenimizi aynı hizaya çekmek. Hayatın faniliğini göz önünde tutarak içindeki her şeyin fani olduğunu hatırlamak, fani olan bir şeye baki bir muhabbet ya da bir üzüntü beslememek. Acımızı da öfkemizi de kininimizi de besleyecek konuşmalardan, söylemlerden uzak olmak, sımsıkı sarıldığımız sıkıntılarımızı salıvermek, ferdi sevinçlerin sığlığından insanları mutlu etmenin derin ve serin sularına geçiş yapmak. Hesap verebiliyorum o halde ben eşref-i mahlûkum diyebilmek. Sınırları koruyabilmek ve itidal üzere bir yaşam sürmek; bu hız ve haz çağında insanın hem kendisiyle hem içinde bulunduğu toplulukla derin, anlamlı ve ruhu olan ilişkiler kurmasına yardımcı olacaktır.
