Hamal Ve İlaç… / Dr. Metin Serimer
Enfüs ve âfak, iç ve dış, öz ve çevre, makro ve mikro tüm âlemlerin yanı sıra “Bütün âlem sendedir.” denilen “İnsan…” Kendini sadece mekânsal değil, mânâ ve varlık olarak da konumlandırmak zorunda. Aksi halde, bütün çabalarında, aklını inkâr etmek için çabalayan ve yola çıkan bir varlık haline dönüşüyor. İnsan, kendini sorgulamak adına hayatın tüm alanlarında bir yolculuğa çıktığında, önce “Ben neyim, nereden geldim, nasıl oldum, nereye gidiyorum?” ve en önemlisi de “Şimdi neyim?” ya da “Ne yapıyorum?” sorusunu sormadan kendine gerçek mânâda bir değer atfedemez. Bu soruların cevapsız kalması, oksijensiz yaşamaktan farksızdır. Çünkü insanın kendine değer vermesi, hem bu sorulara doğru ve mantıklı cevaplar vermesi hem de aklen ve kalben mutmain olmasıyla mümkün. Aklı ve ruhu olan hiçbir insanın başka yollarla mutlu olması mümkün görünmüyor. Aksi halde kendini değersiz hissetmek durumunda… Bunun farkında olmamak ise “gaflet mutluluğu” olur ancak…
Her insanın biricik olduğu bilinir. Bu, insanın kendine değer vermemesinden dahi bağımsız bir konudur. Çünkü yaratıcı olan Allah’ın (c.c.) insana verdiği bir değer var. Çünkü insan vardır ve nefes almaktadır. Aynı zamanda insan iyi şeylere layıktır. Nitekim insana telkin edilen şey “iyilik”tir. Aksi halde Kitap ve Peygamber gönderilmezdi… Hayata yüklenen mutlak anlamı dünya ve ahiret bağlamında düşündüğümüzde, dünyada yapıp ettiklerimizin Allah rızası temelinde ele alınması kaçınılmaz görünüyor. Allah rızası ise insan tarafından bakıldığında düşünce ve davranışlarla ahlaka dönüşmekle nitelenebilen bir idrak alanı. Doğal olarak da Allah’ı (c.c.) tanımakla yol alınabilecek bir erdem hali… Bu yolda öğrenilecek çok şey var ve bunun bir sınırı da yok. Bu konuda söylenebilecek sözler, ânı ve hâli yaşayanların birbirine rehberliği ya da dertleşmesinden ibaret diyebiliriz. Akıl ve idrak farklılıkları, insanları kaçınılmaz olarak birbirine rehber eyliyor. “Yolda olanların” “yolda kalanlara” yardımı kaçınılmaz. Çünkü yolda olmak “merhamet” sermayesiyle zenginleşenlerin hem yürümek hem su dağıtması gibi… Bize düşen, “ihtiyaç sahibi” olduğumuzu fark etmek…
İnsanda “nefs” denen yapı, fıtrat gereği var. Nefs’i yorumlamadan varlığa anlam vermek de mümkün değil. Çünkü varlığa anlam vermek “kendini tanımak” demek… Her zaman bu canı bu bedende “kutsal bir sermaye” olarak görmek gerek. Hamd ve şükür noktasında manevi büyüklerin, “bir nefes” hakkını vermeye çalışmalarının ve “ân”ın kalitesini şükürle kuşanmaya çalışmalarının sebebi bu olmalı. Karşılaştığımız, tanıştığımız her insanda bir manevi rızık var ve insan ilişkileri bu nedenle çok önemli. Allah’a (c.c.) kulluğun “kullara hizmetten” geçtiğini ahlakî öze önem veren herkes bilir. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” hadisi, kültürümüzün anlam merkezi olabilecek her mekânda duvarlara kazınmıştır adeta. Göz görsün, akıl düşünsün, gönül teslim olsun hakikate diye. O sözler, salih amelin mottolarıdır. Yol gösterir, ufuk açar. İyiliği beynimizin kıvrımlarına, kalbimizin mânâ odacıklarına, bedenimizin her zerresine serpiştirir… Onunla yaşar ve huzur buluruz.
