Fransız Asıllı Bir Müslüman Ahmet Kazım (Tieri Brune)
Selamün Aleyküm, adım; Tieri BRUNE. Müslüman olduktan sonra adımı Ahmet KAZIM olarak değiştirdim. Fakat günlük hayatımda Fransız adımı kullanıyorum. Babam dini bir ortamda yetişmesine rağmen ateizmi yani dinsizliği benimsedi.
Annem ise Hristiyanlığın Katolik mezhebine bağlı… Fakir bir aile çocuğu olarak büyüdüm. Babam Fransa’da işçiydi. Annem de bir futbol sahasının bekçisiydi.
AHMET KAZIM; Kainatta kusursuz bir şekilde işleyen intizamı inceliyordu ve bu düzenin sahibini keşfetmeye doğru yol alıyordu…
Küçüklüğümden beri çok inançlı bir kişiyim. Çocukken yaşadığım dünya çok hoşuma giderdi. Geceleri başımı yastığa koyduğumda her şeyin kaybolmasından korkar, sabah olur olmaz pencereden bakıp her şeyi gecede bıraktığım gibi bulmuş olmama sevinirdim. Tüm bunlara hükmeden büyük bir varlık vardı biliyordum ama buna bir ad veremiyordum. Evimiz şehirden uzaktaydı. Canlıları ve doğayı izleyerek birçok şey düşünür, doğanın düzenini hayranlıkla izlerdim.
Hiçbir şey sebepsiz olamazdı. Bulunduğumuz ve bulunacağımız ortam Yaradanın bizim için seçtiği en hayırlı yerlerdi.
Okul dışında çok kitap okurdum ama okul derslerini önemsemezdim çünkü müzisyen olmak istiyordum. 16 yaşıma gelince okulu bıraktım. Benzin istasyonlarında çalıştım, kuryecilik yaptım. Evleneceğim bayanı gördüğümde ‘ İşte bu benim eşim.’ dedim. Bu bir yıldırım aşkıydı ve evlendik.17 yaşımda hepatit C hastalığına yakalandım, öleceğim söylenmişti. Doktorlar “testlerin sonucunu 2 gün sonra öğrenebilirsin” demişti. 2 ay hastanede kaldım. O zamanlar bu hastalığın tedavisi yoktu ama ben iyileşmeyi başarmıştım. Bu olaydan sonra hayatıma, evliliğime ve eşime daha çok özen gösterdim.
Eşim Cezayirli, onunla birlikte merak ettiğim Cezayir’de yaşamaya başladık. Eşimin ısrarı üzerine yarım kalan okulumu tamamlamak için 7 yıl boyunca akşam okuluna gittim. Ardından Bilgisayar Mühendisliğini kazanıp, çalışmaya başladım. Afrika ve Avrupa sorumlusu olduğum bu şirkette 17 yıldır teknik müdür olarak çalışıyorum. Afrika sorumlusu olmam bana, cevabını merak ettiğim şeyleri araştırmam için ortam hazırladı. Bu sayede doğu dünyası ile yakından ilgilenmeye başladım. Bunlarla ilgili birçok tarihi kitap okudum. Aynı zamanda 10 yıllık süre zarfında Budizmi de inceleyip okudum. İslamiyet’i araştırmamış olsam da Müslümanların yaşam disiplini ve doğrulukları hep dikkatimi çekiyordu.
Bir kayıp ve ardından gelen sonsuz bir kazanç… Allah’a atılan bir adım ve sonrasında Yaradan’dan gelecek olan bin adım… İşte Ahmet Kazım’ın kaderinin getirdiği güzel sonuç…
Eşimle çok üzücü bir olay yaşadık. Doğumdan hemen sonra çocuğumuzu kaybettik. Bu ölüm bana sorgulamayı öğretmişti ve artık yaşamın içinde sakladığı sırları daha çok merak ediyordum. Eşimle mutluyduk ama yaşadığım hayatı beğenmiyordum. Bizi huzura kavuşturacak şeyi arıyorduk. Bir gün ‘ Allah’ım, Allah’ım, Allah’ım ‘ diye yarım saat boyunca ağladım. Sufizmi tanıdıktan sonra öğrendim ki bu kendimizi Allah’a yakın hissetmek için yapılan bir zikirmiş. Ona ait olduğumuzu hissetmek için yapılan bir duaymış. Ve anladım ki ruhum buna susamış ve bunu söylemiş..
