Hayat Varsa Ölüm De Vardır
Mezarlıktayız.
Ahirete göçmüş olan bir hanım kişi köy camisinde ahiret yolculuğuna hazır edildi ve cenaze namazından sonra defin için kabristana getirildi. Kalabalık bir insan topluluğu var. Kabrine yerleştirilen mevta ahirete uğurlanıyor. O anda bir kenarda oturmuş yere bakarken gözüme yerde bu dünyadaki görevini tamamlamış çam kozalağı ilişti. Çam kozalakları sıra ile dizilmiş sert koruma içinde tohumları ihtiva eder. Elime aldım ve etraflıca baktım, içinde tohum kalmamıştı. Muhtemelen tohumların bazıları toprağa karıştı ve yeni fidan olma yolunda ilerlerken bazı tohumlar da börtü böceğin rızkı oldu.
Çam kozalağı ile sanki hasbihal eder gibi düşünmeye başladım. Bu kozalağın da yetiştiği bir ağaç vardı. Tohum iken toprağa düşüp çimlenerek fideye, fideden fidana, fidandan ağaca dönüşerek yeni tohumlar verip koruyucu bir kap ile tohumlarını toprağa bıraktı ve nihayetinde süregelen bir döngünün içerisindeki yerini almış oldu.
Yıllar boyunca çokça geldiğim bu mezarlıkta itirazsız, bıkmadan, usanmadan hayat döngülerine devam eden bitkisel hayatın değişimlerine şahit oldum. Onlar da nice geleni gördü. Ve o nicelerin ahiret yurduna gidişlerine de bizimle birlikte şahit oldular. Olacaklar da… Muhtemelen bizden daha da fazlasına şahitlik edecekler.
Ağlayan da var, hüzün içerisine boğulmuş olan da var. Dua edene de gözünüz takılıyor, desinler diye gelmiş olana da. Ateş düştüğü yeri yakar demiş atalarımız. Sevdiğini toprağa emanet eden için gün daha farklı. Biliyor çünkü bir daha onunla konuşamayacak, göremeyecek; vuslat artık ebedi âleme kaldı.
Bu noktada ebedi âlem düşüncesi insana teselli oluyor. Biten bir âlemden hiç bitmeyecek bir âleme yolculuğun kapısı ölüm ile açılıyor. Ve o kapıdan, ama önce ama sonra bir bir geçeceğiz. Ne zaman kabristana gitsek bu gerçek yüzümüze şiddetle çarpıyor.
Lakin kabristanın kapısından çıkınca bir sonraki cenazeye kadar, ölüm yokmuş gibi davranmaya devam ediyoruz. İnsandaki sonsuzluk isteği, sanki ölüm bize uğramazmış ya da daha çok zaman varmış hissiyatına sebebiyet veriyor. Hâlbuki kimse kimsenin yerine ölmüyor. Gelip de gitmeyen yok.
Ve ebediyete olan iştiyakımız ölümü unutmak için bize verilmemiş. Tam aksine ölümü alabildiğine fark edip bu farkındalık ile geçeceğimiz, bitmeyen asıl âlemin hazırlığını yapmamız için bahşedilmiş bir nimet.
Gerçekten tam anlamı ile büyük bir nimet. Düşünsenize, sonsuzluk duygusu bize verilmese idi, nasıl bir tavır içinde olurduk? Verildiği halde gafletin içerisinde debelenirken biz hangi itme ile ahirete hazırlık yapabilirdik? Kalıcı olmayan ömür adını verdiğimiz, bize takdir edilen kısacık zamanı değerlendirmek ne kadar hakikatine uygun olurdu?
Evet, hayat ve ölüm… İmtihan formatında yaratılmış dünyanın en temel iki gerçeği. Hatta birinin varlığı diğerini zorunlu kılar. Hayat varsa ölüm de vardır. Ölüm varsa yaşanmışlık da vardır.
Her ikisinin de zorlu yanları ve tatlı yanları var. Hayat bizim kulluğumuzun sergilendiği iniş ve çıkışlarla dolu bir sahne. Allah’a yakınlığı hayat dediğimiz süreç içerisinde elde edebiliyoruz. Bu manada hem tatlı hem de çok kıymetli. Kendisinden daha kıymetli hiçbir şey olmayana “Sadece Sen varsın!” diye haykırabileceğimiz alan hayat. Tabii her halimizle tek Sen varsın demek işin zorlu yanı. Çünkü bunun için, O’nun bizden istediği kulluk sıfatına bürünmek, O’nu memnun edecek hayat tarzına ulaşmak, kendi isteklerimizi değil de Allah’ın isteklerini öncelemek gerekir.