Allah’ı zatıyla tanımak biz kullara nasip olamayacağı için, insanlara iyilik yapmakla Allah’a bir yakınlık arayarak, Allah’ı tanımak adına hasreti gayretle görünür kılmaya çalışırız. “Zerre kadar amel işleyenin” amelinin zayi olmadığı çok iyi bilinir. Allah (c.c.); gören, bilen, duyan ve adaletle muamele edendir. Bu noktada Allah’a güven, olmazsa olmaz… O’nun her konudaki vaadi mutlaktır. Merhameti, rahmeti sonsuzdur. Hak edene hak ettiğini layıkıyla verendir. Allah’ı (c.c.) tanıma çabamıza ona mutlak güvenle başlayabiliriz ancak. İmanın test edildiği yerdir burası. Allah’tan başka sığınacak, güvenecek mutlak güç, kuvvet, kudret sahibinin olmadığını bilmekle başlar iman… İnsan hayatında gerisi hep imtihan hep eğitim ve ahiret denen “ebedi yurda” hazırlık… İlim İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi “Allah’a Kavuşmaya Talip Olmak” konulu sohbetinde bu konuda şunları ifade ediyor:
“İman eden, Allah’a (c.c.) inanan bir insan hayatın kıymetini nasıl bilmez ve onu sadece değersiz dünya metaını kazanmak için harcar. Bu, gerçekten çok derin bir gaflet hali. Bu insanlarda ya iman problemi var ya da akıl problemi. Temel soru şu olmalı: “Ben dünyada imtihan olacağım ve sonra da kendimi geliştirmek, nefs hastalıklarımdan kurtulmak için çalışmayacağım; bu şekilde imtihanı kazanmak mümkün mü?” Ama gördüğüm kadarıyla kimsede akıl problemi yok, dünya işlerinden iyi anlıyor ona iyi çalışıyorlar. O halde demek ki iman problemi ortaya çıkıyor. Bir insan günaha düşebilir, önemli olan hedefin belirlenmesi ve hedefe doğru yola çıkmak. Hedef Allah rızası için kendimizi geliştirmek… Bu talebi içinde söndürmeyen, hep yaşatan bir insan yolda giderken bazen durup dinlenebilir, bazen bir kazaya maruz kalabilir, yerinde bir müddet sayabilir ama asla yürüyüşünden vazgeçmez. Hedefe kilitlendikten sonra yolda başına gelen her türlü kazalardan, duraklamalardan korkmaz. Çünkü bu kişi mutlaka hedefine ulaşacaktır.
Hedef nedir o zaman? Allah’a (c.c.) kavuşmak, mülâki olmak, bunu ölmeden başarmak. Yahut bunu ölmeden başaramasak da bu yola girmek ve bunun için bir ömür çabalamak. Tasavvufta bu mücadele var, o yüzden ben tasavvufu önemli ve gerekli buluyorum. Nitekim Rabbimiz âyet-i kerimede bu çabamızı hem doğruluyor hem de bu çabanın mutlaka karşılığı olacağını şöyle haber veriyor: “Ey insan! Şüphesiz, sen Rabbine (kavuşuncaya kadar) çalışıp duracak ve sonunda (mutlaka) çalışmanın karşılığına kavuşacaksın.” (İnşikâk 84/6)
Böyle bir kavuşmayı muhal gören, buna inanmayan kibirli, gururlu âlim tipler var. Akademik unvanları veya ilimleri onları kibir ve ucub denen iki tehlikeli kalp marazının içine atmış, hakikati göremiyorlar. Keşfe, kerâmete, mûcizeye inanmadıkları gibi bunu da imkânsız görüyorlar. Bu kavuşma uzaktaki iki kişinin yürüyerek birbirine kavuşması gibi değil ki. Rabbimiz bize zaten bizden yakın:
“Şu kesin bir gerçektir ki, insanı elbette biz yarattık ve (her an) nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 50/16)
Gördüğümüz gibi Rabbimiz bize bizden yakın ama biz ona uzağız. Sebebi kalpteki perdeler… Evinin pencerelerini kalın perdeyle kapatan insanlar gibiyiz, bu halde güneşi inkâr ediyoruz. Güneş dışarıda hazır; sen pencereden perdelerini indir ki güneşi göresin. Rabbimiz de müminlerin kalbine her daim nurlarıyla tecelli edip durmakta ama bunu perdeleri açanlar görebiliyor. Öyle ki bu görüşle cezbeye kapılıyor, Allah aşkının huzur ve neşesi ile bu dünyada mutlu bir şekilde yaşıyorlar. Ahirette de rû’yetle müjdelenen kullar içinde olacak onlar. Nitekim Derviş Yunus’u, Âşık Yunus yapan, Velî yapan; Celâleddin Rûmî’yi, aşk ve hikmet ehli Hazreti Mevlânâ yapan o tecellilerden başkası değildir… Bu perdeler ne o zaman?
Birincisi, itikadı düzeltmek, yani Ehl-i Sünnet’in ortaya koyduğu iman esaslarına inanmak. İkincisi, çok zikir yapıp salih amel işlemek. İşin daha kolay yolu ise ehil bir mürşit önderliğinde kalbini Allah dışındaki düşüncelerden tasfiye, nefsini de tüm kötülüklerden tezkiye etmek; yani kibir, ucub, haset, riya, cimrilik, bencillik gibi marazlardan kurtulmak, temizlenmek…” diyor kıymetli büyüğümüz… Devamında ise: “Maalesef insanların çoğu boş bir gurur içindeler; öyle ki ateşin içerisinde oldukları halde kendilerini cennetlik sanıyorlar ve tedaviye cevap vermiyorlar. İnsanları önce bu boş gururdan kurtarmak lazım.”
Yazımızın başlığını “Hamal ve İlaç” koymuştuk. Çünkü içindeki “gerçek ben”in yükünü değil sahte benliklerin yükünü taşımak, yani bir bakıma başkasının yükünü taşımak ise ancak hamallıkla açıklanabilir… Şenel İlhan Beyefendi’nin bir sohbetinde ifade ettiği gibi: “Nefs ilimleri, ahirette dahi işimize yarar.” Dünyadayken bu muhasebeyi yapmazsak eğer, bu can bu tende yüktür ancak…
Allah’a emanet olunuz…