Her şerde bir hayır vardır. Dönüm noktamızın neresi olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Ahmet Kazım da bu dönüm noktasını yaşıyordu. İnsanın hayatında yaşadığı bazı olaylar kişiyi Allah’a yaklaştırır. Ben de öyle bir olay yaşadım. Bir gün kayak yapıyordum ve bir an nasıl olduğunu anlamadan iki kaya arasında kaldım. Kafam sıkışmıştı, sel akıp gidiyordu. İnsanların beni bulma ihtimali çok azdı. Nefes almakta zorlanıyordum. İşte o an ölümü kendime çok yakın hissettim. Kendi kendime “Allah’ım geliyorum.” dedim. Daha önce hiç bu şekilde bir cümle kurmamıştım. Tam o an bir el hissettim, bu kayak öğretmenimin eliydi. Beni kayaların arasından çıkardı. O günden sonra kendi kendime yaşam ve ölümle ilgili çok sorular sordum.
Ahmet Kazım’a göre Allah’a kul olmak en üst rütbedir. Bunun için en kestirme yoldur Sufizm…
Cezayirli bir arkadaşım vardı. Namaza tekrar başlamış ve bir sufi rehberiyle tanışmıştı. Mutsuz ve huzursuz hallerimi görünce bana İslam’ı anlatan bir kitap verdi. Kitabı aldım ancak kapağını uzun bir süre sonra, ailemle birlikte Fas’a tatile gittiğimizde açtım. Kitabı okumaya başladım ve “Allah’a kul olmak ne demektir?” diye bir bölüm işlenmişti. “Kul olmak sömürülmek demek değil.” yazıyordu. Buna katılıyordum. Kitapta İngiliz kraliçesinin hizmetçileriyle bir benzetme vardı. Kraliçenin hizmetçileri ona yaklaştıkça onun asaletini alıyorlar ve bunu hayatlarına yansıtıyorlardı. İşte İslam’da da Hz. Peygamberimizi tanıdıkça davranış ve düşüncelerimize işliyor, sevilip güvenilen biri olarak Allah’a daha çok yaklaşıyoruz. Tatildeyken çalışan hizmetçileri izlemeye başladım. Mütevazılardı ve bazen işleri zor olmasına rağmen müşterilere kibarca davranıyor, görevlerini aksatmıyorlardı. Ve kararımı vermiştim…
Şeyh Nazım’ın yazılarını okuduktan sonra Allah’a karşı büyük bir aşk hissettim. Zaten aşkın, saygının ve barışın bulunmadığı bir dini seçmezdim. Tüm bunları içinde barındıran İslamiyet’i seçtim ve Müslüman oldum. Müslümanlığı yaşamak, dünyada ve ahirette huzurlu olmanın anahtarıdır. Hiç sonu gelmeyecek mutluluğun başlangıcıdır. Ahmet Kazım için de hayat ve İslam gerçeği işte bu manayı taşıyordu. Artık sıra ikinci aşama olan Müslümanlığı yaşamaktaydı. Bunun için Müslümanlığı hakkıyla yerine getirenlerden yardım almam gerekirdi ve öyle de oldu. Ben bir an önce ailemle, tüm kurallarıyla beraber İslamiyeti yaşamak istiyordum. Çevremdekiler; haklı olarak bunun için acele etmem gerektiğini söylediler. İlk zamanlarda ailem kaygılanmıştı. Sonuçta İslamiyeti şiddet saçan bir din olarak tanıyorlardı. Müslüman olmayan bir ailede Müslüman olmam aklıma ilk Müslümanları getirdi. Onlar da benim gibi Müslüman olmayan ailedenlerdi ve İslamiyeti seçmişlerdi. Bazıları İslamiyeti aileleriyle birlikte huzur içinde yaşarken