Yani özgürleşmek lazım. Ama hakiki özgürlük birçok kafadaki gibi her istediğini yapabilen rahat, konforlu bir hayat tarzı değil. Bu çok sığ bir düşünce, mutlak gerçeğe aykırı. Mutlak gerçekle insan aklının değerlendirdiği özgürlük anlayışı arasında fark öyle çok ki. Mutlak gerçekleri Kur’an’dan öğrenip, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) örnekliğiyle hayata geçirebiliriz. Kur’an’ın bir adı Fussilet’tir. Yani gerçekleri ayırıcı demektir. Öyleyse özgürlük anlayışımızı Kur’an’la şekillendirmeliyiz. Nefsin esaretinden kurtulmak, şeytanın tuzaklarına karşı uyanık olmak Kur’ani özgürlüğün yolu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile sütkardeşi Hz. Şeyma arasında yaşanan bir hadise asıl özgürlüğü bize çok güzel tanımlar. Huneyn Gazvesi’nde Müslümanlar altı bin kişiyi esir aldılar. Esirler arasında Hz. Şeyma’nın kabilesi de vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Şeyma’nın kefil olduğu esirleri affetti ve karşılıksız olarak salıverilmelerini emretti. Hz. İkrime hayretler içinde bu emri yerine getirmek için dışarı çıktı. Karşılıksız serbest kalabilecekleri emrine rağmen Hz. Şeyma mutlu değildi ve ağlıyordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona “Memnun değil misin ya Şeyma, istediğin bu değil mi?” diye sordu. Hz. Şeyma’nın cevabı çok manidar idi:
-Ya Rasullulah senin keremine paye yoktur, elbette memnun olmak lazım ama düşündüm ki, o insanlar görünen şu zahiri esaretten kurtuldular ama nefis esaretinden kurtulamadıkları için ömürleri boyunca esirdirler. Esaret teskereleri ceplerindedir de farkında değiller.
deyince, Efendimiz:
-Ne yapayım o halde?
diye buyurunca Hz. Şeyma:
-Merhamet et ya Rasulullah! Dua buyur Allah bunları nefislerinin esaretinden kurtarsın, diyerek arzusunu dile getirdi ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) duasıyla birlikte aynı anda iki kilometre öteden sesler geldi:
- Allahu ekber! Allahu ekber!
Evet, nefsine amade olanın sahibi yine nefsi oluyor. Nefsin sevdiklerini seviyor, sevmediklerini sevmiyorsun. Böylelikle kalbi para, mal, mülk, evlat, makam, şan, şöhret gibi dünyanın süsleri istila edince ahsen-i takvîm olan insan aslından uzaklaşıyor. Aslından uzaklaştıkça da nefse esaret artıyor.
Elbette nefse rağmen kulluk hiç kolay değil. Ama nefse rağmen kulluğun mücadelesi içine girmek bile çok kıymetli. Kulluğun çirkinleşmesine mani oluyor nefisle yapılan mücadele. Çirkinleşen kulluk mu olur diyeceksiniz. Evet olur. Şeytan bize misaldir. İlmiyle, ibadetiyle kendi egosunu şişiren, nefsini büyüten şeytanın, Allah’ın emrine nasıl karşı geldiği hepimizin malumu.
Allah’ın hiç sevmediği bir tavır içine girdi. Sen varsan ben de varım dedi. Allah kendisinin karşısına başka bir varlığın koyulmasını sevmiyor ve kabul etmiyor. Zaten nasıl böyle bir şey olabilir ki? Nereye baksak, neye baksak Allah’ın varlığı öyle şiddetli bize yansıyor ki, karşısında her şeyin hiç olması kaçınılmazdan daha kaçınılmaz.
Evet, nefsimiz O’nun karşısında hiçliğini gördüğünde, anladığında her durumda o bilinçle tavır ortaya koyduğunda ölüm de insana tatlı gelir. Aksi takdirde ölüm zor, ölüm sıkıntılı. Sonuçta biz ölümle ebediyete bir daha ölmemek üzere gideriz.
Rabbim bizlere illaki geçeceğimiz o kapıdan rızasına ulaşmış olarak geçmeyi nasip etsin. Allah’a emanet olun.