bazılarıysa ailelerinde İslamiyeti omuzlayan tek kişi olarak kalmışlardı. Önceleri namazımı tek başıma bir köşede kılıyordum. O zamanlar doğru olanın bu olduğunu söyleyerek ailemden zorla İslamiyet’i kabul etmesini bekleyemezdim. Onlara örnek olmalıydım ancak onların bu şekilde İslamiyetle tanışmasına vesile olabilirdim. Müslümanlığın kurallarıyla evimizin kuralları çok çabuk uyuştu. Bir daha domuz eti yemedik. Alkol kullanmamamıza rağmen misafirler için evde bulundurduğum içki şişeleri hemen ortadan kalktı. Çocuklarım gelip benimle namaz kıldılar ve eşim Ramazan ayında benimle beraber oruç tuttu. Birgün büyük oğlum yanıma gelip, Müslüman olmamdan ne kadar memnun olduğunu ve kendilerine çok iyi bir örnek olduğumu söyledi. Benim için önemli olan da buydu; onlara örnek olmak… Çünkü bu işler zorla olmazdı. Bu durum beni çok memnun etmişti. İş yerinde ise çoğu kimse Müslüman olduğumu bilmiyordu. Zamanla öğrendiler. Ramazan ayında oruç tuttuğumu anladılar ve neden İslamiyeti seçtiğimi sordular. Seçimimi çok hoş karşıladılar. Müslüman olduktan sonra hayatımı; maddi ve manevi hayatım olarak ikiye ayırdım. Artık ailemle birlikte mutlu olduğum bir hayatım vardı. Müslüman olmadan önce de dürüst ve Allah’ı düşünen bir insandım. Demek ki ben Müslüman olmadan önce de Müslüman’dım. Mutlu bir şekilde yaşasanız, çocuklarınızı düzgün bir şekilde eğitseniz bile Allah’ı anmıyorsanız huzurlu bir hayat yaşayamazsınız.
Ahmet Kazım’a göre “Ney” Allah’a olan aşkı kendinden geçmiş bir âşık edasıyla dile getirendir ve tüm dünya insanlarını büyük bir hoşgörü ile İslamiyet’e davet edendir Mevlana aşığı…
Ney’i Mevlana’nın kitapları sayesinde keşfettim. Ve bir gün ney sesi duydum. Sesi kulağıma çok hoş geldi. Anlatmak isteyip de anlatamadığım çok şeyi anlatıyordu. Sufizmin özetiydi ney… Bir ney almaya karar verdim. İlk neyimi İran’dan aldım ve 3 saat içinde çalmayı başardım. Bu ender rastlanan bir durumdu. İnandığım tüm gerçekleri neyle anlatmaya çalıştım ve bir sufi olmaya karar verdim. Sufilikte ego bir ata benzetilir. Eğer onu kontrol etmezsek o bizi kontrol eder. At istediği yere gitmek, istediği yerde dinlenmek ister. Bizim o atı kontrol altına almamız gerekir. At hırçınsa bu zor olabilir ama egomuzu ne kadar kontrol altına alırsak o kadar Allah’a yaklaşırız. İşte tüm bunların üzerine Şeyh Nazım’ı görmek için Kıbrıs’a gittim. Yolda karşılaştık. Beni tanımamasına rağmen neyimin nerede olduğunu sordu. Bunu sormasına çok şaşırdım. Ney ambalajın içindeydi ve onu alıp üflemeye başladı. Bana; ‘Artık istediğin gibi çalabilirsin müsaade ediyorum.’ dedi. O günden sonra işimi aksatmadan konserler vermeye başladım. Almanya’da, İngiltere’de, Belçika’da birçok insanla karşılaştım. Ney Allah’a yaklaşmak için bir araçtı ve ben de insanları buna davet ediyordum.
Ahmed Kazım ruha işleyen neyi bizim için üflemeye başlıyor…
Size Mevlana’nın bir hikâyesini anlatmak istiyorum. Genç bir adam ruhani hocasını aramaya çıkar. Devlet devlet gezer. Ona aradığı hocanın burada yaşadığını söylerler. Hemen onun yanına gitmeye karar verir. Evin önüne geldiğinde hocanın eşini görür ve ona hocanın nerede olduğunu sorar. Kadın şöyle bir cevap verir; “Sende mi onu görmeye geldin? O hiçbir işe yaramaz. Hiçbir şey bilmez. İnsanlara doğru yolu gösterdiğini zanneder.” Bunun üzerine genç adam sinirlenir. ‘”Onun hakkında böyle konuşamazsınız” diyerek evi terk eder. Köyün kahvesine gider ve oradakilere hocanın nerede olduğunu sorar. Onlar da ormana odun toplamaya gittiğini söylerler. Ormana gelince hocayı elinde balta yerine yılanla aslanın üzerinde görür ve “siz benim aylardır aradığım ruhani hocamsınız ancak öğrenmek istediğim bir şey var eşiniz neden bu kadar anlayışsız, yüzü asık biri?” diye sorar. Hoca şöyle cevap verir; “Bütün insanlığa yardımcı olamıyorsam ona nasıl yardımcı olabilirim?”. İnsanlar yardıma muhtaçlara ne kadar elini uzatırsa manevi hayatında o kadar mertebe kateder. Bildiklerimizi ve öğrendiklerimizi paylaşmalıyız çünkü esas yardıma muhtaç olanlar dini bilgilerden yoksun olanlardır.
Arapçada ‘İman’ kelimesinin diğer anlamı ‘Filizlenecek tohumdur.’ Tohumun bir gün filizleneceğinden umutlu olmamız gerekir. İnsanların seçimlerine saygı duymalı ve sabırla beklemeliyiz. Önemli olan birbirimizin hayatına ne kadar müdahale edip etmediğimizdir. Düşünce ve davranışlarımızla da empati kurmalıyız. Eğer herkes birbirinin alanına saygı gösterirse; bence bu dünyada her güzel görüş nefes alabilir. İslamiyet’i seçtiğimden beri daha ağırbaşlıyım. Dinimi yaşarken ölçülüyüm. Başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmıyorum. Tanıdıklarımın çoğu Müslüman olduğumu bile bilmiyor. Ama ben dinimi çok güzel bir şekilde yaşıyorum. İslamiyet sayesinde aradığım “gerçek kimliğimi” buldum. Çok mutluyum. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim uçsuz bucaksız bir okyanus gibi... Tüm samimiyetiyle okuyanlar için huzur kaynağı. Size bir kıssa anlatayım; Bir gün bir öğrenci hocasına; “Hocam bu hafta Kur’an-ı Kerim’e göz gezdirdim.” diyor. Hoca da ona anlamlı bir söz söylüyor; “Peki onun anlatmak istediğini anladın mı?” diye cevap veriyor. Buradan da anlaşılacağı gibi Kur’an-ı Kerim anlamı çok derin, içinde her şeyi barındıran hak dinin kutsal kitabı. Kur’an’da çok etkilendiğim bir sure var;o da İhlas suresi samimiyetin suresi.
AHMED KAZIM’DAN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİNE
İşte ben 21. asırda Müslüman olan bir Fransızım. İslamiyet gerçek ve samimi bir din. Yaratanla araçsız diyalog kurulabiliyor. Bir taraftan dünya hayatını sürdürmeye, diğer taraftan da bugünkü şartlarda kolay olmasa da dinimi yaşamaya çalışıyorum. Ne toplumdan uzak yaşayabiliriz ne de yalnız… Örnek bir şekilde yaşarsak insanları İslamiyet’e özendirebiliriz. Belki o zaman birçok kişinin Müslüman olmasına vesile olabiliriz. Türkiye’yi çok seviyorum. Konya, Antalya ve daha birçok illere gittim. Türkler çok iyi insanlar. Oradaki bütün kardeşlerime selam gönderiyorum. Hepinize hayırlı ömürler diliyorum. Selamün Aleyküm...
